Puerto Natales ve çevresinin uydu görüntüsü

Patagonya’da ikinci durağım olan Puerto Natales adlı Şili kasabasının 20.000 nüfusu var, küçük sayılacak bir yerleşim alanı yani. Punta Arenas’dan 240 km. daha içeride, kuzeyde… Şili Patagonyası’nın coğrafi özelliklerinin hakkını veren bir yerleşim alanı. Malum, Punta Arenas, düz bir coğrafyada Macellan Boğazı’nın kıyısındaydı fakat Puerto Natales öyle değil; buzlu Patagonya Dağlarının ve soğuk fiyortların kıyısında. Üstelik Patagonya denince ilk akla gelen turizm destinasyonlarından Torres del Paine Milli Parkı’na çok yakın.

Hepsini anlatacağım, hatta daha çoğunu, Puerto Natales’de başıma gelen hikâye tadındaki aksiyonu da fakat önce otobüs yolculuğumdan bahsetmem gerekiyor ki Patagonya nasıl bir coğrafyanın ismidir anlaşılsın…

PATAGONYA ARAZİLERİ…

Punta Arenas’dan öğlen 12’de yola çıkıyoruz. Punta Arenas ile Puerto Natales arasında saat başı karşılıklı otobüs seferleri var (tur otobüsleri hariç), bu trafik yoğunluğunun nedenine gelince,  havalimanının Punta Arenas’da olması ve bölgeye gelen turistlerin kahir çoğunluğunun Puerto Natales de buzul ve balina turlarına çıkmak ve de Torres del Paine Milli Parkı’nı görmek için gelmiş olmaları… Zaten Şili’nin Patagonya Bölgesi’nde Punta Arenas ve Puerto Natales dışında yerleşim alanı yok. (Macellan Boğazı’nın altında kalan Ateş Toprakları adıyla anılan bölgede ise Porvenir ve Puerto Williams adında iki küçük kasaba daha var, o kadar.) Ben oradayken Puerto Natales’e büyük bir havalimanı yapılıyordu, artan turizm potansiyeli ve bölgenin gittikçe daha fazla cazibe merkezi haline gelmesi bunu gerektirmiş.

DSC_0388
Patagonya Yolları

Punta Arenas ile Puerto Natales arasındaki coğrafya heyecansız, dümdüz uzanıp giden Patagonya arazileri… Elimdeki haritaya göre Arjantin sınırına çok yakın yol alıyoruz, hatta bazen bir gölün karşısı, bir tepenin arkası Arjantin… Yol boyu domuz ve koyun çiftlikleri göze çarpıyor. Bunun yanında devekuşu sürüleriyle lamalar da karşınıza çıkıp duruyor. Ara ara üç beş evlik yerleşim birimleri görünüyor, zannederim çiftlikler… Dikkat çeken bir başka unsur ise kısa bodur ağaçlardan meydana gelmiş ormanlar, bu ormanların bazıları tamamen kuruyup, soğuğun etkisiyle beyazlaşmış gövde ve dallardan oluşuyor, hazin, ürküten bir görüntü, korku filmleri için mükemmel bir set.  Kısmen yeşil olup, arada kuru dalları olan ormanlar da var, bölge bölge değişiyor. Bu dikkat çekici doğal ortamın nedenini merak ediyorum ama ben otobüste yan koltuğuma oturanlarla sohbet etmekten hoşlanmayan adamım, olası bir geveze bütün yolculuğumu kâbusa döndürebilir. Bu garip ormanların aslını-astarını daha sonra öğreneceğim, o zaman anlatırım. Çok ilginç, bekleyin J Puerto Natales’e yaklaştıkça batı ufkunda Patagonya dağları menzile girmeye başlıyor ki zaten gidiyor olduğumuz kasaba bu dağlık bölgenin dibinde. P. Natales’den sonra göller ve buzlu dağların oya gibi işlediği fiyortlar ile bu bölgedeki milli parklar Şili Patagonyası’nı turistik yapan özellikler.

BUZ DAĞLARININ ve FİYORDLARIN KIYISINDAKİ KASABA

Küçük sayılmayan, modern mimarili güzel bir otogarda sona eriyor yolculuğumuz. Kasabaya yaklaşırken iyice devleşip büyümüş buz dağları artık tam karşımızda, manzara şimdiden büyüleyici… Hava Punta Arenas’a göre daha sıcak, mantıken daha kuzeyde de olsa buzulların dibindeki coğrafyanın daha soğuk olacağını düşünüyorsunuz fakat Punta Arenas’ı Güney Kutbu’nun Ağustos’u olan Şubat ayında bile dipfrize çeviren havanın kaynağı Macellan Boğazı. Boğaz, yaz-kış fırtınaları ve soğuk rüzgârlarıyla bu yolu kullanan gemileri bile zorlarmış. Hâlâ etkisindeyim, ne kadar kalın giyinirsem giyineyim, ellerimi ve yüzümü jilet gibi çizen böyle bir ortamda bulunmak fazla soğuktan hoşlanmayan benim için bir buz devri cehennemiydi.

DSC_0607
Uçaktan Puerto Natales kasabası

Puerto Natales, ‘Golfo Almirante Montt’ kıyısında yani Almirante Montt Körfezi. Aslında göl gibi görünmesine rağmen fiyortlar arasından okyanusa bağlı. Körfezin karşı kıyısı bahsettiğim Patagonya Dağları… Kasaba sahilinde dolaşırken dağların muhteşem görüntüsü insanı büyülüyor. Ben de büyülendim ki işler açtım başıma… Anlatacağım ama az sonra, biraz daha kasabadan bahsetmem lazım.

_20170222_215200
Puerto Natales Sahili

Bir uçtan bir uca adımlayabilecek büyüklükte P.Natales. Körfeze inen hafif meyilli bir arazi üzerine tıpkı Punta Arenas gibi cetvelle çizilmiş, ‘ızgara sistemi’ denilen birbirini 90 derece kesen caddelerden ve güzel mimarili binalardan oluşuyor. 100 km. daha kuzeydeki Torres del Paine Milli Parkı nedeniyle çok turist çeken bir bölge olmuş. Günden güne artan ilgi nedeniyle ihtiyaç duyulan yeni bir havalimanının eli kulağında, bu tarafa gelecek olanlar artık Punta Arenas’a inip ilaveten bir de 3 saat otobüs yolculuğu çekmeyecek.

PATAGONYA HALKI ve ALEX

Tıpkı Punta Arenas da olduğu gibi buradaki halk da soğuk ve donuk yapılı insanlar. İklime buluyorum kabahati, yoksa neden toptan böyle olsun insanlar. Otobüs garajından otele gitmek için bindiğim taksinin genç şoförü (aslında valizi çeke çeke yürüsem olurmuş, küçücük kasaba sonuçta)  peşinen iki göz arasına bin kilometre mesafe koymuş halde kendi dünyasında, bildiğin evrim geçirmiş robot…  Ne güzel ama, soru sorup duran şoförlerden hoşlanmam. O anda aklıma bir fikir geliyor. Puerto Natales’e 100 km. mesafedeki Torres del Paine Milli Parkı da var seyahat programımda, araç mı kiralasam filan diye düşünüyordum. ‘Varsın buzdolabı olsun, daha iyi, gevezelenip durmaz hiç olmazsa’ diye düşünüyor ve bir günlük Torres del Paine gezisine çıkacağımı bunun için kaç para istediğini soruyorum. Genç adamın edası bunu kabul etmeyecekmiş gibiyken 200 dolar cevabı geliyor mermi gibi. Ben 120 dolar diyorum, 150 dolarda anlaşıyoruz. Daha evvelki bir Şili seyahatimde rehberim yaşlıcaydı (itiraf edeyim benle yaşıttı) fakat ‘o vadiye inemem, bu tepeye tırmanamam’ diye diye Atacama Çölü’nü burnumdan getirmişti. Patagonyalı şoför genç ve sportmen görünüyor üstelik geveze de değil, iyi seçim yaptığımı düşünüyorum.

_20170223_094144_1487861513975
Puerto Natales Sahili

Neyse Alex’le (taksi şoförü) 2 gün sonra sabah 10’da beni alması için sözleşiyor ve çoktan geldiğimiz (yol 2 dakika sürdü-sürmedi) otel önünde de devam eden pazarlığımızı bitiriyoruz. Otel Lago de Sarmiento tipik Patagonya mimarisinde, hoş görünümlü bir bina. Peşinen içime siniyor, resepsiyondaki kız da Patagonya halkının zıddına son derece güler yüzlü ve samimi olunca (Alman’a benziyordu daha çok) normal hayatıma geri dönmüş gibi oluyorum. Kız benim için ertesi güne buzul ve balina turu yapan teknelerden birisinden rezervasyon yaptırıyor, turun ücreti olan 70 doları kendisine bırakıyorum, tur yetkilisi gelip alacak. Ardından birkaç cümleyle kasabanın nerelerini gezip görebileceğimi anlatıyor, doğal güzellikler dışında çok bir şey yok zaten ve ben dinlenmek için odama çıkıyorum. Hani bir yer bildirimi filan yapayım, hava atayım modundayım, internet şifresi almadığımı düşünüp aşağı iniyorum ve ilk şok; evet odalarda internet yok.   Kız resepsiyonda var olduğunu iddia etse de, orada da yok. Bu lanet internetsiz otel olayı, bindiğin otomobilin benzinsiz olması gibi bir şey, üç gün ne yaparım tasasına düşüyorum.

DSC_0333_1488056242962
Puerto Natales çıkışında tabelalar

PATAGONYA’da KARAKOLLUK OLMAK…

İkinci gün güzel başlıyor, otelin açık büfe kahvaltısı pek mükemmel olmasa de umurumda değil, kasabayı gezecek, sahile inecek, öğlen saat birde de balina ve buzul turuna katılacağım. Önce beş dakika bile sürmeyen kasaba merkezine yürüyorum, vitrinlere göz atıp, yöresel yemek yapan lokantalar var mı diye bakınıyorum ve en son sahile inip körfezin karşısındaki buzlu dağları seyrediyorum uzun uzun. Balina turum saat birde, vakit var daha… Bir şeyler atıştırıp ondan sonra tura çıkma fikri oluşunca sahilden kasaba merkezine yürüyorum. Gösterişli bir lokantayı gözüme kestirmiştim daha önceden, kasiyerinden garsonlarına kadar güzel kızların hizmet verdiği, asma katlı geniş ferah bir lokanta burası. Balık yemek istiyordum ama garson kız sadece somon olduğunu söylüyor. Tercihim bu değil, ben şöyle kafası, kuyruğu olan, yağlı tavada cazır cazır kızarmış balıklardan istiyorum. Oradan çıkıyorum. Bir sokak ötede kapısında ‘fish’ yazan bir başka lokantada şansımı deneyeceğim, artık lüks olup olmamasını mühimsemiyorum, yenebilecek kafalı gözlü balık olsun yeter. Oradaki garson da sadece somon olduğunu söyleyince yöresel balıkları nerede bulabileceğimi soruyorum,  iki sokak arkadaki bir lokantanın adını veriyor. Bulmam zor olmuyor, epey büyük hangar gibi bir derya, içeride turist grupları var. Masanın birisine çöküyorum fakat kırk elli kişiye sadece bir garsonun hizmet ediyor olması da garibime gidiyor. Bekleme faslı, 5-10-20 dk. gelen giden yok, garsona işaret ediyorum, o da tamam geleceğim türünden bir el işareti çakıyor yine bekleme faslı başlıyor. 20 dakika daha ve ben oturduğum yerde bir bibloya dönüşmeden balıktan filan vazgeçmeye karar veriyorum. Garsona sesleniyorum,  o da uzaktan şöyle bir nazar atıyor, bu lakayt tarzıyla iyice zıvanadan çıkıyorum ve diğer turistlere aldıramadan yapılanın saygısızlık ve ayıp olduğunu, bir saate yakındır burada kazık gibi oturduğumu bağıra çağıra dile getiriyor, ardından hışımla çıkıp gidiyorum. Bunu yapmasam kendimi zavallı ve ezik hissedecektim çünkü…

PuertoNatales-1
Poerto Natales’den görüntüler, sol alttaki kaldığım otel Lago del Sarmiento

Bir an önce sahile inip tur teknemi bulmaktan başka aklımda bir şey yok. Saate bakıyorum, yarım saatten fazla vakit var turun kalkmasına…  Yüz metre yürüdüm yürümedim, sahil karşıdan görüntüye girmişti ki omzuma astığım çantamın olmadığını fark ediyorum. İçindeki banka kartlarıyla, bir miktar para kendimi yıpratacak kadar umurumda değil (tedbir olarak kartlarımın ve paramın bir kısmını her zaman oteldeki valizin bir köşesinde saklarım) pasaportum çantadaydı, vahim olan o… Karşımdaki gölümsü körfezin suları başımdan aşağı dökülüyor gibiyken rahatlatacak bir düşünceyle sakinleşiyorum, öfkeyle çıktığım lokantada unutmuş olmalıyım, evet! Maratoncu kıvamında koşarak geri dönüyorum. Bizim mezar taşı suratlı garson az önce zatıâlilerine sergilediğim üslubun karekökünü filan alıp fazlasıyla iade ediyor ve dövse daha iyiydi dedirten cemaliyle çanta-manta  görmediğini söylüyor, pardon kusuyor. Gurur denen bir şey var, pabuç mu bırakacağım, daha dikleniyorum ben de, eminim çünkü;  otelden çıkarken çanta yanımdaydı, resepsiyonist kıza tur için para ödemiştim. Sonrasında çarşıda iki lokantaya uğramıştım ama onlara oturmamıştım bile. Çanta kesinlikle buradaydı ve şerefsiz garson bana öfkesinden saklamıştı; her geçen saniye bu fikir beynime beynime çivi gibi çakılmaya devam ediyordu. Lokanta sahibi de devreye giriyor, o da çantanın burada olmadığını ağır ve ciddi bir tarzda yineliyor. Buzdolapları, turiste zerre saygıları yok, bir ilgisizlik, bir bıkkınlık, canım sıkkın…

Koşarak otele gidip resepsiyondaki güler yüzlü kıza olayı anlatıyorum, koca Patagonya’nın tek meleği, yazık, pek üzülüyor(ya da işi gereği iyi rol yapıyor) bedbaht halde lokantayı arıyor, kendi dillerinde (İspanyolca) konuşuyorlar. Sonuç hüsran tabii, eski Türk filminde ‘o senin baban değil yavrum’ diyen Filiz Akın mimikleriyle kötü haberi veriyor, çanta kesinlikle o lokantada değil! Tek çare kalıyor, polise gitmek…

Kasaba merkezinde dolaşırken görmüştüm karakolu, enteresan gösterişli bir yapıydı. Resepsiyondakinin yol tarifine bile gerek kalmadan karakola koşuyorum. Ara ara aklımın kuytularında balina turunun kaçmakta olduğu fikri uyanıyor olsa da umurumda değil;  varım yoğum, bütün dünyam bir tek pasaporttan ibaret o anda… Şimdi bu pasaport kaybolunca ne olur? Hiç başıma gelmedi ki. En yakın Türkiye büyükelçiliği 2000 km. daha yukarıda, başkent Santiago’da… Oysa daha seyahatimin yarısındayım ve Şili’den sonra Peru’ya gidecektim. Pasaport kaybı durumunda Peru’ya gidebilir miyim gidemez miyim? Sorular hızlı tren velhasıl…

DSC_0337
Puerto Natales çıkışı

Karakolun girişindeki görevli polis memuru İngilizce bilmediği için biraz cebelleşiyoruz sonra mevzuyu anlayınca beni ikinci kattaki ‘yabancılar şubesi’ ne yönlendiriyor. Muhatabım olan yeni görevli nazik ve kibar bir genç, ona başıma gelenleri anlatıyorum tabii lokantayı suçlamayı ihmal etmeden… O garsonu kelepçeli görmek için sabah kadar bulaşık bile yıkarım… Kesinlikle çantamı o mezar taşı suratlının alıkoyduğuna inanmışım bir kere. Tık, tık tık, bilgisayarda yazıyor anlattıklarımı memur, sonra çıktısını alıp uzatıyor imzalamam için. İki paragraflık bir metin, İngilizce… İçinde anlayamadığım ifadeler var fakat bütünüyle benim anlattıklarım olduğuna ikna olunca imzayı atıyorum. İfadem resmiyete geçmiş oluyor böylece ve yanıma iki polis katılıyor, hedef o alçak, şerefsiz lokanta…

İki polis memuru eşliğinde lokantaya girdiğimizde esen soğuk rüzgârları gördüm evet, müşterilerin bakışıydı bu, garsonun nefreti, lokanta sahibinin öfkesi, hepsi kırağıya çala çala üzerime binmişti. Lokanta sahibiyle (belki işletmecisi yahut müdürüdür, her neyse) polisler konuştular, zannediyorum arama tebligatı gibi belgeler gösterdiler…  Bunun üzerine lokantacı polisleri bilgisayarın başına oturttu, benim geliş saatimi bularak kamera görüntülerini izlemeye koyuldular: Ben şok, lokantaya gelirken ne elimde, ne omuzumda çanta yok. Utanma duygusu doludizgin ama bir başka duygu, çantanın kuş olup uçtuğu ve artık onu asla bulamayacağım endişesi jet hızında üzerime çörekleniveriyor. Hayır, başıma gelecekler bitmeyecek, katmerlenecek ve Patagonya cehennemim haline gelecek, niye, çünkü lokanta sahibi bu defa işyerlerine iftira atmaktan hakkımda şikâyetçi oluyor.

DSC_0532_1488058529956
Torres del Paine Milli Parkı

Santiago’daki Türkiye Büyükelçiliğine haber vereceğiz, savcılık işlemlerini bir veya iki güne tamamlamaya çalışacağız, mahkemeye çıkarsın, muhtemelen sınır dışı edilme cezası gelir,” diyerek avutuyor memurlar beni. Yani öyle haldır haldır İngilizce konuştuğumuzdan değil fakat insan anlaşmak istemeye görsün, kâh cep telefonunun çeviricisi, kâh beden dili, kâh ‘e lidıl bit ingliş’, oluyor işte bir türlü. “Fakat mahkemeye kadar karakolda kalacaksın!” diyerek yeni bir şok dalgası daha yollamayı ihmal etmiyorlar peşinden. İnsan beyni muhteşemdir, şartları kabullenmede bukalemundan bile hızlı davranır. Sınırdışı edilirken bari pasaportum yanımda olsun türünden bir ruh hali bendeki. “Daha önce uğradığım iki lokantaya da bakalım, belki onlardan birinde unutmuşumdur!” diyorum idamlığın son arzusu gibi. Memurlar kibar, kabul ediyorlar, yolumuzun üzerindeki diğer iki lokantaya da bakıyoruz; yok oğlu yok…

Karakola geri döndüğümüzde beni ikinci katta içinde iki koltuk bir masa olan bir odaya alıyorlar. Az önceki memurlar kapıyı kilitlemeden önce, “Merak etmeyin, siz otelden çıktıktan sonraki güzergâhınız üzerindeki bulunan bütün sokak kameralarını inceleyip çantanıza ulaşmaya çalışacağız,” müjdesini vermeyi ihmal etmiyorlar. ‘Varsın sınır dışı edileyim, hiç olmazsa çantama kavuşayım’ modundayım artık.

Kaçan balinalar, buzlar diyarında donup kalan bir seyahat, kanat takıp giden paralar, rezil rüsva ettiğim Türklüğüm; sırayla resmi geçit halindeler beynimde. Bir an önce ne olacaksa olsun da kurtulayım şu cehennemden, ülkeme sağ salim varayım… Kafam bunlarla meşgul, ne kadar vakit geçti bilmiyorum, bataryası bitmesin diye kapattığım telimi açıyorum, ekrandaki zaman 18.00. Türkiye’yi arasam oradaki zamanın geceyarısını geçip sabaha evrilmeye başladığı vakitler, kimseyi huzursuz etmeye hakkım yok ama Türkiye’de sabah olsun hele, ortalığı velveleye vereceğim. Tanıdığım bütün siyasetçileri, bürokratları, gazetecileri filan, kafamda sıraya dizdim, arayacağım tek tek.

Ekrandaki saate bakar halde düşünürken kapının kilidi dönüyor ve içeriye daha önce görmediğim başka bir memur giriyor. Tavırları biraz daha üst mevkiiden olabileceği yönünde. Gelip karşımdaki koltuğa oturuyor ve İngilizce sorular soruyor bana, hani ne iş yaparsın, Şili’ye neden geldin türünden…  O anda aklıma bir fikir geliyor ve adama diyorum ki, “Bütün soruların yanıtı ‘Google’ da,  ‘Mehmet Mollaosmanoğlu’ yaz görürsün.

Memur yüz ifadesinden ne düşündüğünü belli etmiyor ama söylediğimi de yapmaya koyuluyor. Merakla onun ifadelerini takip etmek düşüyor bana da… Epey sonra başını kaldırıp, “Türk blog ve roman yazarı ha?” diyerek ikna olmaya –anlamaya-  çalışıyor. Benim için bir umut mu bu bilmiyorum ama tebessüm ederek başımı sallıyorum. Memur hiçbir şey demeden aniden ayaklanıp odadan çıkıp gidiyor. Sadece on dakika sonra geri döndüğünde yanında resmi üniformalı yaşlıca bir adam, karakol amiri filan olmalı. Selamlaşıp tokalaşıyoruz, hatırımı soruyor, başıma gelenlerden üzüntü duyduğunu söylüyor, gayet dostça. “Siz Türkiye’nin tanınmış yazarısınız, iki ülke arasında diplomatik krize yol açacak böyle bir olayla gündeme gelmek istemiyoruz, lokantaya iki adam gönderdim, şikâyeti geri çektirmeyi deneyeceğiz,” anlamı çıkacak yarım yamalak cümleler kuruyor az İngilizcesiyle. Ben de yeni umut filizleri açıyor, kendimi gayet önemli bir adam gibi hissetmem de olayın bonusu…  Google’u çok seviyorum.

Bu esnada amire telefon geliyor ve uzun uzun konuşuyor, içimde bir his lokanta sahibiyle konuştuğu yönünde veya belki de daha büyük bir mülki amirle, çünkü arada ‘Turqia’ kelimesi geçiyor. On dakikayı bulan konuşmaların ardından bana dönüp, “Bir kahvemizi için sonra otelinize gidebilirsiniz!” diyor. Ben ağlamakla, zıplamak arasında bir ruh hali tutturmuşum kahveyle filan ne işim olur. Teşekkür ediyorum, karakoldan dışarıya adım attığım andan itibaren çektiğim havanın özgürlük nefesi olduğunun bilincindeyim. Kitaplarımın birinden bir söz takılıyor aklıma, “En zor alınan nefes esaretin başladığı andaki nefestir.

Saat tam 19:00, Patagonya’da akşam geç olduğundan güneş hâlâ ısıtıyor.  Ve otel… Güler yüzlü resepsiyonist kız yine yerinde. Beni görünce merak ettiğini söylüyor, olanları anlatıp işi uzatmak niyetinde değilim, sadece çantayı bulamadığımdan bahsediyorum.  Yarın sabah tekrar karakola gideceğimi, onların sokak kameralarını inceleyeceğini filan ekliyorum… O ne? Resepsiyon bankosunun yan tarafındaki garip valizlik gibi bir çıkıntının dibinde sütlü-kahve renkte bir kuşak… Çantamın kuşağı… Ariston sanırım benim kadar iştiyakla ‘buldum, buldum’ diye bağırmamıştır. Öğleden beri helak olduğum çanta resepsiyon bankosunun kuytu bir köşesinde. Sitemle bakıyorum karşımdakine, “e be kızım, saatlerdir buradasın, ortada kayıp bir çanta var ve sen lay lay lom… Birisi bomba koysa ruhun duymayacak” İçimden diyorum tabii. Hem kız da pek sevinmiş görünüyor (pis rolcü) neyse belki gerçekten sevinmiştir, bozmayayım artık.

Anlamadıysanız tekrar edeyim; Çantayı resepsiyonda unutmuşum, evet!

Koşa koşa karakola gidiyorum. Dosdoğru Amirin odasına, çantayı bulduğumu müjdeleyip kamera-mamera kendilerini yormamalarını söylüyorum, kahve teklifini yeniden reddederek otele dönüyorum çünkü çok yorgunum çokkkk, zihinsel…

Untitled-1yyyy

TORRES del PAINE MİLLİ PARKI

Ertesi sabah olayların etkisinden kurtulmuş, hatta anlatacak sıkı bir maceraya sahip olmuş halde kalkıyorum. Balina ve buzul turu daha iyi macera olacaktı da bakmayın, öyle avutuyorum kendimi.  Kör, avucuna ne konursa nasip bilir, benimki de o. Kasabaya geldiğim gün anlaştığım taksi şoförü Alex söz verdiği saatte kapının önünde…  Torres del Paine Milli Parkı’na doğru yola çıkacağız. Park 100 km daha kuzeyde olduğu için bütün günümü alacak. Olsun, zaten Şili Patagonyası’na insanların gelme sebebi de bu değil mi… Torres del Paine olmasa iflah olmaz maceracılar dışında bu topraklara bir Allah’ın kulunun gelmeyeceğinden eminim. Kötülüğünden değil, gayet güzel coğrafya ama dünyanın dibi arkadaş, örneğin Türkiye’den buralara gelmek için en az üç uçak aktarmasıyla 30 saate yakın uçmak gerekiyor, pek akıllı işi değil yani, salak işi de değil yolda kaybolur, maceracı işi diyelim…

tmp_2017041316402183264
Torres del Paine Dağı

Yolculuk boyunca Alex’in üzerimde bıraktığı ilk intiba da değişiyor. İngilizcesi çok iyi değil ama anlaşıyoruz yine de. Daha kuzeyden, Aysen adlı bir kasabadanmış, boşanmış, iki çocuğu varmış… Bana çocuklarının resimlerini gösteriyor. Ayrıca pek çok yerel spor müsabakalarında da derece almış onların resimlerini de gösteriyor. Bir yandan yol boyu göllerin ve dağların adlarını saymayı ihmal etmiyor, bilgili kültürlü bir genç adam.

DSC_0408
Rehberim ve şoförüm Alex ile,

Düzgün bir asfaltta süren yolculuğumuzun ilk molasını Cerro Castillo adında, beş on evden oluşan, köy mü ne olduğunu anlamadığım bir yerleşim alanında veriyoruz. Puerto Natales’den sonra elli kilometre yol yapmışız. Daha evvel Punta Arenas’da ve Puerto Natales’de görmediğim Patagonya’ya has hediyelik eşyalar satan kocaman bir de dükkân var burada.  Etrafta bolca tur otobüsü görünüyor, dükkânın içi kalabalık. Ben de ortama uyup bol bol alışveriş yapıyorum. Patagonya’ya has neler var derseniz, fazla özgün  olmamakla beraber, kupalar, fincanlar, lama yününden giyecekler, magnetler , doğal taşlardan yapılma süs eşyaları filan işte… Sandviç ve çay-kahve satan bir de kafeterya var içeride, vesileyle karnımızı doyuruyoruz. (Otelin açık büfe kahvaltısı şekerli kekler, donutlar ve kurabiyelerden ibaret olduğu için yarı aç çıkmıştım yola)

tmp_2017030804022357247
Cerro Castillo’daki hediyelik eşya dükkanı

Cerro Castillo’dan itibaren Torres del Paine kuleleri görünmeye başlıyor, nasıl muhteşem dağ çıkıntıları anlatamam. Hava bulutlu, yağmur çiseliyor fakat garip bir biçimde dağın zirvelerindeki bulut arada dağılıp sonra tekrar toplanıyor.  Turkuvaz mavisi göller, hırçın nehirler, şelaleler…  Patagonya buzullarının içine doğru giriyoruz. Yol da artık asfalt değil, düzgün stabilize…  İlerledikçe hava çetinleşiyor, fırtına yağmur… Torres del Paine Dağları bulutların içinde bir görünüyor bir kayboluyor, bu yüzden epey üzgünüm. Hayır bu benim lanet şansım ne olacak bilmem, geçen yıl da Himalayaları görmek için Nepal’e gitmiştim, bulutlar yüzünden göremediğim Himalaya zirveleri halime acımış olacak ki Nepal’den ayrılacağım gün yüzünü göstermişti, son anda…  Bu da öyle olsa bari, razıyım. Kaç bin kilometre yol gelmişim zirveleri görmek için. Benim dağları sevdiğim kadar dağlar beni sevmiyor, kesin.

DSC_0523
Torres del Paine’de yağmurdan sonra hava açıyor

 

Kırk kilometreye yakın, toprak bir yol üzerinde Torres del Paine Dağı ve önündeki Pehoe Gölü boyu yol alıyoruz. Göl kenarında kamp yerleri ve dağ otelleri göze çarpıyor. Etrafta başıboş gezen lama ve devekuşu sürüleri var. Elbette, sırf bunlar için bile gelinebilir ta buralara da ne var ki Torres del Paine Patagonya’nın manşeti arkadaş, nasıl derim gittim de bulutlar yüzünden göremedim!

DSC_0438
Rio Paine Şelalesi

Alex beni iki şelaleye götürüyor bu esnada. Milli parka girişteki Rio Paine daha büyük ve gösterişli, milli parkın çıkışındaki Salto Chiko Şelalesi ise daha mütevazı ama ikisi de hayranlık uyandıracak kadar güzel. Biz akarsu ve şelalelerde dolaşırken bulutlar sakince dağılıyor ve hava açıyor. Torres del Paine Dağı bütün görkemiyle gözümüzün önünde, bütünüyle görememekten korktuğum için keyfim yerine geliyor. Himalayalardan sonra Torres del Paine’de şakacı çıkıyor böyle.  Oturuyorum bir kayanın üzerine dakikalarca seyrediyorum sipsivri zirveleri, buz akıntılarını; dağları ve çölleri neden bu kadar sevdiğimin bir sırrı olmalı da içgüdüsel deyip geçmek işin kolayı… 4500 km uzunluğundaki bir halattan hallice Şili Ülkesi’ni en kuzeyindeki Atacama Çölü’nden en güneyindeki buzlu Patagonya Dağlarına kadar hatmetmiş oluyorum böylece, keyfim yerine geliyor. Doğudan girdiğimiz Torres delPaine Milli Parkı’nın batısından çıkıyoruz, 40 kilometre… Puerto Natales’e döneceğiz ama geldiğimiz yoldan değil, ‘U’ şeklinde bir güzergâhı var kasaba ile milli parkın… Bu iyi, hoşuma gidiyor,  başka arazilerden geri dönmüş olacağız.

DSC_0586
Milli Parktan Puerto Natales’e dönüş yolu

ATEŞ ORMANLARI

DSC_0486

Otobüsle gelirken gördüğüm kurumuş ormanların daha berbatları Torres del Paine civarında da görünce tam soracağım, Alex ağzımdan alıyor, ölü ağaçları göstererek, “fuego woods” diyor.  Fuego İspanyolca ateş demek, woods ise İngilizce orman… Ateş ormanları anlamındaki bu cümleyi toparlamaya çalışırken o çat-pat İngilizcesiyle anlatmaya çalışıyor. Meğer nasıl bizim Akdeniz’de ağaçlar soğuk geçen kış aylarında donarsa burada da tersi oluyormuş, havaların sıcak gittiği yıllarda ağaçlar yanıyormuş. Soğuk iklim olduğu için yanan ağaçlar beyaza dönüşüyor ve çürümediği için yüzlerce yıl bu haliyle kalıyormuş. Korkutucu, hazin görüntüler. Stephen King, konusu bu ormanlarda geçen bir korku romanı yazmalı ya da ben Stephen King’leşip onun yerine yazmalıyım, bakalım…

MİLODON MAĞARASI

Dönüş güzergâhımız daha batıda olduğu için Patagonya dağlarının eteğinde ve daha vahşi, daha çarpıcı manzaralar sunuyor. Milli parktan sonra tekrar asfalta kavuşuyoruz. Hayatımın en güzel yolculuklarından birisini daha yapıyorum. Ormanlar daha yeşil burada, dağlar daha görkemli, göller kopkoyu lacivert… Kasabaya epey yaklaşmışken dikkat çeken tuhaf tümsek bir tepeyi gösteriyor Alex, altında çok büyük bir mağara varmış. Bilet alıp giriyoruz, mağaranın girişinde bir dinozor-ayı karışımı mağara hayvanının heykeli karşılıyor bizi. İçerisi epey derin ve büyük, neredeyse iki futbol sahası kadar var. Yaşantım boyunca gördüğüm en büyük mağara bu ama öyle sarkıtlı-dikitli, yer altı göllü filan da değil. Yorum yapacak çok fazla özelliklere sahip olmasa da , görmeye değer.

DSC_0559
Milodon Mağarası’nın içi

PERU’YA DOĞRU

Otele geri geldiğimde artık hava kararmak üzere, Alex, tekrar Şili’ye gelecek olursam, Patagonya’nın en kuzeyindeki göller ve dağlar bölgesini gezdireceğini söylüyor, kendi kasabası Aysen de o bölgedeymiş. Gönül arzu ediyor ama kısmet diyorum ben de, karşılıklı sosyal medya hesaplarımızı alıp vedalaşıyoruz. Ertesi sabah otobüsle Punta Arenas’a geri dönecek, saat 14’de de Santiago’ya uçacağım ve çok beklemeden Lima uçağı var sırada. Saatlik rötarlar olursa yandım, aksi takdirde Şili’deki son gecem bu, yarın gece Peru…

DSC_0429_1488057752546
Torres del Paine Milli Parkı

 

Önceki Yazı: PATAGONYA 1:

https://mehmetmollaosmanoglu.com/2017/03/26/patagonya-1-dunyanin-dibindeki-sehir-punta-arenas/