PATAGONYA 2: Puerto Natales ve Torres del Paine

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 23 Temmuz 2017 by mehmetmollaosmanoglu

 

 

Puerto Natales ve çevresinin uydu görüntüsü

Patagonya’da ikinci durağım olan Puerto Natales adlı Şili kasabasının 20.000 nüfusu var, küçük sayılacak bir yerleşim alanı yani. Punta Arenas’dan 240 km. daha içeride, kuzeyde… Şili Patagonyası’nın coğrafi özelliklerinin hakkını veren bir yerleşim alanı. Malum, Punta Arenas, düz bir coğrafyada Macellan Boğazı’nın kıyısındaydı fakat Puerto Natales öyle değil; buzlu Patagonya Dağlarının ve soğuk fiyortların kıyısında. Üstelik Patagonya denince ilk akla gelen turizm destinasyonlarından Torres del Paine Milli Parkı’na çok yakın.

Hepsini anlatacağım, hatta daha çoğunu, Puerto Natales’de başıma gelen hikâye tadındaki aksiyonu da fakat önce otobüs yolculuğumdan bahsetmem gerekiyor ki Patagonya nasıl bir coğrafyanın ismidir anlaşılsın…

Punta Arenas ile Puerto Natales arasındaki tepelerden birisi, enteresan bir açıdan yakalayınca fareye mi benzemiş ne?

PATAGONYA ARAZİLERİ…

Punta Arenas’dan öğlen 12’de yola çıkıyoruz. Punta Arenas ile Puerto Natales arasında saat başı karşılıklı otobüs seferleri var (tur otobüsleri ayrı), bu trafik yoğunluğunun nedenine gelince,  havalimanının Punta Arenas’da olması ve bölgeye gelen turistlerin kahir çoğunluğunun Puerto Natales de buzul ve balina turlarına çıkmak ve de Torres del Paine Milli Parkı’nı görmek için gelmiş olmaları… Zaten Şili’nin Patagonya Bölgesi’nde Punta Arenas ve Puerto Natales dışında yerleşim alanı yok. (Macellan Boğazı’nın altında kalan Ateş Toprakları adıyla anılan bölgede ise Porvenir ve Puerto Williams adında iki küçük kasaba daha var, o kadar.) Ben oradayken Puerto Natales’e büyük bir havalimanı yapılıyordu, artan turizm potansiyeli ve bölgenin gittikçe daha fazla cazibe merkezi haline gelmesi bunu gerektirmiş.

DSC_0388

Patagonya Yolları

Punta Arenas ile Puerto Natales arasındaki coğrafya heyecansız, dümdüz uzanıp giden Patagonya arazileri… Elimdeki haritaya göre Arjantin sınırına çok yakın yol alıyoruz, hatta bazen bir gölün karşısı, bir tepenin arkası Arjantin… Yol boyu domuz ve koyun çiftlikleri göze çarpıyor. Bunun yanında devekuşu sürüleriyle lamalar da karşınıza çıkıp duruyor. Ara ara üç beş evlik yerleşim birimleri görünüyor, zannederim çiftlikler… Dikkat çeken bir başka unsur ise kısa bodur ağaçlardan meydana gelmiş ormanlar, bu ormanların bazıları tamamen kuruyup, soğuğun etkisiyle beyazlaşmış gövde ve dallardan oluşuyor, hazin, ürküten bir görüntü, korku filmleri için mükemmel bir set.  Kısmen yeşil olup, arada kuru dalları olan ormanlar da var, bölge bölge değişiyor. Bu dikkat çekici doğal ortamın nedenini merak ediyorum ama ben otobüste yan koltuğuma oturanlarla sohbet etmekten hoşlanmayan adamım, olası bir geveze bütün yolculuğumu kâbusa döndürebilir. Bu garip ormanların aslını-astarını daha sonra öğreneceğim, o zaman anlatırım. Çok ilginç, bekleyin J Puerto Natales’e yaklaştıkça batı ufkunda Patagonya dağları menzile girmeye başlıyor ki zaten gidiyor olduğumuz kasaba bu dağlık bölgenin dibinde. P. Natales’den sonra göller ve buzlu dağların oya gibi işlediği fiyortlar ile bu bölgedeki milli parklar Şili Patagonyası’nı turistik yapan özellikler.

BUZ DAĞLARININ ve FİYORDLARIN KIYISINDAKİ KASABA

Küçük sayılmayan, modern mimarili güzel bir otogarda sona eriyor yolculuğumuz. Kasabaya yaklaşırken iyice devleşip büyümüş buz dağları artık tam karşımızda, manzara şimdiden büyüleyici… Hava Punta Arenas’a göre daha sıcak, mantıken daha kuzeyde de olsa buzulların dibindeki coğrafyanın daha soğuk olacağını düşünüyorsunuz fakat Punta Arenas’ı Güney Kutbu’nun Ağustos’u olan Şubat ayında bile dipfrize çeviren havanın kaynağı Macellan Boğazı. Boğaz, yaz-kış fırtınaları ve soğuk rüzgârlarıyla bu yolu kullanan gemileri bile zorlarmış. Hâlâ etkisindeyim, ne kadar kalın giyinirsem giyineyim, ellerimi ve yüzümü jilet gibi çizen böyle bir ortamda bulunmak fazla soğuktan hoşlanmayan benim için bir buz devri cehennemiydi.

DSC_0607

Uçaktan Puerto Natales kasabası

Puerto Natales, ‘Golfo Almirante Montt’ kıyısında yani Almirante Montt Körfezi. Aslında göl gibi görünmesine rağmen fiyortlar arasından okyanusa bağlı. Körfezin karşı kıyısı bahsettiğim Patagonya Dağları… Kasaba sahilinde dolaşırken dağların muhteşem görüntüsü insanı büyülüyor. Ben de büyülendim ki işler açtım başıma… Anlatacağım ama az sonra, biraz daha kasabadan bahsetmem lazım.

_20170222_215200

Puerto Natales Sahili

Bir uçtan bir uca adımlayabilecek büyüklükte P.Natales. Körfeze inen hafif meyilli bir arazi üzerine tıpkı Punta Arenas gibi cetvelle çizilmiş, ‘ızgara sistemi’ denilen birbirini 90 derece kesen caddelerden ve güzel mimarili binalardan oluşuyor. 100 km. daha kuzeydeki Torres del Paine Milli Parkı nedeniyle çok turist çeken bir bölge olmuş. Günden güne artan ilgi nedeniyle ihtiyaç duyulan yeni bir havalimanının eli kulağında, bu tarafa gelecek olanlar artık Punta Arenas’a inip ilaveten bir de 3 saat otobüs yolculuğu çekmeyecek.

PATAGONYA HALKI ve ALEX

Tıpkı Punta Arenas da olduğu gibi buradaki halk da soğuk ve donuk yapılı insanlar. İklime buluyorum kabahati, yoksa neden toptan böyle olsun insanlar. Otobüs garajından otele gitmek için bindiğim taksinin genç şoförü (aslında valizi çeke çeke yürüsem olurmuş, küçücük kasaba sonuçta)  peşinen iki göz arasına bin kilometre mesafe koymuş halde kendi dünyasında, bildiğin evrim geçirmiş robot…  Ne güzel ama, soru sorup duran şoförlerden hoşlanmam. O anda aklıma bir fikir geliyor. Puerto Natales’e 100 km. mesafedeki Torres del Paine Milli Parkı da var seyahat programımda, araç mı kiralasam filan diye düşünüyordum. ‘Varsın buzdolabı olsun, daha iyi, gevezelenip durmaz hiç olmazsa’ diye düşünüyor ve bir günlük Torres del Paine gezisine çıkacağımı bunun için kaç para istediğini soruyorum. Genç adamın edası bunu kabul etmeyecekmiş gibiyken 200 dolar cevabı geliyor mermi gibi. Ben 120 dolar diyorum, 150 dolarda anlaşıyoruz. Daha evvelki bir Şili seyahatimde rehberim yaşlıcaydı (itiraf edeyim benle yaşıttı) fakat ‘o vadiye inemem, bu tepeye tırmanamam’ diye diye Atacama Çölü’nü burnumdan getirmişti. Patagonyalı şoför genç ve sportmen görünüyor üstelik geveze de değil, iyi seçim yaptığımı düşünüyorum.

_20170223_094144_1487861513975

Puerto Natales Sahili

Neyse Alex’le (taksi şoförü) 2 gün sonra sabah 10’da beni alması için sözleşiyor ve çoktan geldiğimiz (yol 2 dakika sürdü-sürmedi) otel önünde de devam eden pazarlığımızı bitiriyoruz. Otel Lago de Sarmiento tipik Patagonya mimarisinde, hoş görünümlü bir bina. Peşinen içime siniyor, resepsiyondaki kız da Patagonya halkının zıddına son derece güler yüzlü ve samimi olunca (Alman’a benziyordu daha çok) normal hayatıma geri dönmüş gibi oluyorum. Kız benim için ertesi güne buzul ve balina turu yapan teknelerden birisinden rezervasyon yaptırıyor, turun ücreti olan 70 doları kendisine bırakıyorum, tur yetkilisi gelip alacak. Ardından birkaç cümleyle kasabanın nerelerini gezip görebileceğimi anlatıyor, doğal güzellikler dışında çok bir şey yok zaten ve ben dinlenmek için odama çıkıyorum. Hani bir yer bildirimi filan yapayım, hava atayım modundayım, internet şifresi almadığımı düşünüp aşağı iniyorum ve ilk şok; evet odalarda internet yok.   Kız resepsiyonda var olduğunu iddia etse de, orada da yok. Bu lanet internetsiz otel olayı, bindiğin otomobilin benzinsiz olması gibi bir şey, üç gün ne yaparım tasasına düşüyorum.

DSC_0333_1488056242962

Puerto Natales çıkışında tabelalar

PATAGONYA’da KARAKOLLUK OLMAK…

İkinci gün güzel başlıyor, otelin açık büfe kahvaltısı pek mükemmel olmasa de umurumda değil, kasabayı gezecek, sahile inecek, öğlen saat birde de balina ve buzul turuna katılacağım. Önce beş dakika bile sürmeyen kasaba merkezine yürüyorum, vitrinlere göz atıp, yöresel yemek yapan lokantalar var mı diye bakınıyorum ve en son sahile inip körfezin karşısındaki buzlu dağları seyrediyorum uzun uzun. Balina turum saat birde, vakit var daha… Bir şeyler atıştırıp ondan sonra tura çıkma fikri oluşunca sahilden kasaba merkezine yürüyorum. Gösterişli bir lokantayı gözüme kestirmiştim daha önceden, kasiyerinden garsonlarına kadar güzel kızların hizmet verdiği, asma katlı geniş ferah bir lokanta burası. Balık yemek istiyordum ama garson kız sadece somon olduğunu söylüyor. Tercihim bu değil, ben şöyle kafası, kuyruğu olan, yağlı tavada cazır cazır kızarmış balıklardan istiyorum. Oradan çıkıyorum. Bir sokak ötede kapısında ‘fish’ yazan bir başka lokantada şansımı deneyeceğim, artık lüks olup olmamasını mühimsemiyorum, yenebilecek kafalı gözlü balık olsun yeter. Oradaki garson da sadece somon olduğunu söyleyince yöresel balıkları nerede bulabileceğimi soruyorum,  iki sokak arkadaki bir lokantanın adını veriyor. Bulmam zor olmuyor, epey büyük hangar gibi bir derya, içeride turist grupları var. Masanın birisine çöküyorum fakat kırk elli kişiye sadece bir garsonun hizmet ediyor olması da garibime gidiyor. Bekleme faslı, 5-10-20 dk. gelen giden yok, garsona işaret ediyorum, o da tamam geleceğim türünden bir el işareti çakıyor yine bekleme faslı başlıyor. 20 dakika daha ve ben oturduğum yerde bir bibloya dönüşmeden balıktan filan vazgeçmeye karar veriyorum. Garsona sesleniyorum,  o da uzaktan şöyle bir nazar atıyor, bu lakayt tarzıyla iyice zıvanadan çıkıyorum ve diğer turistlere aldıramadan yapılanın saygısızlık ve ayıp olduğunu, bir saate yakındır burada kazık gibi oturduğumu bağıra çağıra dile getiriyor, ardından hışımla çıkıp gidiyorum. Bunu yapmasam kendimi zavallı ve ezik hissedecektim çünkü…

PuertoNatales-1

Poerto Natales’den görüntüler, sol alttaki kaldığım otel Lago del Sarmiento

Bir an önce sahile inip tur teknemi bulmaktan başka aklımda bir şey yok. Saate bakıyorum, yarım saatten fazla vakit var turun kalkmasına…  Yüz metre yürüdüm yürümedim, sahil karşıdan görüntüye girmişti ki omzuma astığım çantamın olmadığını fark ediyorum. İçindeki banka kartlarıyla, bir miktar para kendimi yıpratacak kadar umurumda değil (tedbir olarak kartlarımın ve paramın bir kısmını her zaman oteldeki valizin bir köşesinde saklarım) pasaportum çantadaydı, vahim olan o… Karşımdaki gölümsü körfezin suları başımdan aşağı dökülüyor gibiyken rahatlatacak bir düşünceyle sakinleşiyorum, öfkeyle çıktığım lokantada unutmuş olmalıyım, evet! Maratoncu kıvamında koşarak geri dönüyorum. Bizim mezar taşı suratlı garson az önce zatıâlilerine sergilediğim üslubun karekökünü filan alıp fazlasıyla iade ediyor ve dövse daha iyiydi dedirten cemaliyle çanta-manta  görmediğini söylüyor, pardon kusuyor. Gurur denen bir şey var, pabuç mu bırakacağım, daha dikleniyorum ben de, eminim çünkü;  otelden çıkarken çanta yanımdaydı, resepsiyonist kıza tur için para ödemiştim. Sonrasında çarşıda iki lokantaya uğramıştım ama onlara oturmamıştım bile. Çanta kesinlikle buradaydı ve şerefsiz garson bana öfkesinden saklamıştı; her geçen saniye bu fikir beynime beynime çivi gibi çakılmaya devam ediyordu. Lokanta sahibi de devreye giriyor, o da çantanın burada olmadığını ağır ve ciddi bir tarzda yineliyor. Buzdolapları, turiste zerre saygıları yok, bir ilgisizlik, bir bıkkınlık, canım sıkkın…

Koşarak otele gidip resepsiyondaki güler yüzlü kıza olayı anlatıyorum, koca Patagonya’nın tek meleği, yazık, pek üzülüyor(ya da işi gereği iyi rol yapıyor) bedbaht halde lokantayı arıyor, kendi dillerinde (İspanyolca) konuşuyorlar. Sonuç hüsran tabii, eski Türk filminde ‘o senin baban değil yavrum’ diyen Filiz Akın mimikleriyle kötü haberi veriyor, çanta kesinlikle o lokantada değil! Tek çare kalıyor, polise gitmek…

Kasaba merkezinde dolaşırken görmüştüm karakolu, enteresan gösterişli bir yapıydı. Resepsiyondakinin yol tarifine bile gerek kalmadan karakola koşuyorum. Ara ara aklımın kuytularında balina turunun kaçmakta olduğu fikri uyanıyor olsa da umurumda değil;  varım yoğum, bütün dünyam bir tek pasaporttan ibaret o anda… Şimdi bu pasaport kaybolunca ne olur? Hiç başıma gelmedi ki. En yakın Türkiye büyükelçiliği 2000 km. daha yukarıda, başkent Santiago’da… Oysa daha seyahatimin yarısındayım ve Şili’den sonra Peru’ya gidecektim. Pasaport kaybı durumunda Peru’ya gidebilir miyim gidemez miyim? Sorular hızlı tren velhasıl…

DSC_0337

Puerto Natales çıkışı

Karakolun girişindeki görevli polis memuru İngilizce bilmediği için biraz cebelleşiyoruz sonra mevzuyu anlayınca beni ikinci kattaki ‘yabancılar şubesi’ ne yönlendiriyor. Muhatabım olan yeni görevli nazik ve kibar bir genç, ona başıma gelenleri anlatıyorum tabii lokantayı suçlamayı ihmal etmeden… O garsonu kelepçeli görmek için sabah kadar bulaşık bile yıkarım… Kesinlikle çantamı o mezar taşı suratlının alıkoyduğuna inanmışım bir kere. Tık, tık tık, bilgisayarda yazıyor anlattıklarımı memur, sonra çıktısını alıp uzatıyor imzalamam için. İki paragraflık bir metin, İngilizce… İçinde anlayamadığım ifadeler var fakat bütünüyle benim anlattıklarım olduğuna ikna olunca imzayı atıyorum. İfadem resmiyete geçmiş oluyor böylece ve yanıma iki polis katılıyor, hedef o alçak, şerefsiz lokanta…

İki polis memuru eşliğinde lokantaya girdiğimizde esen soğuk rüzgârları gördüm evet, müşterilerin bakışıydı bu, garsonun nefreti, lokanta sahibinin öfkesi, hepsi kırağıya çala çala üzerime binmişti. Lokanta sahibiyle (belki işletmecisi yahut müdürüdür, her neyse) polisler konuştular, zannediyorum arama tebligatı gibi belgeler gösterdiler…  Bunun üzerine lokantacı polisleri bilgisayarın başına oturttu, benim geliş saatimi bularak kamera görüntülerini izlemeye koyuldular: Ben şok, lokantaya gelirken ne elimde, ne omuzumda çanta yok. Utanma duygusu doludizgin ama bir başka duygu, çantanın kuş olup uçtuğu ve artık onu asla bulamayacağım endişesi jet hızında üzerime çörekleniveriyor. Hayır, başıma gelecekler bitmeyecek, katmerlenecek ve Patagonya cehennemim haline gelecek, niye, çünkü lokanta sahibi bu defa işyerlerine iftira atmaktan hakkımda şikâyetçi oluyor.

DSC_0532_1488058529956

Torres del Paine Milli Parkı

Santiago’daki Türkiye Büyükelçiliğine haber vereceğiz, savcılık işlemlerini bir veya iki güne tamamlamaya çalışacağız, mahkemeye çıkarsın, muhtemelen sınır dışı edilme cezası gelir,” diyerek avutuyor memurlar beni. Yani öyle haldır haldır İngilizce konuştuğumuzdan değil fakat insan anlaşmak istemeye görsün, kâh cep telefonunun çeviricisi, kâh beden dili, kâh ‘e lidıl bit ingliş’, oluyor işte bir türlü. “Fakat mahkemeye kadar karakolda kalacaksın!” diyerek yeni bir şok dalgası daha yollamayı ihmal etmiyorlar peşinden. İnsan beyni muhteşemdir, şartları kabullenmede bukalemundan bile hızlı davranır. Sınırdışı edilirken bari pasaportum yanımda olsun türünden bir ruh hali bendeki. “Daha önce uğradığım iki lokantaya da bakalım, belki onlardan birinde unutmuşumdur!” diyorum idamlığın son arzusu gibi. Memurlar kibar, kabul ediyorlar, yolumuzun üzerindeki diğer iki lokantaya da bakıyoruz; yok oğlu yok…

Karakola geri döndüğümüzde beni ikinci katta içinde iki koltuk bir masa olan bir odaya alıyorlar. Az önceki memurlar kapıyı kilitlemeden önce, “Merak etmeyin, siz otelden çıktıktan sonraki güzergâhınız üzerindeki bulunan bütün sokak kameralarını inceleyip çantanıza ulaşmaya çalışacağız,” müjdesini vermeyi ihmal etmiyorlar. ‘Varsın sınır dışı edileyim, hiç olmazsa çantama kavuşayım’ modundayım artık.

Kaçan balinalar, buzlar diyarında donup kalan bir seyahat, kanat takıp giden paralar, rezil rüsva ettiğim Türklüğüm; sırayla resmi geçit halindeler beynimde. Bir an önce ne olacaksa olsun da kurtulayım şu cehennemden, ülkeme sağ salim varayım… Kafam bunlarla meşgul, ne kadar vakit geçti bilmiyorum, bataryası bitmesin diye kapattığım telimi açıyorum, ekrandaki zaman 18.00. Türkiye’yi arasam oradaki zamanın geceyarısını geçip sabaha evrilmeye başladığı vakitler, kimseyi huzursuz etmeye hakkım yok ama Türkiye’de sabah olsun hele, ortalığı velveleye vereceğim. Tanıdığım bütün siyasetçileri, bürokratları, gazetecileri filan, kafamda sıraya dizdim, arayacağım tek tek.

Ekrandaki saate bakar halde düşünürken kapının kilidi dönüyor ve içeriye daha önce görmediğim başka bir memur giriyor. Tavırları biraz daha üst mevkiiden olabileceği yönünde. Gelip karşımdaki koltuğa oturuyor ve İngilizce sorular soruyor bana, hani ne iş yaparsın, Şili’ye neden geldin türünden…  O anda aklıma bir fikir geliyor ve adama diyorum ki, “Bütün soruların yanıtı ‘Google’ da,  ‘Mehmet Mollaosmanoğlu’ yaz görürsün.

Memur yüz ifadesinden ne düşündüğünü belli etmiyor ama söylediğimi de yapmaya koyuluyor. Merakla onun ifadelerini takip etmek düşüyor bana da… Epey sonra başını kaldırıp, “Türk blog ve roman yazarı ha?” diyerek ikna olmaya –anlamaya-  çalışıyor. Benim için bir umut mu bu bilmiyorum ama tebessüm ederek başımı sallıyorum. Memur hiçbir şey demeden aniden ayaklanıp odadan çıkıp gidiyor. Sadece on dakika sonra geri döndüğünde yanında resmi üniformalı yaşlıca bir adam, karakol amiri filan olmalı. Selamlaşıp tokalaşıyoruz, hatırımı soruyor, başıma gelenlerden üzüntü duyduğunu söylüyor, gayet dostça. “Siz Türkiye’nin tanınmış yazarısınız, iki ülke arasında diplomatik krize yol açacak böyle bir olayla gündeme gelmek istemiyoruz, lokantaya iki adam gönderdim, şikâyeti geri çektirmeyi deneyeceğiz,” anlamı çıkacak yarım yamalak cümleler kuruyor az İngilizcesiyle. Ben de yeni umut filizleri açıyor, kendimi gayet önemli bir adam gibi hissetmem de olayın bonusu…  Google’u çok seviyorum.

Bu esnada amire telefon geliyor ve uzun uzun konuşuyor, içimde bir his lokanta sahibiyle konuştuğu yönünde veya belki de daha büyük bir mülki amirle, çünkü arada ‘Turqia’ kelimesi geçiyor. On dakikayı bulan konuşmaların ardından bana dönüp, “Bir kahvemizi için sonra otelinize gidebilirsiniz!” diyor. Ben ağlamakla, zıplamak arasında bir ruh hali tutturmuşum kahveyle filan ne işim olur. Teşekkür ediyorum, karakoldan dışarıya adım attığım andan itibaren çektiğim havanın özgürlük nefesi olduğunun bilincindeyim. Kitaplarımın birinden bir söz takılıyor aklıma, “En zor alınan nefes esaretin başladığı andaki nefestir.

Saat tam 19:00, Patagonya’da akşam geç olduğundan güneş hâlâ ısıtıyor.  Ve otel… Güler yüzlü resepsiyonist kız yine yerinde. Beni görünce merak ettiğini söylüyor, olanları anlatıp işi uzatmak niyetinde değilim, sadece çantayı bulamadığımdan bahsediyorum.  Yarın sabah tekrar karakola gideceğimi, onların sokak kameralarını inceleyeceğini filan ekliyorum… O ne? Resepsiyon bankosunun yan tarafındaki garip valizlik gibi bir çıkıntının dibinde sütlü-kahve renkte bir kuşak… Çantamın kuşağı… Ariston sanırım benim kadar iştiyakla ‘buldum, buldum’ diye bağırmamıştır. Öğleden beri helak olduğum çanta resepsiyon bankosunun kuytu bir köşesinde. Sitemle bakıyorum karşımdakine, “e be kızım, saatlerdir buradasın, ortada kayıp bir çanta var ve sen lay lay lom… Birisi bomba koysa ruhun duymayacak” İçimden diyorum tabii. Hem kız da pek sevinmiş görünüyor (pis rolcü) neyse belki gerçekten sevinmiştir, bozmayayım artık.

Anlamadıysanız tekrar edeyim; Çantayı resepsiyonda unutmuşum, evet!

Koşa koşa karakola gidiyorum. Dosdoğru Amirin odasına, çantayı bulduğumu müjdeleyip kamera-mamera kendilerini yormamalarını söylüyorum, kahve teklifini yeniden reddederek otele dönüyorum çünkü çok yorgunum çokkkk, zihinsel…

Untitled-1yyyy

Torres del Paine’e giderken devekuşu ve lama sürüleri

TORRES del PAINE MİLLİ PARKI

Ertesi sabah olayların etkisinden kurtulmuş, hatta anlatacak sıkı bir maceraya sahip olmuş halde kalkıyorum. Balina ve buzul turu daha iyi macera olacaktı da bakmayın, öyle avutuyorum kendimi.  Kör, avucuna ne konursa nasip bilir, benimki de o. Kasabaya geldiğim gün anlaştığım taksi şoförü Alex söz verdiği saatte kapının önünde…  Torres del Paine Milli Parkı’na doğru yola çıkacağız. Park 100 km daha kuzeyde olduğu için bütün günümü alacak. Olsun, zaten Şili Patagonyası’na insanların gelme sebebi de bu değil mi… Torres del Paine olmasa iflah olmaz maceracılar dışında bu topraklara bir Allah’ın kulunun gelmeyeceğinden eminim. Kötülüğünden değil, gayet güzel coğrafya ama dünyanın dibi arkadaş, örneğin Türkiye’den buralara gelmek için en az üç uçak aktarmasıyla 30 saate yakın uçmak gerekiyor, pek akıllı işi değil yani, salak işi de değil yolda kaybolur, maceracı işi diyelim…

tmp_2017041316402183264

Torres del Paine Dağı

Yolculuk boyunca Alex’in üzerimde bıraktığı ilk intiba da değişiyor. İngilizcesi çok iyi değil ama anlaşıyoruz yine de. Daha kuzeyden, Aysen adlı bir kasabadanmış, boşanmış, iki çocuğu varmış… Bana çocuklarının resimlerini gösteriyor. Ayrıca pek çok yerel spor müsabakalarında da derece almış onların resimlerini de gösteriyor. Bir yandan yol boyu göllerin ve dağların adlarını saymayı ihmal etmiyor, bilgili kültürlü bir genç adam.

DSC_0408

Rehberim ve şoförüm Alex ile,

Düzgün bir asfaltta süren yolculuğumuzun ilk molasını Cerro Castillo adında, beş on evden oluşan, köy mü ne olduğunu anlamadığım bir yerleşim alanında veriyoruz. Puerto Natales’den sonra elli kilometre yol yapmışız. Daha evvel Punta Arenas’da ve Puerto Natales’de görmediğim Patagonya’ya has hediyelik eşyalar satan kocaman bir de dükkân var burada.  Etrafta bolca tur otobüsü görünüyor, dükkânın içi kalabalık. Ben de ortama uyup bol bol alışveriş yapıyorum. Patagonya’ya has neler var derseniz, fazla özgün  olmamakla beraber, kupalar, fincanlar, lama yününden giyecekler, magnetler , doğal taşlardan yapılma süs eşyaları filan işte… Sandviç ve çay-kahve satan bir de kafeterya var içeride, vesileyle karnımızı doyuruyoruz. (Otelin açık büfe kahvaltısı şekerli kekler, donutlar ve kurabiyelerden ibaret olduğu için yarı aç çıkmıştım yola)

tmp_2017030804022357247

Cerro Castillo’daki hediyelik eşya dükkanı

Cerro Castillo’dan itibaren Torres del Paine kuleleri görünmeye başlıyor, nasıl muhteşem dağ çıkıntıları anlatamam. Hava bulutlu, yağmur çiseliyor fakat garip bir biçimde dağın zirvelerindeki bulut arada dağılıp sonra tekrar toplanıyor.  Turkuvaz mavisi göller, hırçın nehirler, şelaleler…  Patagonya buzullarının içine doğru giriyoruz. Yol da artık asfalt değil, düzgün stabilize…  İlerledikçe hava çetinleşiyor, fırtına yağmur… Torres del Paine Dağları bulutların içinde bir görünüyor bir kayboluyor, bu yüzden epey üzgünüm. Hayır bu benim lanet şansım ne olacak bilmem, geçen yıl da Himalayaları görmek için Nepal’e gitmiştim, bulutlar yüzünden göremediğim Himalaya zirveleri halime acımış olacak ki Nepal’den ayrılacağım gün yüzünü göstermişti, son anda…  Bu da öyle olsa bari, razıyım. Kaç bin kilometre yol gelmişim zirveleri görmek için. Benim dağları sevdiğim kadar dağlar beni sevmiyor, kesin.

DSC_0523

Torres del Paine’de yağmurdan sonra hava açıyor

 

Kırk kilometreye yakın, toprak bir yol üzerinde Torres del Paine Dağı ve önündeki Pehoe Gölü boyu yol alıyoruz. Göl kenarında kamp yerleri ve dağ otelleri göze çarpıyor. Etrafta başıboş gezen lama ve devekuşu sürüleri var. Elbette, sırf bunlar için bile gelinebilir ta buralara da ne var ki Torres del Paine Patagonya’nın manşeti arkadaş, nasıl derim gittim de bulutlar yüzünden göremedim!

DSC_0438

Rio Paine Şelalesi

Alex beni iki şelaleye götürüyor bu esnada. Milli parka girişteki Rio Paine daha büyük ve gösterişli, milli parkın çıkışındaki Salto Chiko Şelalesi ise daha mütevazı ama ikisi de hayranlık uyandıracak kadar güzel. Biz akarsu ve şelalelerde dolaşırken bulutlar sakince dağılıyor ve hava açıyor. Torres del Paine Dağı bütün görkemiyle gözümüzün önünde, bütünüyle görememekten korktuğum için keyfim yerine geliyor. Himalayalardan sonra Torres del Paine’de şakacı çıkıyor böyle.  Oturuyorum bir kayanın üzerine dakikalarca seyrediyorum sipsivri zirveleri, buz akıntılarını; dağları ve çölleri neden bu kadar sevdiğimin bir sırrı olmalı da içgüdüsel deyip geçmek işin kolayı… 4500 km uzunluğundaki bir halattan hallice Şili Ülkesi’ni en kuzeyindeki Atacama Çölü’nden en güneyindeki buzlu Patagonya Dağlarına kadar hatmetmiş oluyorum böylece, keyfim yerine geliyor. Doğudan girdiğimiz Torres delPaine Milli Parkı’nın batısından çıkıyoruz, 40 kilometre… Puerto Natales’e döneceğiz ama geldiğimiz yoldan değil, ‘U’ şeklinde bir güzergâhı var kasaba ile milli parkın… Bu iyi, hoşuma gidiyor,  başka arazilerden geri dönmüş olacağız.

DSC_0586

Milli Parktan Puerto Natales’e dönüş yolu

ATEŞ ORMANLARI

DSC_0486

Yanmış ağaçlar

Otobüsle gelirken gördüğüm kurumuş ormanların daha berbatları Torres del Paine civarında da görünce tam soracağım, Alex ağzımdan alıyor, ölü ağaçları göstererek, “fuego woods” diyor.  Fuego İspanyolca ateş demek, woods ise İngilizce orman… Ateş ormanları anlamındaki bu cümleyi toparlamaya çalışırken o çat-pat İngilizcesiyle anlatmaya çalışıyor. Meğer nasıl bizim Akdeniz’de ağaçlar soğuk geçen kış aylarında donarsa burada da tersi oluyormuş, havaların sıcak gittiği yıllarda ağaçlar yanıyormuş. Soğuk iklim olduğu için yanan ağaçlar beyaza dönüşüyor ve çürümediği için yüzlerce yıl bu haliyle kalıyormuş. Korkutucu, hazin görüntüler. Stephen King, konusu bu ormanlarda geçen bir korku romanı yazmalı ya da ben Stephen King’leşip onun yerine yazmalıyım, bakalım…

MİLODON MAĞARASI

DSC_0558

Milodon Mağarası’nın girişi

Dönüş güzergâhımız daha batıda olduğu için Patagonya dağlarının eteğinde ve daha vahşi, daha çarpıcı manzaralar sunuyor. Milli parktan sonra tekrar asfalta kavuşuyoruz. Hayatımın en güzel yolculuklarından birisini daha yapıyorum. Ormanlar daha yeşil burada, dağlar daha görkemli, göller kopkoyu lacivert… Kasabaya epey yaklaşmışken dikkat çeken tuhaf tümsek bir tepeyi gösteriyor Alex, altında çok büyük bir mağara varmış. Bilet alıp giriyoruz, mağaranın girişinde bir dinozor-ayı karışımı mağara hayvanının heykeli karşılıyor bizi. İçerisi epey derin ve büyük, neredeyse iki futbol sahası kadar var. Yaşantım boyunca gördüğüm en büyük mağara bu ama öyle sarkıtlı-dikitli, yer altı göllü filan da değil. Yorum yapacak çok fazla özelliklere sahip olmasa da , görmeye değer.

DSC_0559

Milodon Mağarası’nın içi

PERU’YA DOĞRU

Otele geri geldiğimde artık hava kararmak üzere, Alex, tekrar Şili’ye gelecek olursam, Patagonya’nın en kuzeyindeki göller ve dağlar bölgesini gezdireceğini söylüyor, kendi kasabası Aysen de o bölgedeymiş. Gönül arzu ediyor ama kısmet diyorum ben de, karşılıklı sosyal medya hesaplarımızı alıp vedalaşıyoruz. Ertesi sabah otobüsle Punta Arenas’a geri dönecek, saat 14’de de Santiago’ya uçacağım ve çok beklemeden Lima uçağı var sırada. Saatlik rötarlar olursa yandım, aksi takdirde Şili’deki son gecem bu, yarın gece Peru…

DSC_0429_1488057752546

Torres del Paine Milli Parkı

 

Önceki Yazı: PATAGONYA 1:

https://mehmetmollaosmanoglu.com/2017/03/26/patagonya-1-dunyanin-dibindeki-sehir-punta-arenas/

ROMAN NASIL YAZILIR

Posted in Blog with tags , , , , , , , , , , , , , , on 08 Nisan 2017 by mehmetmollaosmanoglu

Hani beylik laftır, ‘hayatımı yazsam çok satan roman olur…’ Değil, gerçekten bu kadar kolay değil roman yazmak. Konuyla iş bitmiyor işte. Şüphesiz romanı roman yapan faktörlerden birisi konudur ama asla ilki değildir.

İlk sırada duygu gelir; okuyanı saracak, içine çekecek ve eserin bir parçası haline getirecek duygu…

Sonra da dil; taze, temiz bir dil yahut iflah olmaz edebiyat meraklılarına hitap edecekseniz matematiksel bir dil.

İşte bu ikisi sağlam olup, özgün bir konu da yakaladıysanız işin yüzde altmışı tamamdır (Kalan yüzde kırk yayınlatma mücadelesi )

‘Duygu’ dedik, oradan başlayalım.

Evvela karakterlerin inandırıcılığından bahsetmemiz lazım çünkü onlar bir roman boyu okurun yol arkadaşları olacak. Hiç kimse beraber saatler geçireceği inanların sıradan, silik, kendini ifade etmekten aciz olmasına tahammül edemez. Hele ki bir de robot gibi duygu aktarmayanlardansa yolculuk çekilmez hale gelir değil mi? Bu yol arkadaşlarını yaratacak ve okurun yanına verecek olan yazardır işte, yazarın becerisidir, ustalığıdır… Bir sanattır karakter yaratmak. Konudan daha önemlidir karakter. Kim bir sapığın iç dünyasını, hayata bakışını öğrenmek istemez yahut kim bir iyilik meleğinin içindeki bastırılmış duygulara kayıtsız kalabilir. Şüphesiz rast gele iki örnekti bu, fikir versin diye, yoksa karakter yaratmanın sınırı yok malum… Evet,  iyi bir romanın temel taşlarıdır karakterler.  Peki,  yeni bir yazardan bu tür ustalıklar beklenebilir mi? Mümkün tabii, çok çalışmak ve kafa yormakla mümkün… Örneğin ben ilk romanlarımda henüz bağımsız karakterler yaratma becerisine tam hâkim değilken, çevremden faydalandığımı itiraf etmeliyim. Karakterini iyi tahlil ettiğim insanları, başka fizik ve başka mesleklerin içine sokarak kullandım, yalan yok. Ayrıca yeni bir yazar başka roman karakterlerinden de ilham alabilir, taklit anlamında değil düşünmek fikir edinmek açısından… Şibumi adlı romandaki iskambil kâğıdından kaleme kadar sıradan eşyaları ölümcül birer silaha dönüştürme becerisi olan baş karakter Nicholai Hel’i okuyan bir daha unutabilir mi?

Nicholai Hel demişken, karakter için seçilen ismin de ne kadar önemli olduğunu hatırlatmalıyım. ‘Ahmet Yılmaz’ gibi bir isim ne özeldir ne akılda kalıcı… Kendi romanlarımdan örnek vereceğim, fazla abartılı bulabilirsiniz ama ‘Atahunalp Urumgalatlı’  ‘Talaytay İzafi’ ‘İlimdar Can Çekirdek’ gibi başkahramanlar, örneğin bir ‘Sinan Aydın’ ismine göre daha hafızalara kazınacaktır.

Bir de roman içinde birbirine benzeyen isimlerin okurda kargaşa yaratacağını hatta karıştırabileceğini belirtmekte fayda var. Yine kendimden örnek; Ata Mezarlığı adlı ikinci romanımda bu söylediğimi ben de yapmışım. Yabancı ve Türk karakterleri garip biçimde birbirine uyumlu adlardan seçmişim, gayriihtiyari… Shan, Suhan – Frida, Ferda –  Enki, Engin isimlerini karıştırdığını söyleyenler olunca aklım başıma geldi ve sonraki romanlarımda buna özellikle dikkat ettim. Unutmadan, iyi bir yazar olmak için eleştirilmeye hazır ve istekli olmalısınız. Mutlaka çevreniz, ‘ne kadar güzel yazmışsın, harika, muhteşem,’ türünden övgülerle yaklaşacaktır size. Gerçekten iyi bir eser ortaya çıkarmış olabilirsiniz, siz yine de İnanmayın, havaya girmeyin. Bizim insanlarımız naziktir malum. Oysa ben dostlarıma sürekli ‘acımasızca eleştirin’ diyerek baskı kurdum. Acımasızca olmadı belki ama nazik nazik de olsa eleştirilere böyle kapı açtım, böyle iyi bir roman yazarı olmaya doğru ilerliyorum.

Duygu konusuna devam ediyoruz, sırada betimlemeler var… Şimdi örnek bir paragraf ele alalım ve buradan yürüyelim. Örneği ÇARK adlı romanımdan seçtim. 16 yaşındaki Atila ile 25 yaşındaki İbrahim, Şili’nin Antofagasta kentinde Sofia adındaki bir öğretmeni arıyorlar.

*************
Okulun kapısındaki görevli İngilizce bilmiyordu. İbrahim birkaç defa 
Sofia adındaki İngilizce öğretmeniyle görüşmek istediğini söylese de 
derdini anlatamamıştı.

“Okul saati yaklaşıyor olmalı, en iyisi gelen öğrencilere soralım,” 
dedi İbrahim.

Atila “Henüz kimse yok etrafta,” diye bakındı.

İbrahim, “Birazdan gelmeye başlarlar,”

Bir araç yanaştı kaldırımın kenarına ve içinden öğretmen olduğu belli 
bir adam indi. İbrahim fırsatı kaçırmadı, “Affedersiniz, 
İngilizce biliyor musunuz?”

Adam ‘evet’ anlamında başını salladı. “Birisini mi arıyorsunuz?”

“Sofia adındaki İngilizce öğretmenini arıyoruz.”

“Adının tamamını söyleyin!”

“Soyadını bilmiyorum, bir öğrencisiyle ilgili görüşecektik.”

“Siz hangi ülkedensiniz?”

“Türküz.”

“İlginç,” diyerek dudak büktü adam. “İki Türk, Sofia Paz’ı arıyor. 
Bu kadının sağlam pabuç olmadığını biliyordum zaten!”

“Harika! Bu ülkede ilk merhaba dediğimiz kişi küstahlık mastırı yapmış 
birisi ve bütün Şilililer böyleyse biz hepten yandık! “Nereli olursa olsun,
tanımadığınız insanlar için böyle aşağılayıcı bir ifade takınmanızın 
sebebi nedir?”

“Dürüst olacaksak…” dedi adam, “Ortadoğuluları sevmiyorum!”

İbrahim sakinliğini koruyordu, “Dürüstlük iyi elbette ancak ön yargı 
kötü!”

“Adım Fabian Ushina, felsefe derslerine giriyorum, ateistim ve 
savaşlardan nefret ediyorum. Farkında mısınız bilmem bütün kötülükler 
Ortadoğu’dan çıkıyor, dinler de…”

“Felsefe, genelleme yapmaz,” diye itiraz etti İbrahim. 
“Sonuçları doğuran şartlardır!”

“Sofia Paz’ın son zamanlarda Türkiye’ye olan ilgisi dikkat çekiciydi. 
Dünyanın öbür ucundaki bir ülkeyle ne işi olabileceğini merak ediyordum. 
Allah bilir ya, orada darbe olunca kesin bu işte parmağı vardır diye 
düşünmedim değil. Allah Şili’yi bu kadından korusun,” 
dedikten sonra daha fazla muhatap olmak istemez görünerek hızlı adımlarla 
kapıya doğru yürüdü. İçeri girecekken aniden geri döndü; “Burada bekleyin 
birazdan gelir. Kolay tanırsınız, rastlayacağınız en güzel kadındır o 
ama peri kızı kılığına girmiş cadı olduğunu sakın unutmayın.”
*************

Metnimiz bu. Diyalog ve anlatım olarak kusur yok değil mi? Bence de yok fakat bir şeyler eksik, hani tuzu az yemek gibi, dalından ham kopmuş meyvenin kompostosu gibi. Geçerli evet, ama bir gurmeyi tatmin etmekten uzak…  Derinlik sorunu var, biraz yüzeysel… Derinlik nasıl olacak? Betimlemelerle ve duyguların aktarılmasıyla… Şimdi yukarıdaki metne bazı ilaveler yapacağım ve bu ilaveleri bold (kalın) harflerle göstereceğim.

*************
Okulun kapısındaki güvenlik görevlisi İngilizce bilmiyordu. İbrahim birkaç 
defa Sofia adlı İngilizce öğretmeniyle görüşmek istediğini söylese de 
derdini anlatamamıştı yahut esmer, tıknaz, orta yaşlı görevli, sabahın 
köründe musallat olmuş bu yabancıları anlamıyor görünmeyi tercih 
ediyordu... Yerel saatle sabahın sekiziydi. 

“Okul saati yaklaşıyor olmalı, en iyisi gelen öğrencilere soralım,” dedi 
İbrahim. Okul, beş katlı mavi boyalı bir apartmandı. Önünde küçük bir 
teneffüs bahçesi, girişte güvenlik kulübesi ve giriş kapısının üzerindeki 
profil kemer üzerinde yazan ‘College’ yazısı olmasa ana cadde kenarındaki 
sıralı apartmanlardan birisi zannedilebilirdi.  

Atila ürkek ve tedirgindi, biraz da sevdiği kızın ilk randevuya gelip 
gelmeyeceğinden korkan delikanlı havası taşıyordu, “Henüz kimse yok 
etrafta,” dedi hüzünle.

İbrahim yaşının verdiği tecrübeyle kendinden emin davrandı. “Birazdan 
gelmeye başlarlar.”

Atila o sabah tedirginliğe programlanmıştı, güvenlik görevlisini işaret 
etti, “Bakışları pek dostça değil.”

“İşi bu, her yabancıyı potansiyel suçlu olarak görmek zorunda…”

Bir araç yanaştı kaldırımın kenarına ve içinden öğretmen olduğu belli 
kırklı yaşlarda, top sakallı, elinde bilgisayar çantası olan kumral birisi 
indi. İbrahim fırsatı kaçırmadı, “Affedersiniz, İngilizce biliyor 
musunuz?”

Adam ‘evet’ anlamında başını salladı. “Birisini mi arıyorsunuz?” Soğuk 
ifadeli, asık suratlıydı.

“Sofia adındaki İngilizce öğretmenini arıyoruz,”

Bu defa bir ifade belirtisi olarak kaşını kaldırdı, düşünür gibi yaparak 
zaman kazandı, “Adının tamamını söyleyin?” dedi sonra 
memnuniyetsiz...

“Soyadını bilmiyorum, bir öğrencisiyle ilgili görüşecektik.”

Adam ikisini dikkatle süzdü, “Siz hangi ülkedensiniz?”

“Türküz.”

Memnuniyetsizliği aleniydi, “İlginç,” diyerek dudak büktükten
sonra “İki Türk, Sofia Paz’ı arıyor. Bu kadının sağlam pabuç olmadığını 
biliyordum zaten!”

İbrahim sitem ederek söylendi, “Harika! Bu ülkede ilk merhaba dediğimiz kişi
küstahlık mastırı yapmış birisi ve bütün Şilililer böyleyse biz hepten 
yandık!”

Atila yan gözle İbrahim’e baktı. Onun sağduyulu olduğunu biliyor olsa da 
öfkeyle gelecek bir kontrolsüzlük tanımadıkları ülkede başlarına iş 
açabilirdi. Neyse ki İbrahim’in dilindeki zehir yüzüne yansımamıştı ve 
sakin görünüyordu. “Nereli olursa olsun, tanımadığınız insanlar için böyle 
aşağılayıcı bir ifade takınmanızın sebebi nedir?” Ses tonundaki otorite 
hayranlık uyandıracak kadar etkiliydi ve daha çok ders veren bir 
öğretmenden farksızdı…

“Dürüst olacaksak…” dedi adam, “Ortadoğuluları sevmiyorum!”

İbrahim sakinliğini koruyordu, “Dürüstlük iyi elbette ancak ön yargı kötü!”

“Adım Fabian Ushina, felsefe derslerine giriyorum, ateistim ve savaşlardan 
nefret ediyorum. Farkında mısınız bilmem bütün kötülükler Ortadoğu’dan 
çıkıyor, dinler de…” İfadesi hâlâ buz kalıbı gibiydi.

“Felsefe, genelleme yapmaz,” diye itiraz etti İbrahim. “Sonuçları doğuran 
şartlardır!”

Atila, İbrahim’in konuyu uzatıyor olmasından rahatsız olmuştu. Biraz daha 
bekleseler Sofia’yı soracak onlarca kişi bulabilirlerdi.

Adının Fabian ve felsefe öğretmeni olduğunu söyleyen adamda mahcubiyet 
ifadesi oluşmasa da kısa süre durdu, bir elini şakağına götürüp kaşır gibi 
yaptı. Ardından çok bilen insanlara özgü bir ifade takındı. “Sofia Paz’ın 
son zamanlarda Türkiye’ye olan ilgisi dikkat çekiciydi. Dünyanın öbür 
ucundaki bir ülkeyle ne işi olabileceğini merak ediyordum.  
Allah bilir ya, orada darbe olunca kesin bu işte parmağı vardır diye 
düşünmedim değil. Allah Şili’yi bu kadından korusun,” dedikten sonra 
daha fazla muhatap olmak istemez görünerek hızlı adımlarla kapıya 
doğru yürüdü. İçeri girecekken aniden geri döndü; 
“Burada bekleyin birazdan gelir. Kolay tanırsınız, rastlayacağınız en güzel
kadındır o ama peri kızı kılığına girmiş cadı olduğunu sakın unutmayın.”

*************

Eğer iki metni çok dikkatli incelediyseniz ikincisinde mekân ve karakter tahlilleri birden derinleşti ve okuru ikna edecek seviyeye geldi. Okulu gözünüzde canlandırabildiniz, öğretmenin ise nasıl bir tip ve karakter olduğu konusunda belirsizliklerden kurtuldunuz. Yani sahnenin içine girdiniz… Umuyorum verdiğim örnekle betimleme ve karakter duygularının aktarılması konusunda yeterince fikir edindik…

[ EDİT: Bu notu, yazıyı paylaştıktan yaklaşık bir ay sonra ekliyorum. Sakin kafayla baştan sona okuyunca yukarıdaki metinde berbat, hatta 10 kitabı olan bir yazar için utanç verici bir hata yaptığımı fark ettim... Bilmiyorum sizler de fark ettiniz mi, adam ateist fakat ‘Allah bilir ya‘ ‘Allah Şili’yi bu kadından korusun‘ gibi laflar ediyor. Hemen şimdi burada değiştirebilirdim ama maalesef kitap bu haliyle başkıda… Yeni yazarlara ders olsun diye böylece bırakmanın faydalı olacağını düşündüm. Buradan yazmakla ilgili önemli bir ders daha çıkıyor; diyaloglar, karakterlerin olmalı, yazarın değil… Yazar, karakter gibi düşünerek diyalog oluşturmazsa işte böyle benim gibi rezil rüsva olur. Umarım genç yazar arkadaşlarıma güzel bir örnek oldu bu hatam… O zaman yazar, yazdıklarını araya bir süre koyup daha sonra sakin kafayla okumalı, öyle değil mi? Anlaştık.]

caps-CARK-1

Şimdi bir romanı düz anlatım tekdüzeliğinden çıkararak anlatılmak isteneni vurguyla daha iyi ifade edilmesini sağlayacak örneklemeye yani metafora gelelim. Parantez içinde belirteyim, ayrıca ‘teşbih‘ sanatından bahsetmeyeceğim, metaforla teşbih nüans olarak farklıdır ama aynı sonuca çıkar, merak eden sözlük anlamlarına bakar. Metafor, anlatılanı iyi bilinen bir örnekle vurgulamaktır. Bu alıntı Talaytaytan adlı romanımdan. Şöyle bir metin:

*************
Talaytay kadınla laf yarıştırılamayacağını öğrenmişti, hayranlığı biraz 
bundandı zaten. Haliyle onunla olduğu müddetçe sınırlarını kaldırmış, 
sinirlerini aldırmış gibi yaşayabiliyordu. “Tamam abartma, kör müydü 
adam?” diye sordu.
Tennure, oyunda hile yapmış, yakalanmış fakat itiraz ettiği takdirde 
düştüğü eziklikten kurtulacağını zanneden kumarbaz ifadesi takınarak 
yanıt verdi,“Uydurma, kör falan değildi, yalnızca görme bozukluğu vardı!”
*************

Bold yazı tekniğiyle kararttığım cümle metafordur. Bunu hiç eklemeyebilir, sadece Tennure’nin sarf ettiği cümleyle işi geçiştirebilirdik değil mi? Peki o zaman Tennure’nin açığı yakalandığı için düştüğü mahcubiyetten haberimiz olabilir miydi? Şunu önerebilirsiniz,

[Tennure, mahcubiyete düştüğünü belli ederek yanıt verdi, “Uydurma, 
kör falan değildi, yalnızca görme bozukluğu vardı!”]

Bu defa mahcubiyetin türünü, şeklini açıklayamıyoruz. Oysa örneğimizdeki metafor, Tennure’nin aslında gerçeği gizlediğini, kurnazlık yaptığını, karşısındakini kandıramayınca su yüzüne çıkmaya çalıştığını bir tek cümleyle açıklayıveriyor ve okur Tennure hakkındaki hükümlerini sağlamlaştırıyor.

Şimdi aynı kitabımdan birkaç metafor örneği daha:

*************
[Talaytay, önüne konan bir deste paraya kendini aptallaşmış 
hissederek bakarken, başına gelenin ne olduğunu anlayamamanın gerilimine 
kapıldı. Tepesine gemi çapası inmiş balıktı şimdi…]
[Tennure, “Ah bebeğim!” diyerek sağ kaşını kaldırdı… Yüz ifadesi, eski 
Türk filmlerindeki bedbaht kadının ‘o senin baban yavrum’ itirafına hazır 
olduğu anı yansıtıyordu…]
[Talaytay, sokağın köşesinde öğrenci olduğu belli, okul üniformalı bir kız 
gördü. Yanına usulca yaklaştı, “Bir şey soracağım,” dedi. Genç kız kibar 
davrandı, “Elbette.” Talaytay, “Tennure nerede?” diye sordu. “Tennure mi?” 
“Bilmiyor musun?” “Hayır!” “Aşağılık bir orospusun sen!” Genç kız belaya 
çattığını anlayarak cevap vermeden aceleyle yürüdü. “Hepiniz iğrenç 
fahişelersiniz, duydun mu?” diyerek kızı kolundan yakaladı. Kız, “Bırak 
beni manyak…” diye bağırdı. İşte dalgalarla boğuşan vapur tam burada su 
aldı. Emniyetli bir liman da kalmamıştı etrafta. Vapur, Lüleci Hendek 
Sokağı’nı titrete titrete, gürültüyle suya battı. Onu batıran dalgalar, 
önce yitirdiği aklıydı sonra sokak esnafının bir sapığa layık 
gördüğü dayaktı…]
*************

Roman da dâhil olmak bütün edebiyat eserlerindeki püf noktalarından birisi aynı paragrafta aynı kelimeyi birkaç defa kullanmamaktır. Bu nedenle yazdığınız bir paragrafı tekrar tekrar okumakta fayda var. Kuşkusuz zamanla kazanılacak pratiklik bu sorunu ortadan kaldıracaktır fakat genellikle ilk romanlarda en fazla karşılaşılan sorunlardan birisi bu oluyor. Örnek bu defa Kaderler Tableti adlı romanımdan… Bu paragrafı iki kere okuyun. Önce üstü çizgili bold kelimeleri çıkarmadan, sonra çıkararak…

*************
[Engin, Ayçiçek Kadın’a baktı endişeyle, kadın güçlükle soluk alıp 
veriyordu ve hırıltılarının şiddeti git gide azalıyordu. Etraf karanlık 
olsa kadının sesini uzaklaşan bir kara trenin sesi zannedecekti.Engin 
gözlerini kapattı istemsiz, kara trenin azalan sesi yavaşça kayboldu. 
Dağların arkasında yeni göller, yeni steplere yol alıyor olmalıydı! 
Engin önce hüzün duydu sonra annesi tarafından terk edilmiş kedi yavrusu 
gibi hissetti kendini. Sonra bir kadının ölüm anına tanık olmanın manevi 
yükü çöktü Engin’in üzerine. Çürümekte olan bir beden kokusuna dönüştü 
odayı saran ölüm kokusu. Keşiş kadının (‘ölünün’) nabzını kontrol etti,
sonra kadının (‘onun’) ayak bileklerine inen elbisesini dizine kadar 
çekti, artık morarmaya başlamış kadının ayaklarını birkaç defa masaj 
yapar gibi sıkıp bıraktı. Ardından elini kadının başının altına sokarak
arka boynunu tutarak (‘tutup’)bekledi birkaç saniye. Sonra ölünün 
elbisesini düzeltti ve örtüyle (‘çarşafla’) üzerini örttü. 
“Geçiş tamamlanamıyor, Büyük Kurtuluş Yasası’nı ihlal eden bir şeyler var 
Ayçiçek Kadın’ın ruhunda,” diyerek üzgün bir ifadeye büründü.]
*************

Gördüğünüz gibi ‘üstü çizgili bold‘ kelimeler çıkarıldığında paragraf içerik bakımında kayba uğramadığı gibi tekrar edip duran kelimelerin kulak tırmalayan rahatsızlığından da kurtulmuş oluyor.

Roman yazma tüyoları vermeye devam ediyorum. Hani kahramanlara ad veriyoruz ya, hele ki eserde gereğinden fazla kahraman varsa adların akılda tutulma olasılığı azalır, okur ‘bu kimdi’ diyerek ön sayfaları karıştırma derdine düşer. Ben o zaman şöyle bir yola başvuruyorum, kahramanın adına ekleyeceğim bir sıfatla dikkat çekmek…  Tabii işin içine sıfat girince bunu yazarın değil, roman kahramanlarından birisinin diğerine hitabı olarak ele almak ve böyle kullanmak daha doğru olur. Örneğin Talaytaytan adlı romanımda başkahraman Talaytay’ın bir mahalle arkadaşına taktığı lakap ‘Yastık Suratlı Ayı Nusret’ di. Ata Mezarlığı’nda yanağında yara izi olan bir yan karakter ‘kesik yanak’ olarak yer almıştır. Örnekleri çoğaltabilirim ama anlaşıldı herhalde, uzatmaya gerek yok.

Son bir tavsiye daha… Roman boyunca baş karakterin ağzından onun durumunu anlatan slogan bir cümle belirli aralıklarla kullanılırsa duygu etkisini katmerleştirir. Örneğin Çark adlı romanımda 15 yaşındaki Alanya adlı genç kız köyünden büyük şehre eğitim için gider fakat aklı köyünde ve ailesindedir. Yazar olarak ben, genç kızın özlem duygularını aktarırken ‘Ay kadar uzak’ cümlesini kalıp olarak ele alıp farklı biçimlerde roman boyu kullandım. Bu cümleyi seçmemin bir başka nedeni de genç kızın köyünün ‘Ay Vadisi’ olarak adlandırılan bir bölgede yer alıyor olmasındandı… Kullanımlarımdan birkaç tanesi aşağıda…

*************
[Annesini, kardeşlerini özledi, geceleri gizli gizli ağladı. 
Artık evi ay kadar uzaktaydı.]
[Annesi geldi gözlerinin önüne, tek sığınağı, tek güvendiği… Şimdi çok 
uzaklardaydı ve kızı Antofagasta’da öğrenim görüyor zannediyordu… 
Keşke zayıf kollarına sığınabilseydi, başını göğsüne dayayıp hüngür 
hüngür ağlayabilseydi. Tedirgindi ve annesi ay kadar uzaktaydı.]
[Bilmediği bu yerde kente inen ormana daldığında aklında tek düşünce vardı, 
ailesi ve kasabası…Eskiden ay kadar uzakta olduklarını düşünür hüzünlenirdi,
şimdi ne kadar uzaktaydılar bilmiyordu]
[Alanya, Atila’ya yaşadığı evi biraz uzaktan gösterdi. Annesi ve 
kardeşlerini çok özlemişti. Hem artık ay kadar uzakta değil kirpiği kadar 
yakınındaydılar ama ne fark ederdi ki, onlara görünmesi imkânsızdı, 
gözleri doldu.]
*************

Toparlarsak;

Önce betimlemelerin öneminden bahsettik. Okur olayın yahut konunun geçtiği mekânı, şehri, ormanı vs. gözünün önünde canlandırsın ki kendisini ortamın tam içinde hissetsin… Örneklerini bolca verdik yukarıda.

Ve duygu dedik… Karakterlerin hislerini aktarabilme becerisi yazarın olgunluğuyla paraleldir. Yoksa okur ‘Allah Allah, Ayşe şimdi neden böyle davrandı ki!” diye açmaza giriyorsa o roman muhtemelen duygusuzdur.  İyi yazar okura katili sevdirebilir, bir melekten ise nefret ettirebilir. Sadece ikna edici karakterler yaratmakla olur bu iş. Unutmayalım iyi roman okurun kendisini içinde bulduğu romandır bu da duygu sorunudur.

Duyguyu metaforla zenginleştirdik sonra. Hatırlayın, bir olayı bir çevreyi tarif ederken çok iyi bilinen bir örnekle kıyasladığımız zaman daha ikna edici olduk, öyle değil mi?

Paragraflarda tekrarlayan kelimelerin olmamasını tavsiye ettik bir de. Bunu önlemenin bir yolu var, eğer Word dosyasında çalışıyorsanız en çok tekrarlamanız muhtemel kelimeleri ve ekleri (bir, ben, ve, de-da, yine, dedi, diye, gibi, zira, kez, var, yok, ama, fakat, herşey, oldu, olmak…) aratın. Ne kadar sık kullandığınızı görüp hayret edeceksiniz ve üstelik o kelimelerden bazılarını çıkardığınızda cümlenin hiçbir şekilde anlam kaybetmediğini anlayacaksınız. Özellikle ‘bir, ben, de, da’ gereksiz kullanımı en fazla olan kelime ve eklerdir, buna dikkat edin. Cümlelerinize fazla yük bindirmeyin lütfen.

Yeni yazarların fazlaca tekrara düştüğü gereksiz kelimelerden birisi de ‘şey’. Eğer ifade edilen muğlak, müphem, anlaşılmaz bir duygu yahut varlıksa ‘şey’ kullanılabilir fakat bunun yanında belirgin, somut bir kavram için bu kelimeyi kullandığınızda cümlenizin edebi değeri düşer. Örnek verelim:

*************
[Yapabileceği tek şey vardı pencereden içeriye bakmak...] Bu cümle, 
[Yapabileceği tek hareket içeriye bakmaktı…] haline gelince daha anlamlı 
oldu değil mi? Veya, [Kadının endişeli gözleri hızla değişti. 
Hayret ifadesi gibi bir şey oturdu…] bu örnekte ise 'şey' yerine ‘duygu’ 
koymak her zaman işe yarar. [Ya da cehennem dedikleri şey yeryüzü 
yaşamının şerdeki yansımasıydı…] Bu örnekte ise ‘şey’ kelimesini kaldırın, 
anlamın değişmediğini göreceksiniz; fazlalık yani, gereksizlik.Şu örnekte 
ise, [Karar verdi; hiç bir şey düşünmeyecek ve bu yolun ulaştığı yere 
kadar sakin biçimde yürüyecekti…] ‘şey’ kelimesi uçsuz bucaksız, soyut 
kavramlar ifade ediyor olduğu için kullanılması sakıncasız ve uygun.
*************

Evet, epey detaylıca anlattığım bu konulara dikkat ediyorsanız, cümle kurma yeteneğiniz iyiyse ve son olarak konuyu giriş, gelişme ve sonuç olarak kurgulayabiliyorsanız iyi bir yazar olacaksınız demektir.

Kurguyla ilgili birkaç laf edip konuyu kapatalım. Evvela bunun bir matematiği yok, belirtmeliyim. Tamamen kabiliyet işi… Bazı yazarlar formül çıkarır, bu formüle göre taslak yapar ve o taslak üzerinden yazmaya başlar. Burada ana konu bellidir… Bende durum biraz farklı. Ben romana başlarken asla bir konu belirlemiyorum –belirleyemiyorum- Örneğin Çark adlı romanıma gördüğüm ve saatlerce etkisinden kurtulamadığım bir rüyamı yazarak başladım. [Rüyamda henüz çocuğum ve ülkede iç savaş çıkıyor, babam siyasi bir figür, kaçmak zorunda. Annem ve kızkardeşlerimle beraber kamyonete atlayıp kaçarlarken teröristlerin saldırısı sonucu diri diri yanıp ölüyorlar.  Ben son anda kamyonete binmediğimden hayatta kalıyorum. Eve geri girdiğimde içerisinin eskisi gibi olmadığını görüyorum. Sihirli bir ortam var. Üst kattan gelen bir müzik sesi, dışarının isine pusuna inat pencereden sızan güneş ışıkları filan, şaşırıyorum.  Üst kata çıkınca müzik eşliğinde dans eden kızkardeşlerimi görüyorum, halbuki az önce ölmüşlerdi.] İşte gördüğüm rüya bu, dolayısıyla malzeme de bu… Ne yaptım? Bu rüyayı yazdım fakat nasıl devam edeceğimi bilmiyorum. Sonra, hadi dedim evin kapısına delikanlının yaşıtı bir kız gelsin, o da bir şeylerden kaçıyor olsun. Kız geldi. Sonra bir de terörist sığındı eve. Garip bir üçlü çıktı ortaya. Bu esnada iç savaş bitti, askerler darbe yaptı…  İşte böyle böyle bir baktım ki 400 sayfalık roman olmuş. Şunu da belirtmeliyim son sayfalara kadar asla nasıl sonuçlandıracağımı bilmiyordum. Elbette roman ilerlerken gelişmelere göre başa dönüp ilaveler veya silmeler yaptığımı belirtmemde fayda var. Talaytaytan da ise, yüzyılın başında Londra İtfaiyesi’nin tatbikat yaptığı evde oyun oynayan yedi çocuğun yanarak ölmesine neden olduğunu okuduğum bir internet haberi konu başlangıcı oldu ve buradan yola çıkarak gelişti büyüdü… Diğer eserlerime gelince, onlar da benzer yolla yazıldı, daha çok rüyalarımdan yola çıktığımı söylersem abartı olmaz.

Umuyorum kurgu konusunda kendimden yola çıkarak fikir verebildim. Kuşkusuz daha pek çok usul ve tarz bulunabilir. Hatta her yazarın kendi şartlarınca usulleri vardır, kendinize bu konuda sınır koymayın.

Noktalama işaretleriyle, dilbilgisi kuralları konusunda kendinizi eğitmeniz konusuna girmeme gerek yok sanırım, bu yoksa zaten yazmaya hiç niyet etmeyin.

İyi yazmalar…

Mehmet Mollaosmanoğlu kitaplarına ulaşmak için:

http://www.kitapyurdu.com/yazar/mehmet-mollaosmanoglu/39503.html

PATAGONYA-1 : Dünyanın Dibindeki Şehir: PUNTA ARENAS

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 26 Mart 2017 by mehmetmollaosmanoglu

Macellan Boğazı, Ateş Toprakları ve Patagonya gibi coğrafik bölgeler sizi de masalsı ve gizemli duygulara iter mi bilmiyorum ama bendeki etkisi tam olarak böyledir. Hatta bu toprakların büyük bir kısmını içinde barındıran Şili de (Diğeri Arjantin) ülke olarak benzer duygular uyandırır üzerimde. Şili’ye bu üçüncü seyahatim, daha evvel Şili’nin kuzeyini yani Atacama Çölü’nü aşağıdan yukarıya kat etmiştim ve benim için doyulmaz bir deneyim olmuştu. Bu defa sırada ülkenin en güneyi yani Patagonya var…

Patagonya’ya Şili’den karayoluyla ulaşmak mümkün değil. Arada Patagonya’nın buz tarlalarıyla aşılmaz dağlar var. Havayolu veya deniz yoluyla ulaşacak niyet eden… İlla karayolu diyecekseniz o zaman rotanızı Arjantin’e kırmalısınız çünkü Patagonya’nın doğusu düz bir coğrafya ve karayolu ulaşımı var.

Başlangıç noktası Başkent Santiago olunca deniz yolu uzak ve meşakkatli, neyse ki havayolu ulaşımı son derece kolay… Bahtınız açıksa aşağıda muhteşem dağları, gölleri ve buzulları görerek uçuyorsunuz, dağlar yüksek olduğundan kuş gibi süzüldüğünüz hissi baskın, görüş net, doyumsuz bir uçuş. Hadi abartayım, sırf bu uçuş için bile Patagonya’ya gidilir…

_20170225_111222

Şili’nin Patagonya Bölgesi geçit vermez dağlar ve buzlarla kaplı

Başkent Santiago’dan, Punta Arenas’a uçuşum 3.5 saat sürdü.  Aynı ülke içinde epey bir mesafe, Antarktika ana kıtaya 1000 km. kalıyor neredeyse. Patagonya Bölgesi’ne aynı zamanda Şili Antarktikası da deniyor zaten. Tarih 20 Şubat, yani Güney Amerika’nın yazı, bizim 20 Ağustos’umuz gibi düşünmek doğru fikir verir. Yaz ama buz gibi, neyse ki güneş var, ısıtmasa da var… İki kazak bir montla ancak çıkılabiliyor dışarıya. Hani yukarıda söylemiştim, karayolu yok, arada buz tarlalarıyla, aşılmaz sarp dağlar var diye… Bulutsuz bir havada uçtuğumuz için bu doyumsuz manzara seyahatin bonusu oldu.

DSC_0149_1488907616168_1488908449723

Macellan Boğazı kenarındaki Punta Arenas Havalimanı’na iniş…

Punta Arenas Internetional Carlos Ibanez del Campo Havalimanı küçük ama şık bir terminal binasına sahip. Başkent Santiago’dan neredeyse saat başı karşılıklı uçuş gerçekleşiyor. Ayrıca bu havalimanından Arjantin Patagonyası’ndaki şehirlere ve şimdi İngiliz idaresinde olan Falkland Adaları’na da uluslararası uçuş var. Seyrek nüfuslu bir bölgeye bu kadar çok uçak inip kalkmasının nedeni turizm… Yazı dizimin ilerleyen bölümlerinde anlatacağım, Şili Patagonyası’nın iç bölümleri muhteşem bir göl ve dağ cenneti. Özellikle Torres del Paine adındaki sivri kuleli dağ çok popüler bir turistik destinasyon haline gelmiş ki benim de bölgede en çok görmeyi arzu ettiğim yerlerden birisi…

Punta Arenas…

Punta Arenas,  Macellan Boğazı kıyısında 120 bin nüfuslu bir kent. 180 km. daha aşağıdaki Arjantin’in Ushuaia’sıyla ‘dünyanın en güneyindeki kent’ unvanı için arada bir kapışıyorlar… Ushuaia daha aşağıda, bundan net ispat mı olur diyebilirsiniz, bana kalsa da öyle ama Punta Arenaslılar 120 binlik nüfuslarıyla metropol olduklarını 50 bin nüfuslu Ushuaia ile kıyaslanmanın abes olduğunu iddia ediyorlar. İşin aslı, biri Arjantin öbürü Şili olsa da halk, aynı halk, Patagonya Kızılderilileri ile denizci Portekizlilerin karışımı…

Punta Arenas kent merkezi…

Punta Arenas nasıl bir şehir diye soracaksanız tek kelimeyle soğuk diyeceğim ama bunu hava durumuyla ilişkilendirmeyin. Evvela insanları soğuk sonra şehrin mimarisi… İklimden midir nedir insanlar buz gibi, sıcak bir ilgi, kalpten bir gülüş yok, herkes robot gibi işini yapıyor. Kentin mimarisi de öyle, kar ve buz tutmasın diye teneke levhalarla kaplanmış dik çatılar mavi yeşil gibi renklerden seçilince üşüme duygusu gözden başlıyor haliyle. Şili’nin ünlü Patagonya dağları daha yukarıda (kuzeyde), Punta Arenas’ın olduğu yer düz, heyecansız bir coğrafya. Tek özelliği Macellan Boğazı’na bakıyor olması…

Punta Arenas…

Bölgenin kendine has bir yemek kültürü olmadığını belirtmeliyim. Mutfağı çok rastgele… Balık yemek istiyorsun mesela, sana işlenmiş somon öneriyorlar. Balık diyorum balık, şöyle kuyruğu, gözü, kafası, derisi olan büsbütün balık… Yok yeminle. Macellan Boğazı’nın kıyısındasın ve kabul edilen manada balık keyfi yapma şansı yok. Mükellef bir ızgara lüfer, uskumru kızartma ne bileyim işte. Gel de sinir olma. Gözünü seveyim İstanbul senin… Hayır, var da ben mi rast gelmedim diyeceğim, beş gün geçirdim bölgede, yok işte, yok. Hâlâ yanıldığımı umut ediyorum; bana denk gelmedi herhalde! Bu balık yeme işine kafaya felaket derecesinde taktım ki karakolluk dahi oldum, ama şimdi değil Patagonya maceramın devamında anlatacağım, sırası gelince…

Macellan Boğazı…

E, sebze de yok! Lama, kuzu, domuz türevinden etler var bolca ama ben et yemiyorum, çok çaresiz kalınca tavuk yiyebiliyorum, buradaki tavuklar da çok lezzetsiz, samanın et hali. Beş günde iki öğün tavuk yedim bundan sonra artık tavuk da yemem, bıktım, tiksindim… Velhasıl Patagonya mutfağı kocaman bir sıfır aldı benden. Burada bir not düşmeliyim; ‘king crab’ Macellan Boğacı’nın ünlü deniz ürünüdür, soğuk sulara has bu yengeç cinsinin denenebileceği lüks lokantalar var fakat ben et yemeyen hatta balığı dahi kırk yılda bir yiyebilen birisi olduğum için düşünmedim ama yolunuz düşerse Macellan Boğazı’na  gidip king crab yemedim demek olmaz, orasının raconu bu, hatırlatayım. Hakkını yemeyelim muhteşem dondurmaları var bakın. Hele likörle kaynatılmış kuş üzümünden bir dondurma yapıyorlar, ben hiçbir yerde böyle bir lezzet tatmadım. Bir de kendilerine has çikolatalarının hakkını vermek gerek. Bildik çikolatalara göre daha yumuşak ve pastamsı, değişik, fena değil.

Punta Arenas sahili…

Punta Arenas,  Macellan Boğazı’nın kıyısında ya, karşı kıyı Ateş Toprakları (Tierra del Fuego) ve orada Porvenir adında küçük bir kasaba var. Lİmandan kalkan gemilerle bu kasaba ziyaret edilebilir, çok bir özelliği var mı derseniz bence yok ama en azından Ateş Toprakları’na da ayak basmış olma fantezisi için denenebilir. Macellan Boğazı içindeki Magdelana Adası’na penguen turları düzenleniyor, şahsen niyet etmedim fakat denenebilir. Ayrıca Punta Arenas limanından buzlu fiyortlara ve balinaların bulunduğu bölgelere günlük turlar var.  Punta Arenas’da geçireceğim iki günün ardından gideceğim Puerto Natales adındaki kasabada böyle bir tura katılacağım çünkü orası Patagonya’nın daha içleri ve doğa biraz daha vahşi. Bu nedenle öyle bir tercihte bulundum. Belirteyim, kocaman Patagonya’da Şili’nin başka şehri yok, Bir Punta Arenas bir de 240 km daha yukarıdaki 20 bin nüfuslu Puerto Natales…

DSC_0159

Macellan Boğazı

Puerto Natales benim için daha fantastik çünkü burada Torres del Paine adındaki ünlü milli park var ve dağların koynunda, muhteşem Patagonya Gölleri kıyısında tam bir doğa şöleni bekliyor beni. Bu yüzden Punta Arenas’a iki gün, Puerto Natales’e üç gün ayırdım.

Punta Arenas’daki ikinci günüme yağmurla uyandım. Hava buz gibi de olsa bir gün önce güneşliydi.  İnce bir yağmur, montunu ve başlığını giydiğin takdirde ıslatmıyor belki ama ısıtmayan Patagonya güneşini tercih ederdim haliyle…

Punta Arenas’dan ne alınır? Öyle ya, dünyanın en ucuna gidip, aileye, eşe-dosta hediyelikler almamak olmaz. Bütün Latin Amerika şehirlerinde hatta kasaba ve köylerinde olduğu gibi burada da bir ‘Plaza de Armas’ var; kent merkezi yani… Tam ortasındaki Macellan Heykeli elbette şehrin simgesi… Plaza de Armasların özelliği kare şeklinde büyük bir park, bu parka bakan bir katedral veya kilise ile meydan/parkın etrafında alışveriş caddeleri…  Pek çok Latin Amerika ülkesi gezmiş birisi olarak bu standardın dışında bir şehirle karşılaşmadım. Cetvelle çizilmiş, karelerden oluşan, ızgara sistemi olarak adlandırılan bir şehir planına sahip Punta Arenas’ın merkezinde seyyar satıcılar var, şık kulübelerde yöresel ürünler satılıyor. Neler var derseniz, biraz hayalkırıklığı… Yöreye özgü olarak birkaç ahşap işlemeden başka bir şey yok, onlar da ilkokul öğrencisinin elinden çıkmış gibi. Bütün Latin Amerika ülkelerinde rastlanan And Başlıkları, lama yününden dokunmuş kaşkollar ve kazaklar ve tabii olmazsa olmaz magnetler… Bunların hepsini herhangi bir havalimanında dahi bulabilirim demek ki diğer Şili şehirlerinden toptancıların getirdiği ürünleri satıyorlar. Mutfağı gibi yöreye has hediyelikleri de olmadığını anlıyorum. Yemeklerden sonra bu ikinci hayal kırıklığım. Patagonya Halkı’nın soğuk ve ağır tabiatlı olduğu yönündeki gözlemlerime bir de çok fazla el becerileri olmadığını eklemiş oldum böylelikle.

DSC_0237

Punta Arenas

Punta Arenas’da sabah erken oluyor. Güneş sabahın beş buçuğunda doğuyor akşam ise 9.30 gibi batıyor. Tan yeri aydınlığı uzun sürdüğü için sabah 4’den akşam 10.30’a kadar da hava aydınlık. Akşam 6’da bütün işyerleri kapandığı için gündüz vakti bomboş /ölü bir şehirle karşılaşmak insanda tuhaf duygular uyandırıyor. Yaz olduğu için böyle. Kışın Haziran’da ise güneş sabah 9.00 da doğup 16.00 civarında ise batıyormuş.  Sonuç itibariyle Punta Arenas şehri, yaz aylarında 6 saate yakın karanlık, 18 saat aydınlık, kışın ise tersi, 16 saat karanlık… Alışık olmayana kutup bölgelerinde yaşamak zor şüphesiz…

Punta Arenas yüzyılın başında çok önemli bir liman konumundaymış fakat Panama Kanalı açıldıktan sonra önemini kaybetmiş.  Panama nere Patagonya nere demeyin, daha evvel Atlas Okyanusu’ndan Pasifik Okyanus’una geçecek gemiler için tek yol Punta Arenas’ın bulunduğu Macellan Boğazı’ymış. Yoksa daha aşağıda Antarktika’nın buzlu denizlerinden geçmek özellikle kış aylarında imkânsız olduğu için kuvvetli rüzgârları ve fırtınaları yüzünden geçilmesi zor olsa da tek çare olan Macellan Boğazı’nı kullanıyorlarmış. Belki o yıllarda bu boğaz mecburi istikamet olmasa Punta Arenas diye bir kent olmayacaktı, kim bilir… Sonrasında önemini yitiren kent özellikle askeri cunta dönemlerinde devlet memurları ve siyasi suçlular için sürgün yeri haline gelmiş. İlaveten bir de gidenler geri gelmesin diye serbest bölge ilan edilince kent kendini muhafaza etmeyi başarmış…

Yağmur ve soğuk Macellan Boğazı’ndaki ikinci günüme damgasını vurdu. Güya yaz, Güney Kutbu’nun Ağustos’u fakat Boğaz’dan esen dondurucu soğuk binlerce jilet olup insanın elini yüzünü çiziyor. Normal şartlarda böyle bir havada otelden bir saniye bile dışarı çıkmayacak olan ben sabahtan beri Punta Arenas sokaklarını arşınlıyorum. Buradaki son günüm, Punta Arenas’ı tamamlamalıyım. Sırada dünyaca ünlü mezarlığı var

Punta Arenas Mezarlığı

Punta Arenas Mezarlığı’nın ününü daha önce duymuştum. Büyük kelimesinin yetersiz kaldığı kale kapısı gibi muhteşem bir yapıdan içeriye girdiğimde ününün hakkını verdiğini peşinen anladım. Sara Braun Mezarlığı deniyor, Sara, 1800 lü yılların sonunda Şili’ye giden bir Rus ailenin kızı. Hükümet, göçmenleri bu uzak bölgeye gönderdiği için buraya yerleşmiş sonra zengin olmuş ve Patagonya’da o dönemde büyük yatırımlar yapmış güçlü bir kadın … Mezarlık arazisini de o bağışlamış.

Mezarlığın girişinde bizim türbeler misali görkemli aile mezarları var. Hepsi birer işçilik harikası… Orta kısımlarda ise daha mütevazı fakat bildik standart mezarlardan biraz daha fazla heykellerle, işçilikle donatılmış…  Mezarlığın dışı ise kat kat ve göz göz dizilmiş mezarlarla çevrili, her bir göz çekmece gibi. Tabutlar bu gözlerin içine konuyor ve alın biraz içeriden kapatıldıktan sonra en önde vitrin oluşturuluyor. Bu vitrine ise ölenin resimleri, sevdiği eşyalar, biblolar ve yapma çiçekler konuyor.

Mezarlığın bir bölümünde ise Yamana denen Patagonya yerlilerinden bir kahramanın heykeli ve mezarı var. Etrafında ise yüzlerce plakada temenniler, istekler ve teşekkür name türünden yazılar göze çarpıyor.  Biraz bizim türbe işi gibi geldi bana…

DSC_0263

Bu mezarlığı ünlü yapan her ne kadar görkemli mezarları olsa da asıl dikkat çekici kısmı peyzajı  Silindir biçiminde budanmış ağaçlar fantastik bir görüntü veriyor. Bu ağaçların budanmamışlarından şehir merkezinde çok var, kalın gövdeli, sık iğne yapraklı bildiğimiz ağaç türlerinden epey büyük ve farklı bir cins bu… Zannediyorum sadece Macellan Boğazı kıyısında yetişiyor çünkü Patagonya’nın diğer bölgelerinde rastlamadım.

DSC_0262_1487732105541

Mezarlığı gezmek neredeyse bir saatimi aldı, insan oyalanacak pek çok şey buluyor burada. Mezarlıkta değil müzede gibi… Çıkışta görevli kadın yaklaştı yanıma ve İspanyolca bir şeyler sordu, anlamadığımı ifade edince milliyetimi merak etti. Türk olduğumu söylememle kadının yüz ifadesi değişti ve kapıya yakın duran diğer erkek görevliye seslendi. Bu arada telefonundaki çevirisi programı aracılığıyla mezarlıkla ilgili bilgiler aktarmaya başladı. Mezarlık 120 yıllıkmış fakat arazi içindeki bazı ağaçların 600 yıllık olduğunu söyledi, şaşırdım. Soğuk iklime ait bu ağaçların ömrü çok uzun oluyormuş. Erkek görevli de gelince başladılar Türk Dizileri hakkında soru sormaya. İkisi de sıkı birer Türk dizisi fanatiğiymiş meğer. Önce Onur’dan bahsettiler, Şili’de ve Peru’da Onur mevzusu o kadar çok geçti ki, artık onun Bin bir Gece’deki Halit Ergenç olduğunu öğrendim. Başka dizi yıldızlarından bahsettiler fakat benim dizi kültürüm kısıtlı, aklımda kalmadı. Yalnızca ‘Kaçak’ adında bir diziyi yayınlayan Şili kanalı yarım bırakmış, bunların canı sıkkın hatta sosyal medyada dizi tamamlansın diye kampanya başlatmışlar. Bu konu ilgimi çekince unutmadım, Türkiye’ye dönünce sordum öğrendim ki dizi Türkiye’de tutmayınca apar topar yayından kaldırılmış, Şililer kendi kanallarının yarım bıraktığını zannediyor. İşte böyle mezarlıktan, Türk Dizilerinden filan yarım saatten fazla ayaküstü konuşmuşuz. Onlar İspanyolca ben İngilizce, hiç anlaşamadığımız zaman da cep telefonu… İnsan istesin yeter ki, kalpten sevgi ve hoşgörü aktı mı anlaşmak için engel kalmıyor.

Artık akşam oldu, mesai saati olarak tabii, yoksa havanın kararmasına daha 3-4 saat var. Ben otele doğru giderken mutluyum, dünyanın en dibinde Türkleri seven insanlar olması keyif veriyor tabii. Yarın sabah otobüsle yola çıkacağım, 240 km daha yukarıdaki Puerto Natales adlı kasabaya yolculuğum Zaten koca Patagonya’da Şili’nin başka yerleşim yeri yok.

PATAGONYA 2: Şu linkte:

https://wordpress.com/post/mehmetmollaosmanoglu.com/2284

Güney Amerika ülkelerine gidecekler aşağıdaki linkten  yazımı okuyabilir, işe yarayacak pek çok bilgi toparladım:

https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/04/28/guney-amerika-rehberi/

BOLİVYA-2: TİWANAKU

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , on 25 Mart 2017 by mehmetmollaosmanoglu

Zecharia Sitchin, Tiwanaku için, “Hiçbir yere gideceği yokken süslenip püslenmiş gibidir,” der. Ben de diyorum ki, “Süslenin püslenin ve Mezopotamya’nın mahsun gelini Tiwanaku’yu ziyaret gidin…” Neden bunu söylediğimi yazının bütünün okuduktan sonra anlayacaksınız.

Copacabana’dan Tiwanaku’ya doğru yola çıkıncaya kadar görmeden ölmekten korktuğum toprakların kokusu burnuma gelmeye başlamıştı. Aslında Copacabana kuş uçuşu Tiwanaku’ya çok yakın fakat arada Titicaca Gölü ile Peru toprakları olunca kulağı tersten tutup başkent La Paz tarafından dolanmak gerekiyor. Sakıncası yok, benim için İnka enerjisi her yerde ve buram buram hissediyorum.

20150503_091353

Copacabana’dan Lapaz’agiderke Titicaca Gölü

IMG_7004

Tiquina Boğazı

Copacabana’nın sırtını dayadığı çok yüksek olmayan Manco Kapac Dağı eteklerinden Titicaca Gölü manzarası eşliğinde önce Doğu istikamete gidiyoruz. Titicaca Gölü’nün Bolivya’ya doğru yaptığı epey büyük bir körfez var ve bu körfez, en dar yeri 85 metre olan bir boğazla ayrılmış.  Tiquina Boğazı burası. İki yakası Tiquina Kasabası olan bu boğazı salla geçiyoruz ve Kuzey’e kıvrılıyoruz. Dağlar tepeler bitti, artık dümdüz bir plato. Sağ tarafta Titicaca Gölü’nün dingin mavisi… Yaklaşık yarım saat süren bir yolculuğun ardından göl de bitiyor sarı platoyla başbaşa kalıyoruz… La Paz’a girmeden kenar mahallelerinden bu kez Batı’ya kıvrılıyoruz. Kenar mahalleler ilginç, şaşırtıcı hatta şok edici… Ne tarafa bakacağını bilemediğimiz görüntüler. Kolonlu ve tuğlalı 2-3 katlı apartmanımsı evler,  vızır vızır 3 tekerlekli moto-taksiler, yerel kıyafetli ve melon şapkalı kadınlar, esmer birbirine benzeyen siyah takım elbiseli erkekler… Puno ve Copacabana’dan farklı ne var demeyin,  Uzaydan güneş sistemine giren bir varlık için dünyanın gitgide büyümesi ve ayrıntıların an be an daha belirginleşmesi gibi bir şey…   Puno etnikti, Copacabana daha etnikti ama La Paz’ın kenar mahalleri artık zirve…

IMG_7062

La Paz’ın kenar mahallerinde okul çıkışı

La Paz ‘barrio’ larından (barrio=kenar mahalle/varoş) Tiwanaku 45 dakika sürüyor. Bu antik kasaba La Paz-Peru karayolunun Peru’ya yakın bir bölgesinde yer alıyor… Titicaca Gölü’ne 15 km. Çok eskiden gölün Tiwanaku’ya kadar çıktığı ve kasabanın o zaman göl kıyısında olduğunu söylüyor tarihçiler. Ki mantıklı… And Dağları platolarında tepelerin arasından bir kanal gibi göle uzanan düzlüğün ortalarında kurulmuş. Şüphesiz bu doğal kanal bir zamanlar Titicaca’nın kollarından birisiydi, görünce mantık bunu kabul ediyor. Küçük ve eski kasabanın etrafındaki kalıntılar da zaten eskiden nasıl önemli bir kent olduğunun ispatı.

Akapana’nın üzerinden Tiwanaku Kasabası.

Görkemli tarih geçmişini ayrı tutmak kaydıyla benim Tiwanaku’yla asıl gönül bağım AKAPANA adındaki bir kalıntıyla ilgili. Akapana, kasabanın hemen güneyinde bir tepenin altında saklanmış muazzam büyüklükte bir ‘zigurat’ yani kesik piramit… Üzeri toprakla kaplanıp tepe haline getirilmemiş olsa günümüzde ayakta kalan tek zigurat özelliği taşıyacak fakat sebebi meçhul, hatta özellikle mi kaplanmış yoksa doğal sonuç mu bilinmez bir şekilde gizlenmiş. Üzerindeki toprak yer yer kazılarak taş duvarlara ulaşılmış olsa da devam ettirilmemiş. Ben Akapana’yı ‘Ata Mezarlığı’ adlı romanımın kurgusuna dahil ederek bölgenin tufandan sonraki efsanelerini konu edinmiştim. Gönül bağım buradan… Üstelik Akapana etrafında gelişen olayları ve Tiwanaku’yu upuzun bir roman boyu işlerken bu topraklara henüz ayak basmamıştım.

Yol arkadaşım Murat Satı’yla Tiwanaku girişinde…

İşte Tiwanaku’ya böyle bir tomar ön bilgiyle yahut hafızayla, ne derseniz artık, öyle geldim. Akapana düşündüğüm gibiydi, çarşafın içine gizlenmiş kadın gibi… Tepesine çıkıp dolaşmaktan ve kazı yapılan yerlerdeki blok taşlara dokunmaktan başka yapılabilecek bir şey yok. Bir de Tiwanaku düzlüğü üzerinde suni de olsa tepe oluşturduğu için seyir terası kabilinden çevreyi kuşbakışı izleyebiliyoruz. Böyle önemli bir yapının gizlenmeye devam etmesinin arkasında ne tür sebepler olabileceğini bilmiyorum fakat muhtemelen küresel otoriteye kapılarını açmayan nadir ülkelerden olan Bolivya Hükümeti’nin tasarrufu olduğunu düşünüyorum.

20150503_121443

Altında devasa bir zigurat olan Akapana

Akapa’nın hemen yanındaki ‘Kalasasaya’ adında Unesco Dünya Mirası’nın en önemli kalıntılarından birisi mevcut. 120×130 metre ebadında, kesme taş duvarla çevrilmiş bir höyük burası. Duvarlardaki insan başı şeklinde oyulmuş taşlar ilginç… İçeride pek çok taş heykel var. Fakat en önemli köşesi, kuzey kenarın ortasında yer alan ve ‘Güneş Kapısı’ olarak adlandırılan 3×4 m. ebadında yekpare taş kemer. Kemerin alın kısmı İnkaların kutsal tanrıları Viracocha’ya adanmış gizemli bir yazıtla kaplı. Bu oyma şeklindeki yazıların astronomik özellik taşıdığına inanılsa da henüz gerçek anlamda deşifresi yapılamamış.

Güneş Kapısı…

Kalasasaya’dan kasabaya doğru yürüdüğümüzde karşılıklı iki müze çıkıyor karşımıza. Seramik Müzesi (Museo Ceramico)  ve Site Müzesi (Museo del Sitio)… Zaten her taraf Açıkhava müzesi… Biz yine de daha büyük olan del Sitio’ya giriyoruz. Daha önce Peru’da örneklerinden bolca gördüğümüz insan ve bazı insanımsı varlıkların kuru kafaları var. Ayrıca yörede eski zamanlarda kullanılmış ilkel aletler sergileniyor. Müzelere ve kafataslarına Peru’da doyduğumuz için öylesine bir göz atıp çıkıyoruz.

20150503_135113

Tiwanaku Kilisesi

Kasabanın kuzeyinde ‘Puma Punku’ adında yüzlerce taş bloğun ve heykelin dağınık bir şekilde bulunduğu eski bir tapınak kalıntısı da görülecek başlıca noktalardan. Eski kasabanın Puma Punku ile Kalasasaya arasında olduğu düşünülüyormuş çünkü bu alanda çok fazla kalıntı var. Şimdiki Tiwanaku 1km. daha doğuda…

Kalasasaya…

Tiwanaku küçük bir kasaba.  Bütün Latin Amerika yerleşimlerinde olduğu gibi merkezde Plaza de Armas ile koloniyel dönem kilisesi mevcut. Meydanın sağına soluna serpiştirilmiş heykeller, meydanı çevreleyen üç basamaklı taş kaldırımların üzerinde tezgâh açmış elişi ürünler satan yerel giysili kadınlar, tarihi eser kalıntılarından alınmış taşlardan yapılma duvarlar, hepsi doğal bir zaman makinası olarak göze çarpıyor, ilgi duymakla hüzün duymak arasında bir sürü etki veriyor. Kasabadaki en görkemli yapı olan kilise ise etraftaki antik kalıntıların taşlarından yapıldığı için insanda biraz kargaşa yarattığını söylemek mümkün.  Kim bilir kaç antik yapının ruhunu taşıyor!

IMG_7132

Kalasasaya duvarları ve yerli kadınlar…

Gelelim şimdi girişte yazdığım ‘Mezopotamya’nın mahsun gelini Tiwanaku’ tabirine… Gerçekten burada olan her şeyin Mezopatamya ile bir bağlantısı var. Bunu ben söylemiyorum, ünlü Sümerolog Zecharia Sitchin iddia ediyor, ben de katılıyorum. Bir kere zigurat bir Sümer tapınağı… Tiwanaku’nun Baştanrısı Viracocha, tıpkı Hitit Tanrısı Teşup yahut Babil Tanrısı Adad gibi elinde yaba/ çatal şimşek/ şamdan gibi adlar verilmiş bir simge tutuyor. Bu simgenin Peru-Paracas’ta denize bakan tepenin birisinin yamacına işlendiğini önceki yazılarımdan hatırlayın. Hititlerdeki pek çok motifin aynısı bu bölgenin yerlileri olan Aymara ve Quechualar’da da var. Dünyada tarla sürme tekniği denen yazı sitilini yeryüzü halkları içinde bir buradaki yerliler kullanmış bir de Anadolu’nun en eski halkı olan Kassiteler…  Ve en önemli iddia Sitchin’den; Mezopotamya’da bronz çağını başlatan bakır ve kalay madenleri buradan taşınmış… Nasıl ve neden demeyin, dünyanın geçmişindeki sırları resmi tarih içerisinde bulamazsınız fakat bu bölgede dolaşırken ikide bir karşılaşıp durduğunuz insanımsı varlıkların kafatasları, geçmişin tanrılarının bir şekilde dünyadaki mesafeleri teknolojileriyle kısalttığını düşündürüyor. Hele bir de Nasca yakınlarındaki dağların tepelerin  tıraşlanarak yapılmış pistleri görünce inançlarınızı ve tarih bilginizi yeniden gözden geçirme zamanı geldiğini anlıyorsunuz.

IMG_7188

Tiwanaku Meydanı

Tiwanaku 4000 rakımda. Dolayısıyla oksijen az. Epey dolaştığımız için yorgunuz ki bu oksijen azlığında hızlı hareket etmemiz imkânsız zaten. Aslında burada bir iki gün kalınmalı ve yavaş yavaş dolaşıp sindirilmeli. Biz La Paz’a gideceğiz o yüzden 2-3 saat ayırdığımız Tiwanaku’ya doymadan ayrılıyoruz. Bu sürenin yetmediğini söylemeliyim, kesinlikle daha sonra bir kere daha Tiwanaku’ya gelmeli ve en az bir gece kalmalı diye düşünerek veda ediyorum. Bu kadim havayla ve binlerce yıllık medeniyetlerin ruhuyla başka türlü bütünleşemem.

Güney Amerika ülkelerine gidecekler aşağıdaki linkten bu yazımı okuyabilir, işe yarayacak pek çok bilgi toparladım:

https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/04/28/guney-amerika-rehberi/

20150503_120659

Akapana’nın üzerinde, arkada Kalasasaya…

BOLİVYA-1 Copacabana

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , on 06 Ocak 2017 by mehmetmollaosmanoglu

Peşinen söyleyeyim, Peru ve Bolivya bir başka gezegen gibi, keşfetmeye ömrünüzün yarısı anca yeter, doymaya ise ömrünüz yetmez. Peru’dan sonra Bolivya da emsalsiz bir ülke… Evet, Peru’ya benziyor ama Peru’ya ait ne varsa bu ülkede daha yoğun daha kesif. Burada insanı ele geçiren bir ruh var, ister İnka Ruhu deyin, ister And Ruhu, ister Atacama Ruhu, kesinlikle huzur verici, dingin, sade ve iddiasız. ‘Ruhen hafiflemek’ tabirinin ne anlam içerdiğini ancak burada anlayabilirsiniz.

Son Peru kenti Puno’dan Bolivya’nın ilk şehri Copacabana’ya giderken: Titicaca Gölü.

 

Evet, on güne yakın süren Peru seyahatimizin ardından Bolivya’dayız…

 

Yolculuğumuzun bu aşamasına kadar geçen sürede, özel araçla Lima’dan yola çıkarak güneye doğru önce Atacama Çölü’nü kat ettik, sonra da doğuya yönelip And Dağları’nın bir kısmını… Güzergâhımız şöyleydi; Lima, Chinca Alta, Paracas, Nasca, Arequipa, Cusco, Ollantaytambo, Macchu Pichu ve Puno.

Peru’nun sonu, biraz ileride Kasani Sınır Kapısı’ndan Bolivya’ya gireceğiz…

Bolivya’ya doğru, Puno’dan sonra yaklaşık 1 saati bulan yolculuğumuz kıyı boyu sürdü. Kinoa tarlaları ve Titicaca mavisi eşliğinde tek şeritli asfalt yolun dingin-asude manzarasının terapi gibi geldiğini söylememe gerek yok. Karayoluyla yapılacak en güzel yolculuklar diye bir sıralama yapılsa ilk beşe girer, o kadar eminim.

Kasani Sınır Kapısı:Bolivya

Bolivya’ya Titicaca Gölü kıyısındaki Kasani Sınır Kapısı’ndan karayoluyla girdik. Bolivya plakalı başka bir özel araçla devam edeceğiz. Kolay ve zahmetsiz bir gümrük geçişi oldu. Bölge insanı genellikle güler yüzlü ve yardımsever olduğu için dolayısıyla görevliler de öyle. Bolivya’nın Titicaca Gölü kıyısındaki kenti Copacabana, bu sınır kapısından sonra 8 kilometre ileride.  Yaklaşık 10 bin kişinin yaşadığı Copacabana, Bolivya’nın tek sahil kenti özelliğini taşıyor, tabii bu sıfatı dünyanın en büyük göllerinden Titicaca kıyısında olma sebebiyle almış yoksa Bolivya’nın her hangi bir denize yahut okyanusa kıyısı yok. Bu nedenle Copacabana görünüş itibariyle de bir turizm şehri havasında. Sahil boyu oteller, pansiyonlar, lokantalar ve tekneler, yatlar rengârenk, ışıl ışıl…

Copacabana; biraz bakımsız ama doğal güzelliği başka…

Sahilin bu bildik görüntüsü kentin caddelerine girince kayboluyor. Peru’nun kırsal kesim şehirlerindeki etnik yapı burada da karşımıza çıkıveriyor hemen. Yerel giysili kadınlar, işçiliği kötü apartmanlar, yol boyu sıralanmış tezgahlarda yerel yiyecek satan işportacılar… Tıpkı geldiğimiz Peru kenti Puno gibi ‘salaşlığın yakıştığı’ bir şehir burası da. Samimi, doğal. Şehre ayak uydurmak için çok fazla zorlanmanıza gerek yok. Üstelik her köşe başında ilgi çeken bir görüntüyle karşılaşmak mümkün…

Güneş Adası’na giderken, arkada görünen Ay Adası…

Copacabana’yı özel kılan pek çok unsur sıralanabilir fakat en önemlisini anlatayım şimdi. Epey büyük olan ve üzerinde köyler, kasabalar bulunan Isla del Sol (Güneş Adası) daha küçük, Isla del Luna (Ay Adası)… İkisi de Copabana açıklarında yan yana duruyor ve İnkaların kutsal toprakları sayılıyor. Tufandan sonra İnka Tanrısı Viracocha’nın Güneş Adası’na inerek halkını yeniden toparladığına inanılıyor. Bu adalarda ta İnkalardan beri süregelen teraslama yöntemiyle yapılmış tarım uygulamaları halen devam ettiği için zamanda binlerce yıl öncesine gittiğinizi düşünmek abartı olmaz. Zaten Peru’nun And kırsallarına hakim olan yerel ve etnik yapı, asfalt yollar ve otomobillerle bir nebze olsa kırılıyorken Güneş Adası’nda otomobil ve asfalt yol olmadığı için tamamen yüz yıl geriye gittiğinizi kabul edebilirsiniz. Arazisi sarp ve engebeli olan adada ulaşımı sağlamak için eşekler kullanılıyor, bu yüzden adanın iskelesine yanaşan teknelerden çıkacak insanları bekleyen eşeklerle karşılaşıyorsunuz ilk tecrübe kabilinden. Müthiş bir deneyim.

Güneş Adası’nın iskelesi…

Isla del Sol’da yediğimiz öğlen yemeği için kelime bulmakta zorlanıyorum. Yamaçta, göl manzaralı, ada yerlisi bir ailenin oturduğu evin önü burası. Bildik lokantalardan değil yani, aileye misafir gitmiş gibisiniz. Etrafta oyun oynayan küçük çocuklar, kümes hayvanları ve sebze ekilmiş teraslar var. Ben hayatımda bu kadar iri taneli baklayı ilk defa burada gördüm. Titicaca Gölü’nün küçük balıklarından yedik, bizim hamsi görünümünde ama aynı lezzeti beklememek gerek tabi. Balıkla beraber gelen haşlanmış sebze tabağı için ise mucize gibi demek mümkün. İri taneli baklalar, yine iri taneli ve fildişi rengindeki mısırlarıyla o yöreye ait pembemsi patatesler muhteşem, vejetaryen değilseniz dahi ete tercih edebileceğiniz kadar lezzetliler. Başlangıçta içtiğimiz kinoalı ve sebzeli çorbanın da çok lezzetli olduğunu atlamayalım.

Güneş Adası’nda yemek yediğimiz ev-lokanta…

Titicaca’yla ilgili olarak son adımda adının kökeninden bahsetmek istiyorum, epey ilginç çünkü. Titi kelimesi yöredeki en çok kullanılan etnik dillerden Aymara Dili’nde jaguar (büyük kedi) anlamına geliyor. Caca (kaka okunur) ise kaya… Fakat  yine yöredeki en etkin dillerden Keçhua Dili’nde titi aynı zamana ‘kalay’ anlamına da geldiği için gölün adı hem Kalay Kayası hem de Jaguar Kayası diye tercüme edilebilir. İşte tam burada ilginç bir ayrıntı devreye giriyor. İnka inanışlarına göre tanrıları Viracocha’nın tezahürlerinden birisi Jaguardır ki bu hayvan yerel halk için kutsal sayılır. Jaguarın sadece G. Amerika’da yaşayan bir leopar cinsi olduğunu hatırlatmalıyım. Viracocha kim derseniz, Eski Sümer metinlerindeki Tanrı Addad, Hititlerdeki Tanrı Teşup… Bunun sağlam bir gerekçesi var, çünkü her üç tanrı da günümüze ulaşan eserlerde elinde yaba tutan bir erkek biçiminde tasvir edilmiş, üstelik pe birbirinden habersiz kültürler tarafından… Titicaca Gölü’ne yaklaşık 750 km. mesafede, Peru’nun Paracas sahilinde de yamaca işlenmiş devasa bir yaba figürü de gizem araştırmacılarının ilgisini çekmeye devam ediyor. Şimdi bu yaba figüründen yola çıkınca tuhaf bir Sümer-Hitit-İnka bağlantısına ulaşmak mümkün. Sümer metinleriyle, Tevrat’taki Eyüp kitabı ise kıymetli madenlerin çıkarıldığı bir kalay diyarından bahseder. Bu konuyu bir adım öte götüren Zecharia Sitchin ise Titicaca Gölü’nün geçmişte yaşamış gelişmiş bir medeniyet tarafından çıkarılmış maden ocaklarının yatağı olduğunu iddia eder. Titicaca’nın yerel adını öğrenmiştik, bu durumda yukarıda bahsettiğim bütün bağlantılar ve iddialar çok ters durmuyor değil mi? İşte Titicaca Gölü’nü görmek, havasını solumak, göldeki balıklardan yemek için muhteşem bir sebep size…

Güneş Adası’nın haşlanmış sebzeleri çok lezzetli…

Gelelim yeniden Copacabana şehrine…

 

Şehir merkezine akşam girebilme fırsatı bulduk. Ben gece de yaşayan şehirleri severim, cıvıl cıvıl, ışıl ışıl bir meydan ve bu meydana açılan kalabalık sokaklar, seyyar satıcılar, müzik sesleri… Çok büyük olmasa da bir turizm kenti olmasından kaynaklanan doğal sonuç diyeceğim ama çok fazla turist görünmüyor etrafta, Bolivya’nın kendi yerel halkı… Sokaklarda rengârenk yerel giysili kadınlar, siyah takım elbiseli erkekler, hepsi çok şık… Pek çok erkek fazla içmiş, sarhoş, karsının kolunda yalpalıyor, bir iki tane içkiden yüzü gözü kaymış yerli kadın da görünüyor, her şey çok eğlenceli. Karnaval gibi. Zannediyorum hafta sonu olması bu görüntüyü ortaya çıkarıyor. Bir yerde düğün var mesela, bir başka açık eğlence alanında nişan türünden bir etkinlik… Diyorum ya mutluluk yayılıyor her yerden, biz de mutluluğun resimlerini çekiyoruz bol bol

Cobacabana Sokaklarından iki görüntü, biri gündüz öbürü gece. Kadınlar sarhoş  🙂

Sonuç itibariyle Copacabana insana keyif ve huzur veren bir şehir. İnsanlar fakir ama mutlu ve güler yüzlü. Sokaklar bakımsız, pejmürde ama pis değil. Yapılar kötü işçinin elinden çıkmış belli, özensiz ama farklı mimarileriyle de ilgi çekici bir yandan…

 

O gece Titicaca Gölü’ne bakan küçük ama odaları birer kral dairesi kadar geniş ve şık döşenmiş otelimizde geceledik. Ertesi gün Tiwanaku ve başkent LaPaz’a karayoluyla devam edeceğiz. Biz Copacabana’yı çok sevdik. Titicaca’yı da ta Puno’dan beri çok seviyorduk zaten. Ruhunu beslemeyi bilenler ve buna önem verenler için buraya benzeyen daha iyi bir coğrafya yok, bana inanın.

 

Hep söylerim; buz gibi soğuk havası, aynı tornadan çıkmış benzer şehirleri, robot kadar donuk insanları, bir de geleni vizeyle-gümrükle filan aşağılayıp duran Avrupa’ya gitmeyi seyahat zannetmeyin.Hakiki bir yolculuksa niyetiniz sadece birkaç saat daha fazla uçacaksınız… Viva Bolivia.

Copacabana…

Güney Amerika ülkelerine gidecekler bu yazımı okuyabilir, işe yarayacak pek çok bilgi toparladım:

https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/04/28/guney-amerika-rehberi/

M. Mollaosmanoğlu Kitaplarından alıntılar, aforizmalar ve tweetler-3

Posted in aforizmalar, Uncategorized with tags , , , , , on 21 Aralık 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Akıllı telefonla mesaj yazmak gibidir hayatımız, ‘Melis başardı’ yazdığını zannederken ‘Melis kaşardı’ olarak gider mesela karşı tarafa…

Pazartesiler olmasaydı Cumartesiler bu kadar keyifli olmazdı. Sevin şimdi Pazartesi’yi…

Yeryüzündeki her faaliyet gökyüzünün idrak edemediğimiz bir bölümünde işlenip kayda alınır. İşte o KAYITÇILAR amel defterlerini işlerken bazen bilerek veya bilmeyerek müdahalede bulunup insanın o andaki şartlarını ani biçimde değiştiriverir fakat insan bunu anlamaz. Hani suya düşen böceği alıp bir yaprağın üzerine bırakırsın, ya da tam tersi öfkelenirsin üzerine basar öldürürsün, öyle bir durum… Şans ya da şansızlık senin idrakinin ötesinden yapılan müdahalelerden başka bir şey değildir. (A.Urumgalatlı’nın Amel Defteri)

 

‘Ölüseviciyiz’ toptan… Birisi ölünce anlayabiliyoruz kıymetini.

Baltalar varken ağaçlar her zaman ayakta ölmüyor…

Ezilmişlik duygusu, eğitimsizlik ve galeyan. Bu ‘üçü birarada’ çoğaldıysa düşünmek, sorgulamak ve korkmak lazım. Vebali de siyasetçilerindir.

Düş kuruyoruz, düşünmüyoruz, bütün problem bu.

Yeryüzü cehenneminde yaşarken başka bir cehennemden korkmak… Hayat böyle bir şey işte.

Ortadoğulu, bir batılıya, “Siz bizi sömürdüğünüz için bu haldeyiz,” demiş… Batılı, “Hayır siz bu halde olduğunuz için sömürülüyorsunuz” diye cevap vermiş…

Güzel günler biriktirmiştik kötü günlerde kullanalım diye, uzun sürdü bitti.

An gelir bir bardak çay meftun eder, an gelir bir kazan aş merhum eder.

Yasalarla değil eğitimle sağlanan bir düzene layıktır insanoğlu fakat bunu başarmış çok az ülke var.

“Kaderleri kim yazar Ariston?” “Kaderleri bilmem ama kısmetleri bizzat insanoğlu kendi yazar Abdurrahim.”

Biraz evrensel bakacaksak eğer, insanın yanlış yerde, yanlış insanlar içinde doğmuş, büyümüş ve yaşıyor olması da bir nevi cehennemdir.

Şekle şemale değil, kalplere bakmayı öğrendiğimizde insan olacağız…

Çocuklarınız küçükken onlara ne anlattığınıza dikkat edin, unutmuyorlar ve büyüdüklerinde sizi fena vuruyorlar çünkü…

Hâlâ kırbaçlanan insanları, ipte salandırılan suçluları, toprağa gömülüp recm edilen kadınları merakla, ilgiyle seyredilebilen halklar var.İnsan, bir başka insanın infazını neden izlemek ister? Bundan neden keyif alır?Görüntüsü insan, davranış biçimi sürü olan toplumları ortaya çıkaran, besleyen, ruhsuz, sorgusuz, acımasız güruhlara döndüren o ‘şey’ ne?

Anlamını bulduğun kadardır yaşam. Ya yer içer çiftleşirsin, ya okur düşünür sorgularsın…

Trafik ışıklarında en önde duran ‘odun’ gerçeği var bir de…

Tam, ‘Yahudi mallarını boykot için önce ellerindeki bilgisayarı kapatmaları gerektiğini anlayabildiler’ diyorum birileri daha pırtlıyor.

Kasabalar küçüktür ama farkındalığı büyüktür. Bu sabah burada ne çok selâ okundu ve bu akşam ne çok havai fişek atılıyor. Garip bir gün!

Yağlı kellepaçalar, işkembeler ölüm oranını artırır, yollar kazalarla kan gölüne döner ve biz sadece hayvanlar kurban oluyor zannederiz…

“Aşk-meşk biter geder, alışkanlık olur,” dedi Hasan Emmi, “Alışkanlık beterdir, 20 gadar daire düşdü mütahhitden aha da şu gecekonduyu terk edip gidemeyom.”

Kalburüstü deniyor. Kalburüstünde kalanların hormonlu, GDO lu olduğu devirdeyiz. Saf ürünler küçük ama hakiki, kalburun altına geçen onlar

Bazı insanlar var, bir siyasi parti, dernek vs. altında bir şekilde kimlik bulmuş… Alın üzerindeki siyasi kılıfı, kocaman bir tın…

Özgüven eksikliği insanı ‘militarist‘ biçimde bir siyasi partide, bir tarikatta veya bir örgütte güç peşinde koşturur hale getiriyor.

Ya halk adamı olacaksın ya düşünce adamı… Halk düşündürmez kabullendirir, düşünce kalıplara sığmaz özgürleştirir.

Uzun cümleler kuran insanları dinlemiyorum. Nasıl her fazla kilo hamallıktan başka bir şey değilse, upuzun cümleler de beyni hantal bir harddiske döndüren kötü-gereksiz yazılımlardır.

Gevezelik, zaman hırsızlığıdır.

Dünya’ denen göksel varlığa sirayet etmiş zararlı bakterileriz…

Dünya dediğiniz şey, podyumda salınan Adriana Lima değil, klozetteki Adriana’dır…

Aşk ile alkol aynı ruhtandır, sevmesini ve içmesini bilen insanda güzelleşir, bilmeyende şeytanlaşır.

Bilinçaltı mükemmeldir, insanı noksan olduğu konularda sürekli uyarır. Mesela Mevlana’dan erdemli sözler paylaşır sürekli…

Kötü günler, güzel günler dokuyan bir tezgahtır, farkında olursanız tabii..

Uzayın uydu çöplüğüne dönmesi gibi beynimiz de şifre çöplüğüne döndü… Hangi site, hangi şifreydi derken toptan delireceğiz bir gün.

KISA HİKAYE: Uzayın derinliklerinde bir gezegene indiler. Gelişmiş canlıların daha az gelişmiş canlıları yediklerini görünce şok oldular.

Hiç bir balık uçmaya, hiç bir kuş yüzmeye zorlanamaz” diyen eğitim felsefesinden haberiniz var mı acaba milli eğitimciler ha!

Dünya‘ denen göksel varlığa sirayet etmiş zararlı bakterileriz…

Fiziği, kimyayı, biyolojiyi sadece iyi not almak için öğrenir genç insanlar. Oysa bir atomun içindeki hareketler ne kadar fantastiktir… Öğretmenler de farkında değildir bu fantastizmin, yoksa formül ezberletmekle uğraşmazlardı… Lisede nefret ederdim fizikten kimyadan, öğretmenler yüzünden. Artık öyle değil, insan bilime âşık olmak için önce müfredattan kurtulmalı…

Aylak Adam Yayıncılık; ‘Varolmanın dayanılmaz ağırlığı – NikolaTesla‘… Oldu mu, Tesla’yla böyle taklit bir isim birlikte yakıştı mı yani!

Düşünmek için okunur, inanmak ya da reddetmek için değil… Bunun farkında olanlar hakiki okuyucudur.

Ya betonlaşıyoruz diye feryat etme, ya da Dubai resimlerini ağzının suyu aka aka paylaşma…

Duraklara, parklara açık kütüphane kurmaktan korkmayın. Kitap bu ülkede çalıp götürülecek son şeydir.

Aykırı‘ fikirlerinizden birisini şuracığa yazınca kimsenin umurunda olmadığı bir gün bu ülkede de demokrasiden bahsedilebilir… Namusu bacak arasından alıp beyninize taşıdığınızda da demokrasiyi konuşabilirsiniz. Siyasetçiyi özel hayatıyla değil fikirleriyle değerlendirmeye başladığınızda da ülkede demokrasi çiçekleri açmaya başlar. Beğenmediğiniz siyasiye, politik görüşe ve de fikirlere tepkinizi hakaret ederek değil, sandıkta koyduğunuz gün ülkeye demokrasi gelmiştir. Ve tabii bütün bunları idrak edecek, ettirecek insanların azlığı ülkeye demokrasinin gelmeyeceğini fısıldıyor, kimse duymuyor anlamıyor. Ve de utanmadan herkes bir demokrasi söylemi tutturmuş gidiyor.

Çok az insan sevdim, onlar da insan sevmezdi…

Hepiniz dünyaya ‘mutluluk taşı‘ bulmak için geliyorsunuz, insan yapımı pek çok ağa takıldığınızdan bulamadan gidiyorsunuz.

Kolay gaza gelen, kopyala yapıştırı pek seven, paylaşım tuzaklarına düşüveren dostlar… Sorgularsanız siz olursunuz yoksa herkessiniz.

Biten gün değil, dün adını vereceğimiz henüz taze sanrılar…

Herkes uzman, bi ben cahilim ve neler oluyor diye anlamaya çalışıyorum.

Yaşam dediğimiz her şeyden bir parça nefes; güzellik, çirkinlik, mutluluk, dert, sevgi, nefret… Yargılamayalım sessizce saygı duyalım.

Değer yargılarımız tamamen öğretilenlerden ibaret, öğretenlere de öğretilmişti. Sorgulamazsan zincir kopmaz. Mesela namus, kimileri için bacak arasında, kimileri için beyinde, kimileri için kalpte. Alın işte değer yargısına örnek.Namus kavramını kimden öğrendiysek o tarifin zinciri oluyoruz.

Seyahat edenler ırkçılıktan ve bağnazlıktan kurtulur. Sadece bir ülkeye ait değil, dünyaya ait olduğunu anlar çünkü.

Yaşamı yemek-içmek-çiftleşmekten ibaret zanneden mevcut kollektif bilince tanrısal şefkatler duymak gerek…

Futbol seven birisi için yumak seven kedinin eğlencesi ne kadar basitse, atom seven birisi için de futbol tutkunları aynen öyledir.

Çok sular aktı köprünün altından ama köprü dağ zirvelerinden kopup gelmiş o ilk seli hiç unutmadı…

 

İnsanlık tarihi, birilerinin halkı korumak bahanesiyle basit güdüleri kullanıp güçlü olmaya giden yolda çektirdikleri acıların tarihidir.

Gücü korumanın tek yolu eğitimsiz ve yoksul bırakmaktır, dünyanın en eski ve geçerli ilmidir bu.

Siyaset ve Twitter, şahane formül… Beyni fazla dopamin salgılayan kocaman adamlar kontrolden bir çıkıyor, tutamıyorsunuz.

Küçücük beyinler kocaman cümleler kurarken, kocaman beyinler bazen küçücük cümleler dahi kurmaktan korkuyor.

Ah’lar yükseldikçe semaya, ölür Zümrüdü-anka kuşu.

Gerçek tüy kadar hafiftir. (alıntı)

Sonuç tek; çürümüş bir beden.

Beden bağımlılığı, madde bağımlılığıdır.

Mutsuzluğum daha çok bilgi, daha fazla idrak istiyor olmamdan…

Tesadüf yoktur sadece evrenin aritmetiği vardır. Tesadüf bedenin dilidir, evrensel aritmetik ise bilincin…

Batı’nın medeniyeti, Doğu’nun mistisizmi, Mezopotamya’nın mirası, G. Amerika’nın kültürü, Kuzeyin soğuğu, Güney’in sıcağı; al sana Türkiye.

Bizim ülkede ekmeğe çikolata karıştırmak gibidir dinle milliyetçilik, tabii ki waffle sevenler her zaman olacak…

İskandinavya’daki kadınlar günü ile Ortadoğu’daki kadınlar günü ‘Shröndiger’in Kedisi’ gibi bişey…

Uzun seyahatin sonunda insan kendi ülkesini ve kendi insanını olduğu gibi sevmeyi öğreniyor, kıza kıza, eğlene eğlene, dertlene dertlene…

Bir siyasi partiye, bir lidere, bir cemaate hayranlık duyup sorgusuz sualsiz biat edenler, olmayan kudretlerinin telafisindedirler.

Arkadaş Osmanlıcı… Aklında sadece ‘halifelik‘ kavramı var. Örneğin V.Murad’ın, Abdülaziz’in, vals bestelediğinden haberi yok… Ya da tam tersi arkadaş Cumhuriyetçi, aklındaki kavram modernlik… Örneğin ilk İmam Hatip’in 1924 de açıldığını bilmiyor. Cehalet ve cehalete pirim veren bu kafalar kutuplaştırıyor, bölüyor bizi. Oysa geçmişten geleceğe kocaman gövdesi olan dev bir ulusuz biz…

İnsanların büyük çoğunluğu çocuk yetiştirmeyi bilmiyor. Çocuk özgür büyümeli; büyüdüğünde seçimlerini özgürce yapabilecek kadar özgür… Anne ve babanın sevgi vermesi yeterli… Evet, sadece sevgi; sevgi, bir çocuğun korunması ve sağlıklı büyümesi için yeterli. Ağacı yaşken eğmeyelim, dimdik yükselsin, güneşi böyle görsün, yağmuru rüzgârı öğrensin, doluya fırtınaya direnmeyi bilsin…

Konuşurken lafı uzatan insanlar vakit hırsızıdır, ötesi yok.

Otoriter, sevgisizse faşisttir; otoriter, sevgiliyse liderdir.

Yaşamın gayesi neden hesap vermek olsun, hesap sorduğun müddetçe anlıyorsun yaşamın ruhunu; yükseliyorsun, erişiyorsun.

Ne zaman yağmur yağsa utanıyorum demiş şair. Yağmur altında yapıldığında utanılacaklar listesi yapsın birisi…

Güzel günler biriktiriyorum, çoğalan kötü günlerde çok arayacağım diye…

Cuma diye sevinmeyin, Pazartesi’ye iki gün kaldı… Pazartesi üzülmeyin Cuma’ya üç gün kalmış olacak. Sorunlar bakış açımızda yani!

Siyasetten başka konu bilmeyen insanları sevmiyorum. Sanattan, çevreden, spordan, seyahatten bihaber olanları itici buluyorum.

Evetlerim hayırlarımdan hep fazla oldu, bana bir hayrı olmadı o başka…

Sende otomobil pahalı, bende direksiyondaki…

Mausu sol elle kullanıp sağ elle yazı yazabiliyor olmamın büyük kolaylık olduğunu an itibariyle bir müşterimden öğrenmiş bulunuyorum. Neden sadece mausu sol elle kullanıyor olduğumu merak ederdim… Küçük bir ilahi dokunuşmuş meğer.

Deprem haritalarına bakın işte; sürekli gaz çıkaran Dünya Ana’nın huzursuz çocuklarıyız hepimiz.

Şu b.ktan hayat da mağaza vitrinindeki tayta benzer, uzun bacaklı mankende muhteşem durur ama sokaktaki hali vahimdir.

Konu twitter oldu mu bugün okuyanı düşündürecek bir şeyler yazabildim mi diye düşünürüm. Ağır bi yük.

Tam olarak bize ait olmayan ne sahte bir hayat sürüyoruz farkında mısınız?

Bir bakmaya doyamadıklarımız vardır bir de doya doya bakamadıklarımız… Diğer baktıklarımız kanıksadıklarımızdır.

Orman insan gibidir, derinlerinde ne olduğunu içine girmeden bilemezsin.

Sosyal medya iyi; kiminin içindeki öküz ortaya çıkar kiminin canavar, içindeki Mevlana’yı çıkaran Frankheshtaynlar da bonustur.

Okullar ne kadar eğitim yuvası! Devlet okulları siyaset devşirmekte, özel okullarsa para.

Her bebek saf ve güzel doğar, büyüdükçe karakteri yüzüne vurmaya başlar. Tipini beğenmeme durumu budur işte.

Şuradan bir avuç doğa, insansız olsun.

Aşk bitince ukde adında bir faça atar ve gider…

Kör ölür badem gözlü olur, yazar ölür altın sözlü olur.

1 liraya taklit çorap al 2 sene giy, sonra racon meselesi yap marka çorap al ikinci yıkamada delinsin. Hayat, hayat değil bildiğin sirk…

İnsanlar üçe ayrılır; çobanlar, sürüler ve bilgeler…

Geçmiş geçmediyse, kucaklaş, yüzleş, hesaplaş ama kaçma… Peşinden gelen karşına aldığından daha fazla üzer.

Cehennemi sordu birisi, Ortadoğu diyemedim!

Eski bir kamyonet alıp, rastgele park etmiş araçlara sürte sürte gitmenin doğuracağı hukuki ve sosyal sorumlulukların muhasebesini yapıyorum.

Ne yoksa kabulümüze evrildik…

Hiç bir siyasi parti yahut kuruma, hiç bir dini-sosyal topluluk yahut cemaate tabii değilim, Bundan daha büyük özgürlük tarifi var mı?

Hepimiz biraz Sami’yiz biraz da Ari… Evet, insan olduğumuzu söyleyip kandırıyorlar, bütün sorun bu. İnsanlar bu gezegenden gideli çok oldu. Geriye yalnızca bedenle uyumsuz ruhlar kaldı. Tabii, ruh primat, beden insan, bize kalan sadece bu… Bir de sopa! Kafesinden çıkmaya çalışırsan kafana inecek, olmayan bir sopa. Herkes sanrıda… Öyle olmasa primat ruhla insan bedeni bir arada olamazdı. İnsanlar ateş arabalarıyla geri dönecekler bir gün…

Beyinler zincirli, kalpler zincirli, zincirin ucu neredeyse ona mahkûm etmişsiniz kendinizi. Özgürlüğün tadından dahi haberiniz yok.

Bir siyasetçi, bir otorite, bir lider nasıl sizden güçlü olabilir ki? Siz daha güçlüsünüz çünkü onlar size muhtaç, neden anlamıyorsunuz! Siz seçensiniz, seçilen değil… Seçen mi güçlüdür seçilen mi? Bunu idrak edin yeter.

Reddetmek en kolay siyaset biçimi… Yüzleşmek en zor erdem biçimi… Halk birincisine daha yatkın tabii…

Bu nasıl bir sınav Ya Rab… Hikmetinden sual olunmaz bilirim ama Ateistlerin icatlarıyla dini yaşamak nasıl bir sınav?

Adam düşmüş, adam perişan, alacaklıları da salmış icrayı üstüne. Yahu nesini alacaksınız canını mı? Silin borcunu, daha iyi sevap mı olur!

Sorunların kaynağı kendi bakış açılarımız… Oysa asıl bakış açısı doğanın hafızasında ve oradan bakmayı bilen çok az.

Bazen düşünüyorum da pek para biriktirememişim ama insan biriktirmeyi başarmışım. Kesinlikle paranın açtığı kapıların daha fazlasını açıyor.

Ispanak gibi berbat bir ottan envaı türlü börek-çörek-yemek yapmayı başarmış insanoğlu elbette dalkavuklardan da milletvekili çıkaracak…

Kabalaşanlar, zekice laf sokma becerisi olmayanlardır. Aşağılık duygusu da kabalaşmanın altında yatan en önemli sebeptir.

Kaybettikleriniz kazançlarınızdır aslında, yerine yenisini koyabilirseniz…

Bir pilotun kapıyı içeriden kilitleyip 150 kişiyle beraber uçağı düşürebileceğini gösterene dek kimse buna ihtimal vermez. Hayat da böyledir.

Düşüncelerine katılmasan da fikir üreten insan değerlidir, düşüncelerine katılıyor olsan da fikrinin doğruluğunu dayatıyorsa tehlikelidir.

İnsanları kutuplaştırdığı, böldüğü, parçaladığı için din-ırk-siyaset ve siyasetçiden tedirginim. Bu dört kavram gönülden olursa kutsaldır.

Mutluluğun nedeni insanın kendi seçimlerindedir.

Herkes haklı, haksız olan diğerleri…

Siyasetin işleyişi değil sonucu önemlidir ve bilen bilmeyen herkes konuşur. Oysa bilim ve sanat konuşturmaz, öğretir.

Gün güzel başlasa n’olacak, dün beynimize çakılı dururken…

Bazıları için geçmiş, bu günkü cezanın adıdır.

Ahiretin nimetleriyle dünyanın nimetleri arasına sıkışıp kalmış insan olmak ne zor! Oysa çözüm basit, akıl…

Dinin ruhsal, bilimin ise zihinsel ihtiyaç olduğunu anlayabilecek siyasetçiler çoğalıp, eğitim bu bilinç seviyesine çıkınca hepsi düzelecek.

Bir susarak çok şey anlatanları severim bir de konuşarak susturanları…

Karşındakinin kalbi kırılmasın diye salağa yatılır ya, ben işi eğlenceye döktüm artık, ‘bu salak ne demek istedi,’ diye düşünür oldular.

Doğduğun günle öldüğün gün aynıdır çünkü öbür tarafta zaman yok.

Dünya dediğiniz şey, podyumda salınan Adriana Lima değil, klozettekidir…

Beynimde bir Andromeda, Samanyolu’ndan ayrı dönen… Ruhumda bir Tiamat, Dünya vaktinden önce ölen.

“Kaderleri kim yazar Ariston?” “Kaderleri bilmem ama kısmetleri bizzat insanoğlu kendi yazar Selahattin.”

En güzel hayvan hikayeleri et yemeyen yazarların kaleminden çıkar, diğerleri biraz pastırma biraz da köftedir.

Yeşil ışık 10 sn. yanar, ön öndeki ışığın dibine kadar girdiğinden 5 sn sonra haberi olur. #sonuç Trene bakanlar daima en önde durur.

Ürkütücü bir gerçek: kahraman da yok hain de, ya da her ikisi de var ama ikisi de birbiriyle aynı. 2 sene evvel hapiste olanlar bir tarafın kahramanıydı şimdi hapiste olanlarsa haindi, şimdi hapiste olanlar bir başka kesim kahramanı oldu. Demek ki kahramanı ve haini ideolojiler belirliyor. Aslında kahraman da yok hain da… Yalnızca insanlık denen bir erdem var o da ideolojilere yenik düşmüş, olayın özü bu.

Fetih ile işgalin, kahraman ile hainin eş olduğunu, sadece tarafa göre ad aldığını anlayamazsın! #insanlarüçeayrılırçobanlarsürülervebilgeler

Tam, ‘Yahudi mallarını boykot için önce ellerindeki bilgisayarı kapatmaları gerektiğini anlayabildiler’ diyorum birileri daha pırtlıyor.

Türkleri kapılarında perişan eden Avrupa ülkelerine gitmem diyordum fakat konu fuar olunca Almanya vizesi almam gerekti. İst. İdata’daydım dün. Haliyle vize kuyruğu kalabalık, bana da gözlem yapmak düştü… Huzursuz bir şekilde Avrupa’ya hak verir gibi oldum, üzücü ama benim gibi bu vize işini gurur yapmış insanı sorgulatacak görüntüler vardı. Konu asla fiziki görüntü değil, insan vize başvurusu yaparken evindeki, tarlasındaki gibi giyinip gelmez değil mi? Yurtdışına da mı böyle? Konu sosyal statü hiç değil; özensizlik, pespayelik… Senin için ‘Türk’ dedikleri zaman geride 70 küsur milyon insanı da manipüle edeceksin. Yine derim ki dünyada muhteşem ülkeler varken ve çoğu da vize istemiyorken benim açımdan Avrupa’ya gitmek peşin yorgunluk.

Kasabalar küçüktür ama farkındalığı büyüktür. Bu sabah burada ne çok selâ okundu ve bu akşam ne çok havai fişek atılıyor. Garip bir gün!

Yağlı kellepaçalar, işkembeler ölüm oranını artırır, yollar kazalarla kan gölüne döner ve biz bu bayramlarda sadece hayvanların kurban gittiğini zannederiz…

Laf soktu dedirtmeyeceksin, lafı dübelledi dedirteceksin ki, iki dakika sonra çıkarıp atılmayacağını bilecekler…

Bilge kimdir diye sordum ustama; daldaki kuş, dağdaki kurttur dedi, çünkü onlara kimse öğretmez…

Tapınma duygusuyla eğitim seviyesi ters orantılı, bilgili insan gücü dışarıda aramaz bizzat kendinde olduğunu bilir.

Umutsuz insanların çokluğu yaşam puanını aşağı çektiği için çok mutlu olmayanlar sınıfındakiler hayattan iyi dereceyle mezun olmuş sayılacak

Hayata 360 derece bakmak zor tabii, bilgi ister, tecrübe ister, derin bakış ister ve tabii zekâ ister…

Nasıl her fazla kilo hamallıktan başka bir şey değilse, upuzun cümleler de beyni hantal bir harddiske döndüren kötü-gereksiz yazılımlardır.

Yaşam dediğimiz de mağaza vitrinindeki tayta benzer, uzun bacaklı mankende muhteşem durur ama sokaktaki hali vahimdir.

Sosyal medya iyi; kiminin içindeki öküz ortaya çıkar kiminin canavar, içindeki Mevlana’yı çıkaran Frankheshtaynlar da bonustur. Ruh sağlığımın bozulduğunu anladığımda her kesimden nefret kusucuları sosyal medyamdan temizliyorum, ilaç oluyor, iyi geliyor. Ne var ki bu ruh sağlığı bozuk nefretçiler sürü gibi, kısa sürede yenileri gelmiş, anlamıyorum bile… Geleceğim nokta bu; “Şuradan bir avuç doğa, insansız olsun.”

“Gördün müüü, gördün mü…” diye başımı şişiren havuzbaşı eğlenceleri, geri gelin artık, razıyım sizden, affedin, söz bir daha şikayet yok. #turizmbittiğinde

Aşk ile alkol aynı ruhtandır, sevmesini ve içmesini bilen insanda güzelleşir, bilmeyende şeytanlaşır.

Bilinçaltı mükemmeldir, insanı noksan olduğu konularda sürekli uyarır. Mesela Mevlana’dan erdemli sözler paylaşır sürekli…

Bir partiyi, bir cemaati, bir sosyal yapıyı kılavuz edinmeyin, onlar güç savaşçısı, filler tepinirken ezilen çimenlerdir, daha ne diyeyim. Siyasetle kalben ilgilenin, dini Kuran’la öğrenin, sosyal yapınızı ruhunuzla kurun; güç sizin içinizde, bir başkasında değil bunu unutmayın. Gücü siyasette, cemaatte ve örgütlerde arayanlar görece zayıf insanlardır, bütün sosyal bilimciler bunda hemfikirdir.

Eskiden ‘aynasız‘ derlerdi, ayna yüreklerindeymiş, nerede bir polis görsem sarılmak geliyor içimden. #BaşımızSağolsun

Ülkeler satranç tahtasıdır, yapılacak en kolay hamle, din ve ırk taşlarını kullanmaktır. Bu iki taşı ehil eller karşılamazsa oyun biter. Ülkemizi dış güçlerin satranç tahtası yapmasına izin vermeyeceğiz… Çünkü kendi kaderini kendi yazacak kadar köklü ve asil bir geçmişin hayranlık uyandıran mirasını taşıyor Anadolu’m.

Dünyada en zor alınan nefes, özgürlüğün gittiğini anladığın o ilk esaret nefesidir. (Domuz Kasabı)

Nuri erkek, Nuriye ve Huriye kadın adı mantığından yola çıkınca, ya cennete gidecekleri Nuri gibi Huriler bekliyorsa!

Sofradaki az pişmiş kanlı biftek bir vegan için iğrenç görüntüyken sipariş eden için iştah açıcı muhteşem lezzettir. Gerçek ne kadar izafi!

Kanunlar bireylerin sosyal özgürlükleri üzerine kılıç gibi iner, anarşizm böyle doğar fakat yerine konabilecek daha iyi seçenek de yoktur.

Domuz Kasabı Röportajı-Star Gazete

Posted in röportajlar with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 16 Aralık 2016 by mehmetmollaosmanoglu

star1

Yeni romanı ‘Domuz Kasabı’nı geçtiğimiz günlerde yayınlayan Mehmet Mollaosmanoğlu ile edebiyata, edebiyat ortamına dair ses getirecek bir söyleşi yaptık. Frankfurt Fuarı’nda kitabının lansmanı yapılan ilk Türk yazar olan Mollaosmanoğlu, “Bir gün dünyanın en çok okunan kurgu yazarlarından olacağımı biliyorum” diyor.

15259750_10154834008582904_1405751019228466507_o

Domuz Kasabı her ne kadar gerilim kurgusu olsa da, konunun Alanya’da geçmesinden yola çıkarak soruyorum; sizin hayatınızdan hangi izleri taşıyor? Anlatır mısınız?

Kişiselleştirmezsek şayet etrafımda cereyan eden olaylardan faydalandığım doğrudur bunun kapsamı da sadece roman kahramanımın karakteri ve işiyle ilgili olmaktan öte gitmez. Yoksa bir domuz kasabıyla hiç tanışmadım, domuz eti hiç yemedim ve en önemlisi kaynanam asla ve kat’a romandaki gibi bir kadın değil… Yine roman kahramanım İlimdar Can Çekirdek gibi bir karakterin bakış açısıyla hareket ettiğim de söylenemez. Bununla beraber ben kendimi bildim bileli doğduğum ve yaşadığım Alanya’da her zaman bir domuz kasabı olagelmiştir, ilham veren de budur zaten. Malum, Alanya Türkiye’de en fazla yabancının yerleşik yaşadığı Akdeniz şehri…

20161022_165025_hdr-kopya

Frankfurt Kitap Fuarı Lansmanı’ndan…

yazar-mehmet-mollaosmanoglu-frankfurtta-kitabini-imzaladi_8ccb37d-700x600

Frankfurt Kitap Fuarı, Domuz Kasabı tantım kokteyli; Münir Üstün ve Sayım Çınar’la.

“Müslüman Mahallesinde salyangoz satmak,” diye bir deyim var, Domuz Kasabı’nı okumaya başlayınca çıkış noktasının bu olduğu anlaşılıyor fakat devamında ortaya konan felsefe daha farklı. Benim en çok dikkatimi çeken şu oldu; kitabın özellikle sonlarında ilkel yahut gelişmiş fark etmiyor, insanların bir güce sığınma ihtiyacından kaynaklanan soyut kavramların esiri haline gelmeleri üzerinde durulmuş. Üstelik bu sığınma duygusunun, korku unsuruyla harmanlandığı ve korkunun nasıl hayranlık doğurabildiği türünden çelişkiler sorgulanmış daha çok. İnsan acizliği kendi doğa üstü dogmalarını üretiyor gibi de bir sonuç çıkmış ortaya.Doğru mu anlamışım?

Acizliğin yanına bir de ihtirası koyarsak doğru… İlimdar, açgözlü ve kurnaz bir esnaf, düştüğü tuzağın bu durumuyla ilgili olabileceğini baştan anlayamıyor. Dar bir vadide ilkel hayat yaşayan bir grup insanın arasına düşünce kendini, mesleğini ve diğer insanları sorgulamaya başlıyor. Bu küçücük kolonideki bir düzine insan İpar’ın Ruhu adını verdikleri, ortaya çıktığında fırtınalar ve şimşeklerle vadinin üzerine bir kabus gibi çöken, üstelik her sene vadiden birisini ‘kefaret’ olarak alıp giden ve yerine dış dünyadan birisini getiren soyut bir kavramın etkisi altındalar. İlimdar dış dünyadaki inanç ve kabullerle buradakinin arasında çok fark olmadığını anladığında bilmeceyi çözüyor. Demek istediğim şu; çoğu zaman gerçeğe ulaşmak için kabullerden sıyrılmak gerekir, işte bu cesareti bulanlar için yaşam daha anlamlıdır. Bakın kolay yahut zor demiyorum, anlamlı diyorum… Bu nüansı yakalamak çok önemlidir.

Frankfurt Kitap Fuarı’nda ilk defa bir Türk yazarın yani sizin yeni romanınızın lansmanı yapıldı. Neler yaşandı, gözlemleriniz nasıldı?

Frankfurt yerel basınının ‘Türkiye Domuz Kasabıyla fuarda’ türünden ironik ve eğlenceli manşetlerini bir tarafa bırakacak olursak benim için çok ilginç bir deneyim oldu. Uluslararası fuar ortamlarının yazara kariyeri açısından katkılar sunduğuna inanırım. Hem olaya kariyerim açısından bakınca, yeni tanıştığım okurlar, edebiyat isimleri, yabancı yayınevleri vs. büyüdüğümü, geliştiğimi hissederim. Yazar olarak biraz daha piştiğimi düşünürüm. Frankfurt’ta da Yayıncım Münir Üstün’ün çabasıyla böyle bir etkinlik düzenlendi ve Sayım Çınar-Münir Üstün-Mehmet Mollaosmanoğlu üçlüsü olarak gösterişli bir lansmana imza atmış olduk.

“YENİ ROMAN YOLDA…”
Domuz Kasabı artık raflarda… Boş durmuyorsunuz herhalde, sırada ne var?

Türkiye ve Peru Amazonu odaklı yeni bir gerilim-kurgu romana devam ediyorum. Bununla beraber bir ara kitap çıkarma fikri oluştu. Daha evvel hiç hikâye kitabım olmamıştı, sevdiğim dünya kentlerinin adını taşıyan ve konusu bu kentlerde geçen ‘tutkulu kentler’ adını vermeyi düşündüğüm birkaç uzun hikâyeden oluşacak yeni bir eser üzerinde daha çalışmaya başladım. İlk hikâye Şili’nin başkenti Santiago’da geçen genel tarzımın dışında romantik bir aşk, İkincisi Bangladeş’in başkenti Dhaka’da geçen bir gerilim; bu ikisi tamam… Böyle toplam dört veya beş kentte geçen hikâye tasarladım. Sırasıyla, Thimphu-Butan, LaPaz-Bolivya ve Berlin Almanya düşünüyorum. Zannederim yeni yılın ilk aylarında bir ara kitap olarak raflarda yerini alacak.


“İLHAM MELEKLERİMİN MUZİP OLDUĞU YÖNÜNDE KUŞKULARIM VAR”

Eserlerinizde bolca siyasi ve sosyal sorgulamalar var fakat bunu yaparken hararetli bir konu içindeki macera-korku-gerilim gibi unsurlarla birlikte kurgulama yoluna gidiyorsunuz. Zannediyorum Türk yazarların çok fazla kullandığı bir yöntem değil bu. Yanılıyor muyum?

Bir yazarın tarzını belirleyen faktör nedir gibi bir soruyu çok fazla düşünmüşümdür. İlham kaynaklarıyla ilgili olabilir mi yahut yaşadıklarıyla belki ilgi alanlarıyla…Benim bu tarzımın sebebi de muğlak bu yüzden. Mutlaka her yazar ilgi alanları doğrultusunda bir şeyler yazar fakat konu tarz olunca bu etken kendi başına yeterli olmuyor. Yalnız ilham meleklerimin muzip olduğu yönünde kuşkularım var. Sineği bile incitmekten korkan ben çok ustaca katil, psikopat karakterler yaratabiliyor, kan, işkence ve cinayet kavramlarını bir nebze bile rahatsızlık duymadan kolayca işleyebiliyorum.Tarzıma döneceksek eğer, romandan daha çok araştırma, tarih ve felsefe kitapları okuduğum için Türk roman yazarları içerisinde benim gibi yazan birileri var mı onu da bilemiyorum. Dünyadan ise Dan Brown, Koontz, Gaiman gibi yazarlarla kıyaslanmam da gerçekçi değil. Umarım bir gün, kendi tarzını yaratmış bir yazar olarak yer alırım literatürlerde.

Yeniden Domuz Kasabı’na gelecek olursak, konuyu seçerken veya işlerken nelerden beslendiniz?

Bütün eserlerimi okumuş olan bir arkadaşım samimi bir eleştiride bulundu; bugüne kadar yazdığım romanlar içinde en fazla yerel özellikler taşıyanın bu olduğunu söyleyerek kendisine çok ilginç gelmediğini ekledi. Ben de Alanya’da yaşadığı ve kanıksadığı için bir domuz kasabının ve bir Müslüman ülkenin şehrinde yerleşik yaşayan yabancıların/gayrimüslimlerin kendisi için ilginç gelmeyeceğini söyledim karşı tez olarak… Domuz Kasabı, Alanya’da ‘İlimdar’ın leziz ve sıhhi domuz etleri’ tabelalı bir kasap dükkânı ve buradan alışveriş yapan Asia Kova adındaki bir Rus kadının etrafında dönen olayları işliyor. Elbette konu domuz eti, Rus kadın filan olunca Alanya’da yaşayanlar için sıradanlaşıyor. İyi de ben bu romanı Alanyalılar için yazmadım ki! Alanya gibi Müslüman bir ülkenin turistik kasabasına yerleşmiş ecnebilerin küçük bir kasabanın sosyal hayatından pencere açtım, bu pencereden bakacak olanlar da Alanyalı olmayanlar…

Türkiye’de edebiyat ortamını nasıl buluyorsunuz? En iyi roman listeleri yapılıyor, sayısız kitap eki çıkıyor. Sizce bu yayınlar ne kadar etkili?

Türkiye, yeni okumaya başlayan bir ülke bence… Bakın kitap fuarlarına, genç nüfus ne kadar fazla. Elbette bunun handikaplarına katlanmamız gerekiyor. Kitap kurdu olmamış bir okurun seçme kabiliyeti olmayacağından önce popüler olmayı başarmış eserleri tercih etmesi çok doğal. Malum, bir eserin popüler olması iyi olduğu anlamına gelmiyor. Popülerliği sağlayan okurun tercihleri elbette; yeni okumaya başlamış bir genç önce kolay anlayabileceği, teması sade, muhtemelen dini-sosyal kabuller çerçevesinde aykırı durmayacak eserlere yönelecek, bu da diğer okurları tetikleyecek. Şahane bir örnek vereceğim bu konuda. Sosyal medyadan arkadaşım bir yazar var. İlk üç romanı satmadı, bu yüzden yayınevi bulmakta zorlandı. Bir gün bana çok satmanın formülünü bulduğunu ve sadece birkaç ay beklememi söyledi. Şaka yaptığını düşünüp üzerinde durmadım. İslam kadınlarından birisinin hayatını romanlaştırdığını fark ettiğimde kitap çok satanlar listesindeydi. Şimdi sadece bir kitapla benim on kitabımın toplamından daha çok satış yapmayı başardı. Türkiye’de nasıl çok satan yazar olunurun formüllerinden birisi bu, başka yollar da bunun tali olanları, anlayın işte.

Kitap eklerine gelince, kültüre çok fazla hizmet ettiklerini düşünmüyorum. Bol bol ilan toplayıp, kendilerine ilan verenlerin tanıtımlarını yaptıkları ticari mecralar… Yoksa bu ülkede üretilmiş gerçekten iyi edebiyat eserleri kıyıda köşede kalmazdı.

ŞİMDİLİK ÇOK SATMA POPÜLER OLMA  ÇABASINDA DEĞİLİM.
Bir yazar olarak siz kendinizi nerede  görüyorsunuz?

Ben kendi adıma şimdilik çok satma,popüler olma çabasında değilim. Hatta bir adım daha ileri gideyim, hedefim Türkiye değil. Bir gün Türkiye’de çok satacağımı da düşünmüyorum. Matematiksel bakıyorum ve ortalama Türk okuyucusunun okuma potansiyeli ile ilgi alanlarını kolayca hizalayabiliyorum. İşin aslı, biraz da ağır kurgular yapıyorum, akıl oyunlarıyla dolu kurgular… Kolay olmuyor tabii, bunun için çok fazla seyahat ediyorum, örneğin herkes Avrupa’ya Amerika’ya giderken ben Peru’ya gidiyorum, Butan’a, Bangladeş’e…Yakında Patagonya var… Kendime soruyorum; Paris’te, Londra’da ya da işte Berlin’de acaba İstanbul’dan daha farklı ne görüp, yaşayabilirim ki? Size soruyorum; Butan’ı bilir misiniz? Peru’da And Dağlarında yaşayan Keçhualardan haberiniz var mı, Bolivya’daki Tiwanaku’yu duydunuz mu? Atacama Çölü’nün boydan boya kat edebildiniz mi? Patagonya’da Macellan Boğazı kıyısınca yürüdünüz mü?  Evet, bunlar benim seyahat tercihlerim işte. Zihnimin ve şuurumun bir balon gibi şişmesi bu yüzden, kurgular böyle çıkıyor, hafızamda yeni dünyalar böyle kuruluyor… Yoksa oturur herkes gibi edebiyat yaparım ben de. Öyle değil mi? Ama bu çabalarım karşılıksız kalmayacak, bir gün dünyanın en çok okunan kurgu yazarlarından olacağımı biliyorum. İnanmayan yazsın bir köşeye…

%d blogcu bunu beğendi: