BOLİVYA-1 Copacabana

Posted in Uncategorized with tags , , , , , , , , , , , , , , on 06 Ocak 2017 by mehmetmollaosmanoglu

Peşinen söyleyeyim, Peru ve Bolivya bir başka gezegen gibi, keşfetmeye ömrünüzün yarısı anca yeter, doymaya ise ömrünüz yetmez. Peru’dan sonra Bolivya da emsalsiz bir ülke… Evet, Peru’ya benziyor ama Peru’ya ait ne varsa bu ülkede daha yoğun daha kesif. Burada insanı ele geçiren bir ruh var, ister İnka Ruhu deyin, ister And Ruhu, ister Atacama Ruhu, kesinlikle huzur verici, dingin, sade ve iddiasız. ‘Ruhen hafiflemek’ tabirinin ne anlam içerdiğini ancak burada anlayabilirsiniz.

Son Peru kenti Puno’dan Bolivya’nın ilk şehri Copacabana’ya giderken: Titicaca Gölü.

 

Evet, on güne yakın süren Peru seyahatimizin ardından Bolivya’dayız…

 

Yolculuğumuzun bu aşamasına kadar geçen sürede, özel araçla Lima’dan yola çıkarak güneye doğru önce Atacama Çölü’nü kat ettik, sonra da doğuya yönelip And Dağları’nın bir kısmını… Güzergâhımız şöyleydi; Lima, Chinca Alta, Paracas, Nasca, Arequipa, Cusco, Ollantaytambo, Macchu Pichu ve Puno.

Peru’nun sonu, biraz ileride Kasani Sınır Kapısı’ndan Bolivya’ya gireceğiz…

Bolivya’ya doğru, Puno’dan sonra yaklaşık 1 saati bulan yolculuğumuz kıyı boyu sürdü. Kinoa tarlaları ve Titicaca mavisi eşliğinde tek şeritli asfalt yolun dingin-asude manzarasının terapi gibi geldiğini söylememe gerek yok. Karayoluyla yapılacak en güzel yolculuklar diye bir sıralama yapılsa ilk beşe girer, o kadar eminim.

Kasani Sınır Kapısı:Bolivya

Bolivya’ya Titicaca Gölü kıyısındaki Kasani Sınır Kapısı’ndan karayoluyla girdik. Bolivya plakalı başka bir özel araçla devam edeceğiz. Kolay ve zahmetsiz bir gümrük geçişi oldu. Bölge insanı genellikle güler yüzlü ve yardımsever olduğu için dolayısıyla görevliler de öyle. Bolivya’nın Titicaca Gölü kıyısındaki kenti Copacabana, bu sınır kapısından sonra 8 kilometre ileride.  Yaklaşık 10 bin kişinin yaşadığı Copacabana, Bolivya’nın tek sahil kenti özelliğini taşıyor, tabii bu sıfatı dünyanın en büyük göllerinden Titicaca kıyısında olma sebebiyle almış yoksa Bolivya’nın her hangi bir denize yahut okyanusa kıyısı yok. Bu nedenle Copacabana görünüş itibariyle de bir turizm şehri havasında. Sahil boyu oteller, pansiyonlar, lokantalar ve tekneler, yatlar rengârenk, ışıl ışıl…

Copacabana; biraz bakımsız ama doğal güzelliği başka…

Sahilin bu bildik görüntüsü kentin caddelerine girince kayboluyor. Peru’nun kırsal kesim şehirlerindeki etnik yapı burada da karşımıza çıkıveriyor hemen. Yerel giysili kadınlar, işçiliği kötü apartmanlar, yol boyu sıralanmış tezgahlarda yerel yiyecek satan işportacılar… Tıpkı geldiğimiz Peru kenti Puno gibi ‘salaşlığın yakıştığı’ bir şehir burası da. Samimi, doğal. Şehre ayak uydurmak için çok fazla zorlanmanıza gerek yok. Üstelik her köşe başında ilgi çeken bir görüntüyle karşılaşmak mümkün…

Güneş Adası’na giderken, arkada görünen Ay Adası…

Copacabana’yı özel kılan pek çok unsur sıralanabilir fakat en önemlisini anlatayım şimdi. Epey büyük olan ve üzerinde köyler, kasabalar bulunan Isla del Sol (Güneş Adası) daha küçük, Isla del Luna (Ay Adası)… İkisi de Copabana açıklarında yan yana duruyor ve İnkaların kutsal toprakları sayılıyor. Tufandan sonra İnka Tanrısı Viracocha’nın Güneş Adası’na inerek halkını yeniden toparladığına inanılıyor. Bu adalarda ta İnkalardan beri süregelen teraslama yöntemiyle yapılmış tarım uygulamaları halen devam ettiği için zamanda binlerce yıl öncesine gittiğinizi düşünmek abartı olmaz. Zaten Peru’nun And kırsallarına hakim olan yerel ve etnik yapı, asfalt yollar ve otomobillerle bir nebze olsa kırılıyorken Güneş Adası’nda otomobil ve asfalt yol olmadığı için tamamen yüz yıl geriye gittiğinizi kabul edebilirsiniz. Arazisi sarp ve engebeli olan adada ulaşımı sağlamak için eşekler kullanılıyor, bu yüzden adanın iskelesine yanaşan teknelerden çıkacak insanları bekleyen eşeklerle karşılaşıyorsunuz ilk tecrübe kabilinden. Müthiş bir deneyim.

Güneş Adası’nın iskelesi…

Isla del Sol’da yediğimiz öğlen yemeği için kelime bulmakta zorlanıyorum. Yamaçta, göl manzaralı, ada yerlisi bir ailenin oturduğu evin önü burası. Bildik lokantalardan değil yani, aileye misafir gitmiş gibisiniz. Etrafta oyun oynayan küçük çocuklar, kümes hayvanları ve sebze ekilmiş teraslar var. Ben hayatımda bu kadar iri taneli baklayı ilk defa burada gördüm. Titicaca Gölü’nün küçük balıklarından yedik, bizim hamsi görünümünde ama aynı lezzeti beklememek gerek tabi. Balıkla beraber gelen haşlanmış sebze tabağı için ise mucize gibi demek mümkün. İri taneli baklalar, yine iri taneli ve fildişi rengindeki mısırlarıyla o yöreye ait pembemsi patatesler muhteşem, vejetaryen değilseniz dahi ete tercih edebileceğiniz kadar lezzetliler. Başlangıçta içtiğimiz kinoalı ve sebzeli çorbanın da çok lezzetli olduğunu atlamayalım.

Güneş Adası’nda yemek yediğimiz ev-lokanta…

Titicaca’yla ilgili olarak son adımda adının kökeninden bahsetmek istiyorum, epey ilginç çünkü. Titi kelimesi yöredeki en çok kullanılan etnik dillerden Aymara Dili’nde jaguar (büyük kedi) anlamına geliyor. Caca (kaka okunur) ise kaya… Fakat  yine yöredeki en etkin dillerden Keçhua Dili’nde titi aynı zamana ‘kalay’ anlamına da geldiği için gölün adı hem Kalay Kayası hem de Jaguar Kayası diye tercüme edilebilir. İşte tam burada ilginç bir ayrıntı devreye giriyor. İnka inanışlarına göre tanrıları Viracocha’nın tezahürlerinden birisi Jaguardır ki bu hayvan yerel halk için kutsal sayılır. Jaguarın sadece G. Amerika’da yaşayan bir leopar cinsi olduğunu hatırlatmalıyım. Viracocha kim derseniz, Eski Sümer metinlerindeki Tanrı Addad, Hititlerdeki Tanrı Teşup… Bunun sağlam bir gerekçesi var, çünkü her üç tanrı da günümüze ulaşan eserlerde elinde yaba tutan bir erkek biçiminde tasvir edilmiş, üstelik pe birbirinden habersiz kültürler tarafından… Titicaca Gölü’ne yaklaşık 750 km. mesafede, Peru’nun Paracas sahilinde de yamaca işlenmiş devasa bir yaba figürü de gizem araştırmacılarının ilgisini çekmeye devam ediyor. Şimdi bu yaba figüründen yola çıkınca tuhaf bir Sümer-Hitit-İnka bağlantısına ulaşmak mümkün. Sümer metinleriyle, Tevrat’taki Eyüp kitabı ise kıymetli madenlerin çıkarıldığı bir kalay diyarından bahseder. Bu konuyu bir adım öte götüren Zecharia Sitchin ise Titicaca Gölü’nün geçmişte yaşamış gelişmiş bir medeniyet tarafından çıkarılmış maden ocaklarının yatağı olduğunu iddia eder. Titicaca’nın yerel adını öğrenmiştik, bu durumda yukarıda bahsettiğim bütün bağlantılar ve iddialar çok ters durmuyor değil mi? İşte Titicaca Gölü’nü görmek, havasını solumak, göldeki balıklardan yemek için muhteşem bir sebep size…

Güneş Adası’nın haşlanmış sebzeleri çok lezzetli…

Gelelim yeniden Copacabana şehrine…

 

Şehir merkezine akşam girebilme fırsatı bulduk. Ben gece de yaşayan şehirleri severim, cıvıl cıvıl, ışıl ışıl bir meydan ve bu meydana açılan kalabalık sokaklar, seyyar satıcılar, müzik sesleri… Çok büyük olmasa da bir turizm kenti olmasından kaynaklanan doğal sonuç diyeceğim ama çok fazla turist görünmüyor etrafta, Bolivya’nın kendi yerel halkı… Sokaklarda rengârenk yerel giysili kadınlar, siyah takım elbiseli erkekler, hepsi çok şık… Pek çok erkek fazla içmiş, sarhoş, karsının kolunda yalpalıyor, bir iki tane içkiden yüzü gözü kaymış yerli kadın da görünüyor, her şey çok eğlenceli. Karnaval gibi. Zannediyorum hafta sonu olması bu görüntüyü ortaya çıkarıyor. Bir yerde düğün var mesela, bir başka açık eğlence alanında nişan türünden bir etkinlik… Diyorum ya mutluluk yayılıyor her yerden, biz de mutluluğun resimlerini çekiyoruz bol bol

Cobacabana Sokaklarından iki görüntü, biri gündüz öbürü gece. Kadınlar sarhoş  🙂

Sonuç itibariyle Copacabana insana keyif ve huzur veren bir şehir. İnsanlar fakir ama mutlu ve güler yüzlü. Sokaklar bakımsız, pejmürde ama pis değil. Yapılar kötü işçinin elinden çıkmış belli, özensiz ama farklı mimarileriyle de ilgi çekici bir yandan…

 

O gece Titicaca Gölü’ne bakan küçük ama odaları birer kral dairesi kadar geniş ve şık döşenmiş otelimizde geceledik. Ertesi gün Tiwanaku ve başkent LaPaz’a karayoluyla devam edeceğiz. Biz Copacabana’yı çok sevdik. Titicaca’yı da ta Puno’dan beri çok seviyorduk zaten. Ruhunu beslemeyi bilenler ve buna önem verenler için buraya benzeyen daha iyi bir coğrafya yok, bana inanın.

 

Hep söylerim; buz gibi soğuk havası, aynı tornadan çıkmış benzer şehirleri, robot kadar donuk insanları, bir de geleni vizeyle-gümrükle filan aşağılayıp duran Avrupa’ya gitmeyi seyahat zannetmeyin.Hakiki bir yolculuksa niyetiniz sadece birkaç saat daha fazla uçacaksınız… Viva Bolivia.

Copacabana…

Güney Amerika ülkelerine gidecekler bu yazımı okuyabilir, işe yarayacak pek çok bilgi toparladım:

https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/04/28/guney-amerika-rehberi/

M. Mollaosmanoğlu Kitaplarından alıntılar, aforizmalar ve tweetler-3

Posted in aforizmalar, Uncategorized with tags , , , , , on 21 Aralık 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Yeryüzündeki her faaliyet gökyüzünün idrak edemediğimiz bir bölümünde işlenip kayda alınır. İşte o KAYITÇILAR amel defterlerini işlerken bazen bilerek veya bilmeyerek müdahalede bulunup insanın o andaki şartlarını ani biçimde değiştiriverir fakat insan bunu anlamaz. Hani suya düşen böceği alıp bir yaprağın üzerine bırakırsın, ya da tam tersi öfkelenirsin üzerine basar öldürürsün, öyle bir durum… Şans ya da şansızlık senin idrakinin ötesinden yapılan müdahalelerden başka bir şey değildir. (A.Urumgalatlı’nın Amel Defteri)

 

An gelir bir bardak çay meftun eder, an gelir bir kazan aş merhum eder.

Biraz evrensel bakacaksak eğer, insanın yanlış yerde, yanlış insanlar içinde doğmuş, büyümüş ve yaşıyor olması da bir nevi cehennemdir.

Şekle şemale değil, kalplere bakmayı öğrendiğimizde insan olacağız…

Çocuklarınız küçükken onlara ne anlattığınıza dikkat edin, unutmuyorlar ve büyüdüklerinde sizi fena vuruyorlar çünkü…

Bazı insanlar var, bir siyasi parti, dernek vs. altında bir şekilde kimlik bulmuş… Alın üzerindeki siyasi kılıfı, kocaman bir tın…

Özgüven eksikliği insanı ‘militarist‘ biçimde bir siyasi partide, bir tarikatta veya bir örgütte güç peşinde koşturur hale getiriyor.

Ya halk adamı olacaksın ya düşünce adamı… Halk düşündürmez kabullendirir, düşünce kalıplara sığmaz özgürleştirir.

Kötü günler, güzel günler dokuyan bir tezgahtır, farkında olursanız tabii..

Uzayın uydu çöplüğüne dönmesi gibi beynimiz de şifre çöplüğüne döndü… Hangi site, hangi şifreydi derken toptan delireceğiz bir gün.

KISA HİKAYE: Uzayın derinliklerinde bir gezegene indiler. Gelişmiş canlıların daha az gelişmiş canlıları yediklerini görünce şok oldular.

Hiç bir balık uçmaya, hiç bir kuş yüzmeye zorlanamaz” diyen eğitim felsefesinden haberiniz var mı acaba milli eğitimciler ha!

Dünya‘ denen göksel varlığa sirayet etmiş zararlı bakterileriz…

Fiziği, kimyayı, biyolojiyi sadece iyi not almak için öğrenir genç insanlar. Oysa bir atomun içindeki hareketler ne kadar fantastiktir… Öğretmenler de farkında değildir bu fantastizmin, yoksa formül ezberletmekle uğraşmazlardı… Lisede nefret ederdim fizikten kimyadan, öğretmenler yüzünden. Artık öyle değil, insan bilime âşık olmak için önce müfredattan kurtulmalı…

Aylak Adam Yayıncılık; ‘Varolmanın dayanılmaz ağırlığı – NikolaTesla‘… Oldu mu, Tesla’yla böyle taklit bir isim birlikte yakıştı mı yani!

Düşünmek için okunur, inanmak ya da reddetmek için değil… Bunun farkında olanlar hakiki okuyucudur.

Ya betonlaşıyoruz diye feryat etme, ya da Dubai resimlerini ağzının suyu aka aka paylaşma…

Duraklara, parklara açık kütüphane kurmaktan korkmayın. Kitap bu ülkede çalıp götürülecek son şeydir.

Aykırı‘ fikirlerinizden birisini şuracığa yazınca kimsenin umurunda olmadığı bir gün bu ülkede de demokrasiden bahsedilebilir… Namusu bacak arasından alıp beyninize taşıdığınızda da demokrasiyi konuşabilirsiniz. Siyasetçiyi özel hayatıyla değil fikirleriyle değerlendirmeye başladığınızda da ülkede demokrasi çiçekleri açmaya başlar. Beğenmediğiniz siyasiye, politik görüşe ve de fikirlere tepkinizi hakaret ederek değil, sandıkta koyduğunuz gün ülkeye demokrasi gelmiştir. Ve tabii bütün bunları idrak edecek, ettirecek insanların azlığı ülkeye demokrasinin gelmeyeceğini fısıldıyor, kimse duymuyor anlamıyor. Ve de utanmadan herkes bir demokrasi söylemi tutturmuş gidiyor.

Çok az insan sevdim, onlar da insan sevmezdi…

Hepiniz dünyaya ‘mutluluk taşı‘ bulmak için geliyorsunuz, insan yapımı pek çok ağa takıldığınızdan bulamadan gidiyorsunuz.

Kolay gaza gelen, kopyala yapıştırı pek seven, paylaşım tuzaklarına düşüveren dostlar… Sorgularsanız siz olursunuz yoksa herkessiniz.

Biten gün değil, dün adını vereceğimiz henüz taze sanrılar…

Herkes uzman, bi ben cahilim ve neler oluyor diye anlamaya çalışıyorum.

Seyahat edenler ırkçılıktan ve bağnazlıktan kurtulur. Sadece bir ülkeye ait değil, dünyaya ait olduğunu anlar çünkü.

Çok sular aktı köprünün altından ama köprü dağ zirvelerinden kopup gelmiş o ilk seli hiç unutmadı…

 

Arkadaş Osmanlıcı… Aklında sadece ‘halifelik‘ kavramı var. Örneğin V.Murad’ın, Abdülaziz’in, vals bestelediğinden haberi yok… Ya da tam tersi arkadaş Cumhuriyetçi, aklındaki kavram modernlik… Örneğin ilk İmam Hatip’in 1924 de açıldığını bilmiyor. Cehalet ve cehalete pirim veren bu kafalar kutuplaştırıyor, bölüyor bizi. Oysa geçmişten geleceğe kocaman gövdesi olan dev bir ulusuz biz…

İnsanların büyük çoğunluğu çocuk yetiştirmeyi bilmiyor. Çocuk özgür büyümeli; büyüdüğünde seçimlerini özgürce yapabilecek kadar özgür… Anne ve babanın sevgi vermesi yeterli… Evet, sadece sevgi; sevgi, bir çocuğun korunması ve sağlıklı büyümesi için yeterli. Ağacı yaşken eğmeyelim, dimdik yükselsin, güneşi böyle görsün, yağmuru rüzgârı öğrensin, doluya fırtınaya direnmeyi bilsin…

Konuşurken lafı uzatan insanlar vakit hırsızıdır, ötesi yok.

Otoriter, sevgisizse faşisttir; otoriter, sevgiliyse liderdir.

Yaşamın gayesi neden hesap vermek olsun, hesap sorduğun müddetçe anlıyorsun yaşamın ruhunu; yükseliyorsun, erişiyorsun.

Ne zaman yağmur yağsa utanıyorum demiş şair. Yağmur altında yapıldığında utanılacaklar listesi yapsın birisi…

Güzel günler biriktiriyorum, çoğalan kötü günlerde çok arayacağım diye…

Cuma diye sevinmeyin, Pazartesi’ye iki gün kaldı… Pazartesi üzülmeyin Cuma’ya üç gün kalmış olacak. Sorunlar bakış açımızda yani!

Siyasetten başka konu bilmeyen insanları sevmiyorum. Sanattan, çevreden, spordan, seyahatten bihaber olanları itici buluyorum.

Evetlerim hayırlarımdan hep fazla oldu, bana bir hayrı olmadı o başka…

Sende otomobil pahalı ben de direksiyondaki…

Mausu sol elle kullanıp sağ elle yazı yazabiliyor olmamın büyük kolaylık olduğunu an itibariyle bir müşterimden öğrenmiş bulunuyorum. Neden sadece mausu sol elle kullanıyor olduğumu merak ederdim… Küçük bir ilahi dokunuşmuş meğer.

Deprem haritalarına bakın işte; sürekli gaz çıkaran Dünya Ana’nın huzursuz çocuklarıyız hepimiz.

Şu b.ktan hayat da mağaza vitrinindeki tayta benzer, uzun bacaklı mankende muhteşem durur ama sokaktaki hali vahimdir.

Konu twitter oldu mu bugün okuyanı düşündürecek bir şeyler yazabildim mi diye düşünürüm. Ağır bi yük.

Tam olarak bize ait olmayan ne sahte bir hayat sürüyoruz farkında mısınız?

Bir bakmaya doyamadıklarımız vardır bir de doya doya bakamadıklarımız… Diğer baktıklarımız kanıksadıklarımızdır.

Sosyal medya iyi; kiminin içindeki öküz ortaya çıkar kiminin canavar, içindeki Mevlana’yı çıkaran Frankheshtaynlar da bonustur.

Okullar ne kadar eğitim yuvası! Devlet okulları siyaset devşirmekte, özel okullarsa para.

Her bebek saf ve güzel doğar, büyüdükçe karakteri yüzüne vurmaya başlar. Tipini beğenmeme durumu budur işte.

Şuradan bir avuç doğa, insansız olsun.

Aşk bitince ukde adında bir faça atar ve gider…

İnsanlar üçe ayrılır; çobanlar, sürüler ve bilgeler…

Geçmiş geçmediyse, kucaklaş, yüzleş, hesaplaş ama kaçma… Peşinden gelen karşına aldığından daha fazla üzer.

Cehennemi sordu birisi, Ortadoğu diyemedim!

Hiç bir siyasi parti yahut kuruma, hiç bir dini-sosyal topluluk yahut cemaate tabii değilim, Bundan daha büyük özgürlük tarifi var mı?

Hepimiz biraz Sami’yiz biraz da Ari… Evet, insan olduğumuzu söyleyip kandırıyorlar, bütün sorun bu. İnsanlar bu gezegenden gideli çok oldu. Geriye yalnızca bedenle uyumsuz ruhlar kaldı. Tabii, ruh primat, beden insan, bize kalan sadece bu… Bir de sopa! Kafesinden çıkmaya çalışırsan kafana inecek, olmayan bir sopa. Herkes sanrıda… Öyle olmasa primat ruhla insan bedeni bir arada olamazdı. İnsanlar ateş arabalarıyla geri dönecekler bir gün…

Beyinler zincirli, kalpler zincirli, zincirin ucu neredeyse ona mahkûm etmişsiniz kendinizi. Özgürlüğün tadından dahi haberiniz yok.

Bir siyasetçi, bir otorite, bir lider nasıl sizden güçlü olabilir ki? Siz daha güçlüsünüz çünkü onlar size muhtaç, neden anlamıyorsunuz! Siz seçensiniz, seçilen değil… Seçen mi güçlüdür seçilen mi? Bunu idrak edin yeter.

Reddetmek en kolay siyaset biçimi… Yüzleşmek en zor erdem biçimi… Halk birincisine daha yatkın tabii…

Bu nasıl bir sınav Ya Rab… Hikmetinden sual olunmaz bilirim ama Ateistlerin icatlarıyla dini yaşamak nasıl bir sınav?

Adam düşmüş, adam perişan, alacaklıları da salmış icrayı üstüne. Yahu nesini alacaksınız canını mı? Silin borcunu, daha iyi sevap mı olur!

Sorunların kaynağı kendi bakış açılarımız… Oysa asıl bakış açısı doğanın hafızasında ve oradan bakmayı bilen çok az.

Bazen düşünüyorum da pek para biriktirememişim ama insan biriktirmeyi başarmışım. Kesinlikle paranın açtığı kapıların daha fazlasını açıyor.

Ispanak gibi berbat bir ottan envaı türlü börek-çörek-yemek yapmayı başarmış insanoğlu elbette dalkavuklardan da milletvekili çıkaracak…

Kabalaşanlar, zekice laf sokma becerisi olmayanlardır. Aşağılık duygusu da kabalaşmanın altında yatan en önemli sebeptir.

Kaybettikleriniz kazançlarınızdır aslında, yerine yenisini koyabilirseniz…

Bir pilotun kapıyı içeriden kilitleyip 150 kişiyle beraber uçağı düşürebileceğini gösterene dek kimse buna ihtimal vermez. Hayat da böyledir.

Düşüncelerine katılmasan da fikir üreten insan değerlidir, düşüncelerine katılıyor olsan da fikrinin doğruluğunu dayatıyorsa tehlikelidir.

İnsanları kutuplaştırdığı, böldüğü, parçaladığı için din-ırk-siyaset ve siyasetçiden tedirginim. Bu dört kavram gönülden olursa kutsaldır.

Mutluluğun nedeni insanın kendi seçimlerindedir.

Herkes haklı, haksız olan diğerleri…

Siyasetin işleyişi değil sonucu önemlidir ve bilen bilmeyen herkes konuşur. Oysa bilim ve sanat konuşturmaz, öğretir.

Gün güzel başlasa n’olacak, dün beynimize çakılı dururken…

Bazıları için geçmiş, bu günkü cezanın adıdır.

Ahiretin nimetleriyle dünyanın nimetleri arasına sıkışıp kalmış insan olmak ne zor! Oysa çözüm basit, akıl…

Dinin ruhsal, bilimin ise zihinsel ihtiyaç olduğunu anlayabilecek siyasetçiler çoğalıp, eğitim bu bilinç seviyesine çıkınca hepsi düzelecek.

Bir susarak çok şey anlatanları severim bir de konuşarak susturanları…

Karşındakinin kalbi kırılmasın diye salağa yatılır ya, ben işi eğlenceye döktüm artık, ‘bu salak ne demek istedi,’ diye düşünür oldular.

Doğduğun günle öldüğün gün aynıdır çünkü öbür tarafta zaman yok.

Dünya dediğiniz şey, podyumda salınan Adriana Lima değil, klozettekidir…

Beynimde bir Andromeda, Samanyolu’ndan ayrı dönen… Ruhumda bir Tiamat, Dünya vaktinden önce ölen.

“Kaderleri kim yazar Ariston?” “Kaderleri bilmem ama kısmetleri bizzat insanoğlu kendi yazar Selahattin.”

En güzel hayvan hikayeleri et yemeyen yazarların kaleminden çıkar, diğerleri biraz pastırma biraz da köftedir.

Yeşil ışık 10 sn. yanar, ön öndeki ışığın dibine kadar girdiğinden 5 sn sonra haberi olur. #sonuç Trene bakanlar daima en önde durur.

Ürkütücü bir gerçek: kahraman da yok hain de, ya da her ikisi de var ama ikisi de birbiriyle aynı. 2 sene evvel hapiste olanlar bir tarafın kahramanıydı şimdi hapiste olanlarsa haindi, şimdi hapiste olanlar bir başka kesim kahramanı oldu. Demek ki kahramanı ve haini ideolojiler belirliyor. Aslında kahraman da yok hain da… Yalnızca insanlık denen bir erdem var o da ideolojilere yenik düşmüş, olayın özü bu.

Fetih ile işgalin, kahraman ile hainin eş olduğunu, sadece tarafa göre ad aldığını anlayamazsın! #insanlarüçeayrılırçobanlarsürülervebilgeler

 

Tam, ‘Yahudi mallarını boykot için önce ellerindeki bilgisayarı kapatmaları gerektiğini anlayabildiler’ diyorum birileri daha pırtlıyor.

Türkleri kapılarında perişan eden Avrupa ülkelerine gitmem diyordum fakat konu fuar olunca Almanya vizesi almam gerekti. İst. İdata’daydım dün. Haliyle vize kuyruğu kalabalık, bana da gözlem yapmak düştü… Huzursuz bir şekilde Avrupa’ya hak verir gibi oldum, üzücü ama benim gibi bu vize işini gurur yapmış insanı sorgulatacak görüntüler vardı. Konu asla fiziki görüntü değil, insan vize başvurusu yaparken evindeki, tarlasındaki gibi giyinip gelmez değil mi? Yurtdışına da mı böyle? Konu sosyal statü hiç değil; özensizlik, pespayelik… Senin için ‘Türk’ dedikleri zaman geride 70 küsur milyon insanı da manipüle edeceksin. Yine derim ki dünyada muhteşem ülkeler varken ve çoğu da vize istemiyorken benim açımdan Avrupa’ya gitmek peşin yorgunluk.

Kasabalar küçüktür ama farkındalığı büyüktür. Bu sabah burada ne çok selâ okundu ve bu akşam ne çok havai fişek atılıyor. Garip bir gün!

Yağlı kellepaçalar, işkembeler ölüm oranını artırır, yollar kazalarla kan gölüne döner ve biz bu bayramlarda sadece hayvanların kurban gittiğini zannederiz…

Laf soktu dedirtmeyeceksin, lafı dübelledi dedirteceksin ki, iki dakika sonra çıkarıp atılmayacağını bilecekler…

Bilge kimdir diye sordum ustama; daldaki kuş, dağdaki kurttur dedi, çünkü onlara kimse öğretmez…

Tapınma duygusuyla eğitim seviyesi ters orantılı, bilgili insan gücü dışarıda aramaz bizzat kendinde olduğunu bilir.

Umutsuz insanların çokluğu yaşam puanını aşağı çektiği için çok mutlu olmayanlar sınıfındakiler hayattan iyi dereceyle mezun olmuş sayılacak

Hayata 360 derece bakmak zor tabii, bilgi ister, tecrübe ister, derin bakış ister ve tabii zekâ ister…

Nasıl her fazla kilo hamallıktan başka bir şey değilse, upuzun cümleler de beyni hantal bir harddiske döndüren kötü-gereksiz yazılımlardır.

Yaşam dediğimiz de mağaza vitrinindeki tayta benzer, uzun bacaklı mankende muhteşem durur ama sokaktaki hali vahimdir.

Sosyal medya iyi; kiminin içindeki öküz ortaya çıkar kiminin canavar, içindeki Mevlana’yı çıkaran Frankheshtaynlar da bonustur. Ruh sağlığımın bozulduğunu anladığımda her kesimden nefret kusucuları sosyal medyamdan temizliyorum, ilaç oluyor, iyi geliyor. Ne var ki bu ruh sağlığı bozuk nefretçiler sürü gibi, kısa sürede yenileri gelmiş, anlamıyorum bile… Geleceğim nokta bu; “Şuradan bir avuç doğa, insansız olsun.”

“Gördün müüü, gördün mü…” diye başımı şişiren havuzbaşı eğlenceleri, geri gelin artık, razıyım sizden, affedin, söz bir daha şikayet yok. #turizmbittiğinde

Aşk ile alkol aynı ruhtandır, sevmesini ve içmesini bilen insanda güzelleşir, bilmeyende şeytanlaşır.

Bilinçaltı mükemmeldir, insanı noksan olduğu konularda sürekli uyarır. Mesela Mevlana’dan erdemli sözler paylaşır sürekli…

Bir partiyi, bir cemaati, bir sosyal yapıyı kılavuz edinmeyin, onlar güç savaşçısı, filler tepinirken ezilen çimenlerdir, daha ne diyeyim. Siyasetle kalben ilgilenin, dini Kuran’la öğrenin, sosyal yapınızı ruhunuzla kurun; güç sizin içinizde, bir başkasında değil bunu unutmayın. Gücü siyasette, cemaatte ve örgütlerde arayanlar görece zayıf insanlardır, bütün sosyal bilimciler bunda hemfikirdir.

Eskiden ‘aynasız‘ derlerdi, ayna yüreklerindeymiş, nerede bir polis görsem sarılmak geliyor içimden. #BaşımızSağolsun

Ülkeler satranç tahtasıdır, yapılacak en kolay hamle, din ve ırk taşlarını kullanmaktır. Bu iki taşı ehil eller karşılamazsa oyun biter. Ülkemizi dış güçlerin satranç tahtası yapmasına izin vermeyeceğiz… Çünkü kendi kaderini kendi yazacak kadar köklü ve asil bir geçmişin hayranlık uyandıran mirasını taşıyor Anadolu’m.

Dünyada en zor alınan nefes, özgürlüğün gittiğini anladığın o ilk esaret nefesidir. (Domuz Kasabı)

Nuri erkek, Nuriye ve Huriye kadın adı mantığından yola çıkınca, ya cennete gidecekleri Nuri gibi Huriler bekliyorsa!

Domuz Kasabı Röportajı-Star Gazete

Posted in röportajlar with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 16 Aralık 2016 by mehmetmollaosmanoglu

star1

Yeni romanı ‘Domuz Kasabı’nı geçtiğimiz günlerde yayınlayan Mehmet Mollaosmanoğlu ile edebiyata, edebiyat ortamına dair ses getirecek bir söyleşi yaptık. Frankfurt Fuarı’nda kitabının lansmanı yapılan ilk Türk yazar olan Mollaosmanoğlu, “Bir gün dünyanın en çok okunan kurgu yazarlarından olacağımı biliyorum” diyor.

15259750_10154834008582904_1405751019228466507_o

Domuz Kasabı her ne kadar gerilim kurgusu olsa da, konunun Alanya’da geçmesinden yola çıkarak soruyorum; sizin hayatınızdan hangi izleri taşıyor? Anlatır mısınız?

Kişiselleştirmezsek şayet etrafımda cereyan eden olaylardan faydalandığım doğrudur bunun kapsamı da sadece roman kahramanımın karakteri ve işiyle ilgili olmaktan öte gitmez. Yoksa bir domuz kasabıyla hiç tanışmadım, domuz eti hiç yemedim ve en önemlisi kaynanam asla ve kat’a romandaki gibi bir kadın değil… Yine roman kahramanım İlimdar Can Çekirdek gibi bir karakterin bakış açısıyla hareket ettiğim de söylenemez. Bununla beraber ben kendimi bildim bileli doğduğum ve yaşadığım Alanya’da her zaman bir domuz kasabı olagelmiştir, ilham veren de budur zaten. Malum, Alanya Türkiye’de en fazla yabancının yerleşik yaşadığı Akdeniz şehri…

20161022_165025_hdr-kopya

Frankfurt Kitap Fuarı Lansmanı’ndan…

yazar-mehmet-mollaosmanoglu-frankfurtta-kitabini-imzaladi_8ccb37d-700x600

Frankfurt Kitap Fuarı, Domuz Kasabı tantım kokteyli; Münir Üstün ve Sayım Çınar’la.

“Müslüman Mahallesinde salyangoz satmak,” diye bir deyim var, Domuz Kasabı’nı okumaya başlayınca çıkış noktasının bu olduğu anlaşılıyor fakat devamında ortaya konan felsefe daha farklı. Benim en çok dikkatimi çeken şu oldu; kitabın özellikle sonlarında ilkel yahut gelişmiş fark etmiyor, insanların bir güce sığınma ihtiyacından kaynaklanan soyut kavramların esiri haline gelmeleri üzerinde durulmuş. Üstelik bu sığınma duygusunun, korku unsuruyla harmanlandığı ve korkunun nasıl hayranlık doğurabildiği türünden çelişkiler sorgulanmış daha çok. İnsan acizliği kendi doğa üstü dogmalarını üretiyor gibi de bir sonuç çıkmış ortaya.Doğru mu anlamışım?

Acizliğin yanına bir de ihtirası koyarsak doğru… İlimdar, açgözlü ve kurnaz bir esnaf, düştüğü tuzağın bu durumuyla ilgili olabileceğini baştan anlayamıyor. Dar bir vadide ilkel hayat yaşayan bir grup insanın arasına düşünce kendini, mesleğini ve diğer insanları sorgulamaya başlıyor. Bu küçücük kolonideki bir düzine insan İpar’ın Ruhu adını verdikleri, ortaya çıktığında fırtınalar ve şimşeklerle vadinin üzerine bir kabus gibi çöken, üstelik her sene vadiden birisini ‘kefaret’ olarak alıp giden ve yerine dış dünyadan birisini getiren soyut bir kavramın etkisi altındalar. İlimdar dış dünyadaki inanç ve kabullerle buradakinin arasında çok fark olmadığını anladığında bilmeceyi çözüyor. Demek istediğim şu; çoğu zaman gerçeğe ulaşmak için kabullerden sıyrılmak gerekir, işte bu cesareti bulanlar için yaşam daha anlamlıdır. Bakın kolay yahut zor demiyorum, anlamlı diyorum… Bu nüansı yakalamak çok önemlidir.

Frankfurt Kitap Fuarı’nda ilk defa bir Türk yazarın yani sizin yeni romanınızın lansmanı yapıldı. Neler yaşandı, gözlemleriniz nasıldı?

Frankfurt yerel basınının ‘Türkiye Domuz Kasabıyla fuarda’ türünden ironik ve eğlenceli manşetlerini bir tarafa bırakacak olursak benim için çok ilginç bir deneyim oldu. Uluslararası fuar ortamlarının yazara kariyeri açısından katkılar sunduğuna inanırım. Hem olaya kariyerim açısından bakınca, yeni tanıştığım okurlar, edebiyat isimleri, yabancı yayınevleri vs. büyüdüğümü, geliştiğimi hissederim. Yazar olarak biraz daha piştiğimi düşünürüm. Frankfurt’ta da Yayıncım Münir Üstün’ün çabasıyla böyle bir etkinlik düzenlendi ve Sayım Çınar-Münir Üstün-Mehmet Mollaosmanoğlu üçlüsü olarak gösterişli bir lansmana imza atmış olduk.

“YENİ ROMAN YOLDA…”
Domuz Kasabı artık raflarda… Boş durmuyorsunuz herhalde, sırada ne var?

Türkiye ve Peru Amazonu odaklı yeni bir gerilim-kurgu romana devam ediyorum. Bununla beraber bir ara kitap çıkarma fikri oluştu. Daha evvel hiç hikâye kitabım olmamıştı, sevdiğim dünya kentlerinin adını taşıyan ve konusu bu kentlerde geçen ‘tutkulu kentler’ adını vermeyi düşündüğüm birkaç uzun hikâyeden oluşacak yeni bir eser üzerinde daha çalışmaya başladım. İlk hikâye Şili’nin başkenti Santiago’da geçen genel tarzımın dışında romantik bir aşk, İkincisi Bangladeş’in başkenti Dhaka’da geçen bir gerilim; bu ikisi tamam… Böyle toplam dört veya beş kentte geçen hikâye tasarladım. Sırasıyla, Thimphu-Butan, LaPaz-Bolivya ve Berlin Almanya düşünüyorum. Zannederim yeni yılın ilk aylarında bir ara kitap olarak raflarda yerini alacak.


“İLHAM MELEKLERİMİN MUZİP OLDUĞU YÖNÜNDE KUŞKULARIM VAR”

Eserlerinizde bolca siyasi ve sosyal sorgulamalar var fakat bunu yaparken hararetli bir konu içindeki macera-korku-gerilim gibi unsurlarla birlikte kurgulama yoluna gidiyorsunuz. Zannediyorum Türk yazarların çok fazla kullandığı bir yöntem değil bu. Yanılıyor muyum?

Bir yazarın tarzını belirleyen faktör nedir gibi bir soruyu çok fazla düşünmüşümdür. İlham kaynaklarıyla ilgili olabilir mi yahut yaşadıklarıyla belki ilgi alanlarıyla…Benim bu tarzımın sebebi de muğlak bu yüzden. Mutlaka her yazar ilgi alanları doğrultusunda bir şeyler yazar fakat konu tarz olunca bu etken kendi başına yeterli olmuyor. Yalnız ilham meleklerimin muzip olduğu yönünde kuşkularım var. Sineği bile incitmekten korkan ben çok ustaca katil, psikopat karakterler yaratabiliyor, kan, işkence ve cinayet kavramlarını bir nebze bile rahatsızlık duymadan kolayca işleyebiliyorum.Tarzıma döneceksek eğer, romandan daha çok araştırma, tarih ve felsefe kitapları okuduğum için Türk roman yazarları içerisinde benim gibi yazan birileri var mı onu da bilemiyorum. Dünyadan ise Dan Brown, Koontz, Gaiman gibi yazarlarla kıyaslanmam da gerçekçi değil. Umarım bir gün, kendi tarzını yaratmış bir yazar olarak yer alırım literatürlerde.

Yeniden Domuz Kasabı’na gelecek olursak, konuyu seçerken veya işlerken nelerden beslendiniz?

Bütün eserlerimi okumuş olan bir arkadaşım samimi bir eleştiride bulundu; bugüne kadar yazdığım romanlar içinde en fazla yerel özellikler taşıyanın bu olduğunu söyleyerek kendisine çok ilginç gelmediğini ekledi. Ben de Alanya’da yaşadığı ve kanıksadığı için bir domuz kasabının ve bir Müslüman ülkenin şehrinde yerleşik yaşayan yabancıların/gayrimüslimlerin kendisi için ilginç gelmeyeceğini söyledim karşı tez olarak. Domuz Kasabı, Alanya’da ‘İlimdar’ın leziz ve sıhhi domuz etleri’ tabelalı bir kasap dükkânı ve buradan alışveriş yapan Asia Kova adındaki bir Rus kadının etrafında dönen olayları işliyor. Elbette konu domuz eti, Rus kadın filan olunca Alanya’da yaşayanlar için sıradanlaşıyor. İyi de ben bu romanı Alanyalılar için yazmadım ki! Alanya gibi Müslüman bir ülkenin turistik kasabasına yerleşmiş ecnebilerin küçük bir kasabanın sosyal hayatından pencere açtım, bu pencereden bakacak olanlar da Alanyalı olmayanlar…

Türkiye’de edebiyat ortamını nasıl buluyorsunuz? En iyi roman listeleri yapılıyor, sayısız kitap eki çıkıyor. Sizce bu yayınlar ne kadar etkili?

Türkiye, yeni okumaya başlayan bir ülke bence… Bakın kitap fuarlarına, genç nüfus ne kadar fazla. Elbette bunun handikaplarına katlanmamız gerekiyor. Kitap kurdu olmamış bir okurun seçme kabiliyeti olmayacağından önce popüler olmayı başarmış eserleri tercih etmesi çok doğal. Malum, bir eserin popüler olması iyi olduğu anlamına gelmiyor. Popülerliği sağlayan eserin popüler olması iyi olduğu anlamına gelmiyor. Popülerliği sağlayan okurun tercihleri elbette; yeni okumaya başlamış bir genç önce kolay anlayabileceği, teması sade, muhtemelen dini-sosyal kabuller çerçevesinde aykırı durmayacak eserlere yönelecek, bu da diğer okurları tetikleyecek. Şahane bir örnek vereceğim bu konuda. Sosyal medyadan arkadaşım bir yazar var. İlk üç romanı satmadı, bu yüzden yayınevi bulmakta zorlandı. Bir gün bana çok satmanın formülünü bulduğunu ve sadece birkaç ay beklememi söyledi. Şaka yaptığını düşünüp üzerinde durmadım. İslam kadınlarından birisinin hayatını romanlaştırdığını fark ettiğimde kitap çok satanlar listesindeydi. Şimdi sadece bir kitapla benim on kitabımın toplamından daha çok satış yapmayı başardı. Türkiye’de nasıl çok satan yazar olunurun formüllerinden birisi bu, başka yollar da bunun tali olanları, anlayın işte.

Kitap eklerine gelince, kültüre çok fazla hizmet ettiklerini düşünmüyorum. Bol bol ilan toplayıp, kendilerine ilan verenlerin tanıtımlarını yaptıkları ticari mecralar… Yoksa bu ülkede üretilmiş gerçekten iyi edebiyat eserleri kıyıda köşede kalmazdı.

ŞİMDİLİK ÇOK SATMA POPÜLER OLMA  ÇABASINDA DEĞİLİM.
Bir yazar olarak siz kendinizi nerede  görüyorsunuz?

Ben kendi adıma şimdilik çok satma,popüler olma çabasında değilim. Hatta bir adım daha ileri gideyim, hedefim Türkiye değil. Bir gün Türkiye’de çok satacağımı da düşünmüyorum. Matematiksel bakıyorum ve ortalama Türk okuyucusunun okuma potansiyeli ile ilgi alanlarını kolayca hizalayabiliyorum. İşin aslı, biraz da ağır kurgular yapıyorum, akıl oyunlarıyla dolu kurgular… Kolay olmuyor tabii, bunun için çok fazla seyahat ediyorum, örneğin herkes Avrupa’ya Amerika’ya giderken ben Peru’ya gidiyorum, Butan’a, Bangladeş’e…Yakında Patagonya var… Kendime soruyorum; Paris’te, Londra’da ya da işte Berlin’de acaba İstanbul’dan daha farklı ne görüp, yaşayabilirim ki? Size soruyorum; Butan’ı bilir misiniz? Peru’da And Dağlarında yaşayan Keçhualardan haberiniz var mı, Bolivya’daki Tiwanaku’yu duydunuz mu? Atacama Çölü’nün boydan boya kat edebildiniz mi? Evet, bunlar benim seyahat tercihlerim işte. Zihnimin ve şuurumun bir balon gibi şişmesi bu yüzden, kurgular böyle çıkıyor, hafızamda yeni dünyalar böyle kuruluyor… Yoksa oturur herkes gibi edebiyat yaparım ben de. Öyle değil mi? Ama bu çabalarım karşılıksız kalmayacak, bir gün dünyanın en çok okunan kurgu yazarlarından olacağımı biliyorum. İnanmayan yazsın bir köşeye…

HİMALAYA’nın GİZEMLİ ÜLKESİ, NEPAL:

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , on 20 Eylül 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Bazı ülkeler bazı halklar için muammadır… Örneğin Nepal; ortalama Türk insanı için adı geçtiğinde bir iki kavram dışında öyle kolayca ete kemiğe bürünen bir intibaı yoktur. En fazla Himalaya eteklerinde, bol tapınaklı, Budist bir ülke olduğu şeklinde tarif edilebilir, başka üzerine birkaç cümle koyacak insan da zor bulunur. Elbette bu durum ülkeler arasındaki siyasi, kültürel ve ekonomik işbirliğinin boyutuyla ilgili bir durum. Dolayısıyla Türk medyasında seyahat gezileri dışında Nepal’le ilgili çok fazla habere rastlayamazsınız.

Buna rağmen İstanbul’dan Nepal’in başkenti  Katmandu’ya haftanın dört günü THY’nin karşılıklı seferi olmasına (2016 itibariyle) şaşırdığımı itiraf etmeliyim fakat sonradan anladım ki Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden Nepal’e gitmek için İstanbul aktarması kullanılıyor. Yoksa ilk anda zannedildiği gibi Türkler ve Nepalliler birbirlerini pek seviyorlar ve gidip, gidip geliyorlar türünden bir olay yok. Zaten uçağımızda bizden başka Türk var mıydı emin değilim (en azından Türk olduğunu düşündüğüm birisiyle karşılaşmadım) , daha çok diğer ülkelerden gelip Nepal’e aktarma yapan kendi vatandaşlarıydı…

AİRBUS-BOEİNG MESELESİ:

Tarifeli uçak, İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan 20.55 te… Bu yolculuğa da değişmez seyahat arkadaşım Murat Satı ile çıktık. Sabah 6.30 civarında Katmandu’daydık. Toplam 6.5 saatlik bir uçuş, 3 saatlik zaman farkı nedeniyle Nepal’e varınca gün ağarmış oluyor. Tek sıkıntımız Airbus’la uçmak oldu. Ben Airbus’ları sevmiyorum, koltuklar çok dar ve yanında oturduğun kişinin koluyla sürekli çarpışıyorsun, hele ikram zamanları çok sıkıntı oluyor. Yanımda oturan arkadaşımdı, ola ki yabancı olsaydı hele bir de şişman olsaydı… Hep söylerim, Boeing 777’lerin koltuk konforu Airbuslardan daha iyi.  THY artık Airbus satın almasa diyeceğim de fare-dağ meselesine dönecek…

Resim: Katmandu, Tribhuvan Uluslararası Havalimanı Terminal Binası….

NEPAL’E GİRİŞ:

Uluslararası havalimanı lüks değil, hatta eski… Sıcak ve samimi bulduğumu söyleyebilirim. Vize 25 dolar karşılığı girişte alınıyor. Görevliler güler yüzlü ve yardımsever. Başka ülkelerde olduğu gibi ‘neden geldin’, ‘kaç gün kalacaksın’, ‘otel rezervasyonlarını göreyim’  türünden sorular yok. Ülkelerine geldiğiniz için minnet duyar gibiler, abartmıyorum hakikaten öyle. Nepal’den sonraki durağımız Butan Ülkesi’nde de aynı sevecen muameleyle karşılaştık.  Link burada: https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/09/07/mutlu-ejderhalar-ulkesi-butan/

Bir mühendis gözüyle Katmandu Uluslararası Havalimanı’nın terminal binasının dış mimarisini çok beğendiğimi söylemek istiyorum, tuğla kaplı çok büyük olmayan yapının farklı bir mimarisi var. Fakat Katmandu’nun diğer yapıları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim…

KEŞFİ ZOR SIRLI KENT; KATMANDU

Lafı hiç kıvırtmayacağım, Katmandu çirkin bir kent… Burada bir imar planı olduğuna kimse beni inandıramaz, uçaktan da belli, içinde gezerken de.  İsteyen istediği gibi yapmış evini apartmanını; arıların, kuşların yuva yaptığı gibi, nereyi bulduysa, rastgele… Bu yüzden belli başlı birkaç ana caddesi dışında yol yok. Katmandu’nun nüfusu 1.000.000 (bir milyon) ama merkezde trafik sıkışıyor, neden çünkü ana caddelere alternatif yollar açmak çok zor, her taraf mahalle… Merak edip mahallelere de daldık Muratla, sokaklar çıkmaz, labirent gibi.

Kent merkezindeki tapınakların bolca bulunduğu Narayanhiti  ile Ranipokhari Tapınağı arasındaki bölge yapı istilalarından bir nebze kendisini kurtarmış görünüyor, etrafta bolca parklar, yeşili bol caddeler, modern kafeteryalar görmek mümkün ama bahsettiğim bu yerler koca Katmandu’nun yüzde onu bile sayılmaz.  Yine de aklınızda bulunsun kent merkezi sayılan ve tapınaklarla pazarların bulunduğu  Durbar Square’e çok yakın olan bu bölge vakit geçirmek için ideal. Durbar Squara deyince, burası Katmandu’ya gelen herkesin uğradığı kent merkezi. Tapınaklarla dolu upuzun bir caddeden sonra yerel pazarların olduğu bölgeye geçiliyor, oradan da değerli süs eşyalarının satıldığı daha geniş ve geride kalan sokaklara göre kısmen modern sayılabilecek bir ana caddeye… Buraya bir gününüzü ayırsanız yetmez çünkü yerel ürünlerin, hediyelik eşyaların, ipeğin, incinin, gümüşün, altının ve değerli taşların satıldığı kocaman bir çarşıda bulacaksınız kendinizi.

KOLTUK DEĞNEKLİ TAPINAKLAR:

Her ne kadar Katmandu’nun olumsuz tarafıyla mevzuya girmiş görünsek de bunu bir mühendis refleksi olarak algılamakta fayda var. Katmandu gerçek bir tapınaklar şehri.  Gezecek görecek o kadar çok yer var ki… 2015 yılındaki depremde tapınaklar büyük ölçüde hasar görmüş, bakınca üzülmemek elde değil, yakılan İskenderiye Kütüphanesi kabilinden silinmeye yüz tutmuş tarih korkusu veriyor, koca koca destansı yapılar koltuk değneğine yaslanmış ağır hastalar gibi ayakta tutulmaya çalışılıyor, neyse ki Unesco el atmış da bu tapınaklar aslına uygun restore edilecekmiş…

Çok tapınak var dedik, biz iki gün kaldığımız için hepsini gezme fırsatımız olmadı fakat 2 tanesini ısrarla tavsiye edebilirim. İlki Swayambhunath , Maymun Tapınağı adıyla da bilinen bir tepenin üzerinde yer alan epey büyük bir tapınak… Etraf maymun kaynıyor, içerideki yapılar depremdan hasar görmüş ama yine de büyüleyici ve görkemli olduğunu söylemek zor değil. Yüksekte dedik,  Katmandu buradan kuşbakışı seyrediliyor.

Diğer tapınak ise Pashupatinath… Ganj Nehrinin yukarı kollarından birisinin kenarında yer alan bu tapınağın bir özelliği var, ölüler burada yakılıyor. Nehir boyu sıralanmış sunakların üzerinde yakma törenleri günün her saatinde görmek mümkün. Üstelik yakma esnasında fotoğraf ve video çekilmesine hiç kimse itiraz etmiyor. Ben izlemekle yetindim ama arkadaşım Murat bir cesedin nasıl yakıldığını saniyesi saniyesine videoya çekmeyi ihmal etmedi.  Belgeselciler bile bu kadarını yapamaz. Şimdi soracağınız soruyu biliyorum… Hayır, havada yanık et kokusu yok, hiç yok hem de… Oysa etrafı kaplamış dumanla beraber bir koku bekliyor insan. Anladığım kadarıyla bunu önlemek için kimyasal bir madde sürüyorlar ölünün vücuduna. Havalimanına çok yakın olan bu tapınağı atlamamanızı tavsiye ederim.

Diyeceğim o ki, Katmandu yeni keşiflere açık bir kent. Boş verin imarının çirkinliğini, sokakların pejmürdeliğini, kaldırımların pisliğini; gezin, insanlarını tanıyın, tepelerine çıkıp manzara seyredin…  Hatta sokaklardaki insanların pek çoğunun ağız maskesiyle dolaştığını da görmezden gelin (hava kirliliğine karşı dediler de yazın ne hava kirliliği-buz gibi mikroplardan korunmak için)Bize iki gün yetmedi, sindirebilmek, tadına varabilmek için en az bir haftalık bir kent burası unutmayın.

LUKLA HEVESİ KURSAĞIMIZDA KALDI:

Niyetimiz Katmandu’dan Everest eteklerindeki Lukla’ya gitmekti fakat bu mevsimde (Temmuz) Muson Yağmurları yoğun olduğu için uçaklar düzenli biçimde gidip gelemiyormuş. Bir gün, iki gün boyunca sefer yapılamadığı zamanlar olduğu için dönüşümüzü riske atamadık çünkü iki gün sonra Bhutan’a gideceğiz, uçak biletimiz ve oteller ayarlanmış durumda. Pokhara’yı önerdiler. Biz kendimizi Lukla’ya hazırlamıştık ki Lukla dünyanın en yüksekteki ve en tehlikeli havalimanına (küçük pervaneli uçaklar gidebiliyor sadece) ev sahipliği yapmasıyla ünlü…

POKHARA ADINDA BİR YERYÜZÜ CENNETİ:

Mecburen Pokhara’ya çevirdik yönümüzü… İyi ki de öyle olmuş, nasıl bir doğa anlatamam. Üstelik Pokhara, ilk niyet ettiğimiz Lukla gibi bir köy değil, kocaman bir şehir, zannediyorum Nepal’in Katmandu’dan sonraki ikinci büyük kenti. Katmandu’ya benzer kötü ve çirkin bir şehirleşme var ama kıyısında olduğu Phewa Gölü’nün muhteşemliği bütün çirkinlikleri silip süpürüyor. Ben hayatımda bu renkte bir göl hiç görmedim, hakiki bir yakut yeşili… Tesisimiz gölün kıyısında Fihtail Lodge ayrı bir dünya, ayrı bir şahane… Alt resimde, gölün karşısında tepenin eteğindeki tesis…

Pokhara, Nepal’e 200 km. mesafede batıda… Karayoluyla 8 saat sürüyormuş, biz uçakla gittik, küçük pervaneli uçaklar gidiyor sadece ve yolculuk 1 saat sürüyor. Katmandu Havalimanı’nın iç hatları bizim en ücradaki otobüs terminallerinden bile daha kötü ama olsun insan bazen bu ilkelliği de özlüyormuş meğer. Öyle ya, bizler de gökdelenlerin arasında, lüks alışveriş merkezlerinin yürüyen merdivenlerinde büyümedik,  Nepal bizim 60’lı yıllarımız gibi. Nostaljik bir tadı var.  Bununla beraber Nepal’de daha uzun kalacaklara Pokhara’ya gitmek için karayolunu öneriyorum çünkü Himalaya eteklerinde muhteşem bir doğanın içinde yol alacaksınız, bunu rahatlıkla söyleyebilirim çünkü uçağın penceresinden gördüm…

BULUTLARI PEÇE YAPMIŞ ANNAPURNA’NIN YÜZÜNÜ GÖRMEK:

Pokhara, Himalayaların eteklerinde… Bu görkemli dağ sırasının en ünlü iki tepesi Annapurna ve Machhapuchhare (diğer adıyla Fishtail) Pokhara’nın kuzey-batısında bulutların arasından hayalet şato gibi fırlarmış, öyle muhteşem ve masalsıymış görüntü fakat  Muson Yağmurlarından dolayı sürekli bulutlu olduğundan bu mevsimde pek görünmezmiş. Pokhara da gezdiğimiz sürece her yerde bu iki dağın resmiyle karşılaşınca ve de herkes bu iki dağdan bahsediyor olunca aldı bizi bir merak… Kime sorsak başını sallıyor, bu mevsimde görünmezmiş… İlk gün bizi gezdiren taksi şoförü tavsiyede bulundu, bu mevsimde sabaha karşı gün doğarken bazen ortaya çıkabiliyor, bir deneyin isterseniz dedi. Denemiş Murat, ben tabii o saatte iki dağ göreceğim diye uykumu feda edemeyeceğim için umurumda olmadı. Ne olmuş dersiniz? Kahvaltıda, ‘Şans mı var biz de,’ diye söylenen Murat’a bakınca anladım sabahın köründe mıntıka kontrolüne çıktığını… Görememiş tabii,  nazlı dağlar bulutların arkasına saklanmaya devam…

Otelin restoranı kıyıda, biraz yüksekten bakıyor göle, tam bir huzur mekânı… Hava sıcak olduğundan herkes klimalı kapalı kısımda ama biz Muratla sıcak-mıcak demeden bahçedeyiz. Önümüz göl, gölün arkası ise bulutların sakladığı dağlar. İkinci ve son günümüz, dağlardan umudu kesmişiz, gölün güzelliği ile idare ediyoruz. Gölü arkamıza aldık birbirimizin resimlerini çekiyoruz. Murat şöyle elini başının üzerine attı, poz veriyor ben denklanşöre basacağım o ne? Kadrajda yavaşça dağılan bulutların içinden sıyrılan sivri bir kütle, zebella gibi ortaya çıkmakta, büyümekte… Nasıl muhteşem bir görüntü anlatamam. Heyecanla Murat’a gösteriyorum, ikimizde büyülenmiş gibi seyrediyoruz. Önce sipsivri Machhapuchhare (Fishtail-balıkkuyruğu) tamamıyla ortaya çıkıyor ardından daha derli toplu Annapurna…  Ağızlarımız bir karış açık bakakalıyoruz. Anlıyoruz ki sadece bunu deneyimlemek için bile gidilir Nepal Pokhara’ya… Benim anlatmam hiçbir şey ifade etmez beş duyu organıyla yaşamak lazım.

ALIŞVERİŞ CENNETİ:

Pokhara turistik bir kent… Alışveriş yapmak için de çok ideal, yöresel ürünler konusunda gayet tatmin edici. Fiyatlar da uygun. Nepal pahalı bir ülke değil sonuçta. Göl kenarında turistik eşya ve ipekten dokunmuş ürün satan dükkânlar ile barların, kafelerin ve lokantaların olduğu epey uzun bir caddesi var. Bu cadde boyu ve caddeye inen sokaklarda çok fazla orta halli – lüks olmayan otel dikkat çekiyor. Yaz ayları turistik mevsim değilmiş, bahar ve kış aylarında gitmek gerekiyor Nepal’e o yüzden çok kalabalık değildi. Biz de bol bol, ipek, sabun ve çay aldık… Sabunları çok güzel, bunu özellikle belirteyim.

EJDERHA KALELERİ:

Pokhara’da atlanmaması gereken yerlerden birisi Sarangkot Tepesi… Buradan şehir kuşbakışı seyrediliyor ayrıca Himalayaların muhteşem görüntüsü de artısı. Biz Himalayaların göründüğü saatlerin devamında tepeye gittiğimiz için manzaranın tadını çıkarabildik çünkü Annapurna ve Fishtail gün boyu yüzünü göstermeye devam etti. Uyarım olsun Nepal’e sakın yaz aylarında gitmeyin; hem sıcak hem de Himalayalar bize yaptığı jesti size yapmayabilir, bulutların arkasına gizlenmiş canavar zirveleri görmeden, yaşamadan Nepal’e gittim denmez ona göre. Kendinizi hakiki bir masal dünyasında, ejderha kalelerinin içinde hissedeceğinizin garantisini veriyorum buradan, acayip bir deneyim.

AGARTA:

Pokhara’da aşka nereler var derseniz, Mahadev Cave’de  görülmesi gereken yerlerden. Şehrin kenar mahallelerinden birisinde kocaman bir yeraltı mağarası, içinde görkemli bir şelale var, su akıp gidiyor da nereye derseniz bilmiyorum belki Agarta’ya… Efsanelere ve mitlere meraklıysanız rahatlıkla hayal kurabileceğiniz muhteşem bir mağara burası. Etrafındaki hediyelikçiler, şehir merkezindekilerden çok ucuz, alışverişinizi buradan yapın…

Son olarak görülmesi gereken bir de Old Pokhara denilen bir mahalle var. Oradaki yapıların 250 yıllık olduğunu söyledi bizi gezdiren taksi şoförü. Şehre hâkim kötü binaların aksine buradakiler eskimiş de olsa tuğla ve ahşap karışımı mimarileriyle güzel ve asil görünüyorlar.

NEPAL’LE İLGİLİ BİR KAÇ NOT:

Nepal halkı yüzyılın başında İngiliz hâkimiyetinde kaldıkları için çok iyi İngilizce konuşuyor, anlaşmakta zorlanmazsınız. Ayrıca Nepal halkının bir kısmı fizik olarak biz Türklere çok benziyor. Epey şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Elbette Hindular ve çekik gözlü kuzeyliler de var ama özellikle başkent Katmandu’da bizim Anadolu insanına benzeyen çok insan gördük. Orta Asya’dan bir kısım halkın buraya gelip yerleştiğini düşünmek mümkün. Pokhara’da kaldığımız otelin kahvaltısında reçelin peynirin yanında irmik helvası ve gözleme vardı, bununla ilişkilendirilebilir mi bilmiyorum.

20160628_073146_hdr

Fish Tail Lodge’daki kahvaltı tabağım: irmik helvası ve gözleme…

Katmandu’nun trafiği de keşmekeş… Tuk tuk denen 3 tekerlekli taşıtların ve çek çek denen oturaklı bisikletlerin fazlalığı belki de trafiği tıkayan etkenlerin en önemlisi fakat ortada bir cümbüş olduğu kesin ve ilgi çekici olabiliyor.

Katmandu’da akla gelen anlamda modern alışveriş merkezleri yok. Olanlar da 70’li 80’li yıllardaki Isparta Manifaturacılar çarşısı türünden, idare eder yerler. Biz iki tanesini gezdik, ikisi de yukarıda bahsettiğim Ranipokhari Tapınağı ve Durbar Square arasında merkezi bir yerde. Gidip gezmeye değer mi, değer bence, görmekte fayda var.

Son olarak, Nepal halkı çok güler yüzlü, yardımsever ve pozitif insanlar. Her zaman her yerde birisinden yardım alabiliyorsunuz. Yolda yürürken örneğin çocuklu bir kadının resmini çekmek isteseniz hemen gülerek kabul ediyor, ya da kavşaktaki bir polisin yanına gidip beraber resim çektirebiliyorsunuz. Nepal dilinde ‘hayır’ denen bir kelimenin olmadığına dair kuvvetli şüpheler oluştu bende. Evet, şehirler çirkin, pejmürde ama insanları, doğası ve tarihi ile yeryüzünde görülmesi gereken ülkelerin en başında yer alıyor. Seyahat ediyorsanız ve henüz Nepal’i görmediyseniz ilk fırsatta programınıza alın derim. Oradan da Butan’a geçmeyi ihmal etmeyin.

GİĞİ DAĞI, İPAR GÜLÜ ve İPAR HATUN EFSANESİ…

Posted in Blog, Kendi Kitaplarım, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 11 Eylül 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Himalayaları ve And Dağlarını görmüş, gezmiş birisi olarak diyebilirim ki, Torosların doğası çok daha çeşitli cazibe merkezleri ortaya çıkarmak için yeterince müsaitken nedense Türkiye’de sadece sahil turizmine önem verildiğinden, doğa turizmi ihmal edilmiş.

Bu yazının ana hedefi, son romanım Domuz Kasabı’nın konusunun geçtiği Antalya’nın Gündoğmuş ilçesinin kuzeyinde kalan Eğrigöl ve Söbüçimen yaylalarının bulunduğu coğrafya, özellikle de Giği Dağı ile Tanrı Dağı arasındaki bölge… Üstelik bu bölgenin geçmişinde çok enteresan bir tarihi hikâyenin kalıntılarını da bulmak mümkün… Alt paragraflarda bu hikâyeye yer vereceğim ama merakta kalmayın diye çıtlatayım; 16. yüzyılda Doğu Türkistan’ı işgal eden Çin Ordusu’na esir düşmüş Dilşat Hatun’un, Çin Sarayı’nda İpar Hatun oluşuna uzanan dramını anlatacağım. Çin nere Akdeniz Bölgesi nere demeyin, okuyunca hayret edeceksiniz zaten.

Yola Alanya’dan çıktık. Bahsettiğim bölgeye, batıdan Güzelbağ – Gündoğmuş güzergahında kuzeye yönelerek veya Alanya Mahmutlar’dan kuzeye Taşkent üzerinden yaklaşık 2 – 2.5 saatte gitmek mümkünken biz yolu uzattık. Anamur, Aydıncık üzerinden Gülnar’a, oradan da Mut ve Ermenek yolundan Taşkent’e geldik. Taşkent’te bir gece konaklayıp asıl hedefimiz olan Giği Dağı bölgesine gittik.

Mut-Ermenek-Taşkent arası bence muhteşem doğasıyla daha fazla tanıtılmalı. Hele Ermenek baraj gölü akıllıca tanıtılıp pazarlanabilirse yepyeni bir turistik merkez haline getirilebilir. Ne var ki, bu bölge idarecilerine çemkirmem gereken ve bu konuda son derece haklı olduğuma inadığım bir konu var. Hani nerede yöresel ürünleriniz,  yemekleriniz, pazarlarınız? Sonra da kırsal kesimde bulunma kaderciliği yapmak en kolay iş tabii… Evet, kaderiniz olabilir ama kısmetlerini de insanoğlu bizzat kendisi yaratır. Ben And Dağları tepesinde ulaşımı çok zor kasabalar köyler gördüm, etnik özelliklerini kaybetmedikleri için dünyanın her yerinden turist çekiyorlar. Özellikle sitemim size Ermenek,  Taşkent; harika doğanıza yöresel yemeklerinizi, pazarlarınızı, kıyafetlerinizi ekleseniz, tanıtımınızı yapsanız fena mı olur? Ben hem Taşkent hem de Ermenek Belediyelerine bu konuda şiddetle teessüflerimi sunuyorum, hakikaten elinizdeki hazinelerin değerini bilmiyorsunuz. İki ilçe de Konya’yı Akdeniz’e bağlayan yol üzerinde, gelip geçenlerin yarısını yarım saat ilçenizde tutabilseniz bile yeterince ekonomik katkı sunar ama bence bu gelip geçenler sadece bakkaldan su almak veya çeşmeden su içip elini yüzünü yıkamak için duruyor.

20160801_154435_hdr

Ermenek Barajı

Taşkent’le ilgili tereddüt yaşadığım, düşüncelere daldığım bir konu daha oldu. Şehrin tek oteli Pirlerkondu, son derece şık ve standartları yakalamış bir tesis. Girişte kocaman yazılmış, ‘Odalarda alkol kullanmak yasaktır’ ilanını çok önemsediğimi söyleyemem, Anadolu kentlerinde, hele böyle küçük kasabalarda alkol konusu hassastır, eğri ya da doğru yargılamak bana düşmez. Başlangıçta  böyle düşündüm düşünmesine de sonra yargılamak demeyelim de sorguladığım bir çetrefilin içinde buldum kendimi… Otelin karşısında Taşkent’in tek turistik lokanta-çay bahçesi karışımı dinlenme tesisi var, büyük bir yeşil alana yayılmış orada da alkol yasak. Yemekten sonra hava kararmadan hemen bu lokantanın üzerindeki seyir terasına çıkıp etrafı seyredeyim dedim. O da ne, her taraf bira ve rakı şişeleriyle dolu, dolu derken asla abartmıyorum, öbek öbek… Şimdi tam bu noktada bir otelde, bir lokantada kontrollü ve legal biçimde alkol tüketilebilecekken, köşelerde, ağaç diplerinde gizli saklı içilmesine yol açan neden, o çok ilkel bakış açısı olan yöneticilerin, ‘top bizden çıksın da…’ kolaycılığı olduğu malum ama bunun yanında insan düşünmeden duramıyor;  yasak gibi kavramların, realitesi olan bir eylemi katlanarak çoğaltacağı gerçeğine idarecilik seviyesine gelmiş insanların akıl erdirememesinden bürokratik engellere kadar pek çok açmazın çözümü ne?

Neyse, asıl  konumuz bu değildi tabii…

Taşkent’ten sonra ana yoldan çıkıp Dedemli kasabası üzerinden Giği Dağı (Geyik Dağı diyenler de var) eteklerine ulaşmanın çok kolay olmadığını belirtmeliyim çünkü Dedemli kasabasından sonra yol çok kötü… Mars topraklarında yol alıyormuşçasına, ıssız, ve kuru… Kayalar yeşilimsi bir yosun tabakasıyla kaplı, taşlı arazide küçük, çelimsiz otlar göze çarpıyor. Toza taşa bulaşa bulaşa gidilen, doğaseverler için ilginç bir yolculuk.

Yaklaşık 40 dakika süren bu toprak yol Tanrı Dağı’nın kenarından direk Giği Dağı’nın önündeki Eğrigöl’e çıkıyor. Burası bir kavşak ve artık yol kötü de olsa asfalt… Doğu’ya doğru giderseniz Söbüçimen Yaylası var, Batı’ya doğru ise yol ikiye ayrılıyor, güneye kıvrılanı sizi Gündoğmuş üzerinden Akdeniz’e ulaştırıyor.

Şimdi sadede gelelim…

Bu bölge kendine has yapısıyla enteresan görüntüler sunan bir coğrafyanın ta kendisi. Kupkuru kayalık-taşlık arazilerde yol alırken arada bir karşınıza çıkacak vadilerdeki yemyeşil yaylalar, göletler hakiki birer mucize…  Görmek, havasını solumak gezginler için iyi bir deneyim, tavsiyemdir fakat şimdi ben bu bölge ile ilgili çok fazla bilinmeyen bir hikâye anlatacağım, eminim ilginizi çekecek.

Hikâyedeki Tanrı Dağı ile Giği Dağı’na özel dikkat!

Şimdi biraz uzağa gidelim, Orta Asya’ya… Efendim, 16. Yüzyılda Doğu Türkistan’da Cihangir Han yönetimindeki Türkmen İli, Çin saldırısına uğrar. Çin Orduları Cihangir Han’ı öldürür, karısı Dilşad Hatun’u esir edip götürürler. Dilşad Hatun için Çin Sarayı’nda esaret günleri başlar. Ne var ki Çin Mançu İmparatoru Chien Lung, bu soylu ve güzel Türk kadınına aşık olmuştur. Dilşad başlangıçta imparatora pek yüz vermez. İmparator ise ona İpar Hatun olarak hitap etmeye başlar. İpar ki,  Altayların güney ucunda Tanrı Dağı ile Giği dağı arasında bulunan aynı zamanda Dilşad’ın da memleketi olan Türkistan bölgesinde yetişen çok özel bir çiçeğin adıdır.

Türkmen illerine süren Çin akınları aratarak devam edince Dilşad, (Saraydaki adıyla İpar Hatun)  kıyımlara engel olma fikriyle Çin İmparatorunun zevcelik teklifine evet der.  Böylece Türk illerine Çin akınları durur.

Oğlunun İpar Hatun’a olan zaafının bilen ve bundan rahatsız olan Ana İmparatoriçe, bir gece İpar Hatun’u boğdurarak öldürtür.

İşte o yıllardan sonra Anadolu’ya göç eden Türkmenler, İpar Hatun’un hatırasını yaşatmak için Toros Dağlarındaki iki dağa Giği ve Tanrı adını verir. Türkmen ilinden getirdikleri ipar gülü tohumlarını da bu bölgeye ekerler. Günümüzde gerçekten bu ipar gülleri sadece Gündoğmuş’un kuzeyindeki Giği Dağı eteklerinde Mayıs, Haziran aylarında çiçek açmaktadır.

10. Romanım olan Domuz Kasabı’nın konusu tam burada geçtiği için haliyle İpar Hatun Destanı’na da yer verdim. İşte benim kalemimden İpar Hatun…

Ne zalimdin sen Çin İmparatoru,
Cihangir'i katlettin, obaları yaktın
Talan ettin ocağımı, yemyeşil ilimi.
Bir adım vardı, Dilşad idim,
Cihangir’in karısı Türkmen geliniydim.
Ah o Türkmen ili, ne güzeldi, cennetti.
Bir sırtı Tanrı Dağı’na yaslanırdı,
Öbür sırtı Giği Dağı’na…
Yamaçlarda ipar gülü yetişirdi,
Vadide güzel çocuklar…
Taş olsa yumuşar, vahşi uysallaşırdı.
Heyhat, çok zalimdi o imparator.
Artık ne çocuk kaldı, ne ipar gülü,
İs sise karıştı, kan irine bulaştı.
Ebabil kuşları ağıt yaktı, ağlaştı
Ulu Tanrı, hikmetinden sual olunmaz,
Duymadın sesimizi, niçin taşa döndün?
Sorma, pek zalimdi o imparator.
Çin Sarayı’nda esir kaldım sekiz yıl.
Sekiz yıl dil döktü yalvardı imparator.
Hatunum ol, İpar olsun adın,
Yaktığım o güller adında yaşasın…
Artık zalim değil, aşığım dedi,
Aşk nefretten büyüktür, affet beni…
Sekiz yıl direndim, üç mevsim düşündüm.
Artık zalim değil, aşıktı imparator.
Aşka karşı gelen tanrıya gelir, bilirdim.
İçim yandı, çaresizdim, evet dedim.
Olacaktım Çin İmparatoriçesi İpar Hatun…
Eğer o sabah boynuma dolanmasaydı,
Domuz kılından yapılmış yağlı urgan…

tam-kapak-1

Bu bloğu okuduysanız, romanı da okuyun ve sonra binin otomobilinize Gündoğmuş’tan öte Giği Dağı’na doğru yükselin, ya da Konya tarafından gelecekseniz Hadim kavşağından Korualan – Dedemli yoluna sapın, Dedemli’yi geçince güneye Eğrigöl’e ilerleyin. Çevredeki yaylaları doyasıya gezin, sonra da bana teşekkür edin.

Not: Gündoğmuş ve bahsettiğim bölgeyle ilgili daha geniş bilgi almak için aşağıdaki linke bakabilirsiniz: http://www.antalyakulturturizm.gov.tr/Eklenti/8687,69-dundenbuguneantalya-1cilt-gundogmuspdf.pdf?0&_tag1=81FD3A07781C793C82F216065AB90C5C2EB6FFF2&crefer=6C0B457A4C952E24FEAE9175FA6A340DE428EF94E55A88C5A87379B3EE54D652

Bu linke internette ipar gülü görseli aratırken ulaştım. Ben bahsettiğim bölgeye 3 defa gitmiş olmama rağmen ipar gülünün açma mevsimi olan Mayıs-Haziran aylarına denk getiremedim. Bu nedenle resmin sahibi olan Araştırmacı-Yazar Ali Yıldız’a minnetle teşekkürlerimi gönderirim zira internet ortamında bulabileceğimiz tek resim bu şimdilik.

ekran-alintisi-ipar

İpar gülü

MUTLU EJDERHALAR ÜLKESİ: BUTAN

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 07 Eylül 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Efendim, Uzak Doğu Efsanelerinde Shangri La denen bir yerden bahsedilir, keza günümüzde o taraflarda bu adda çok sayıda turistik tesis vardır…  Anlamı, Mutlu Ejderhalar Ülkesi olan bu yer, Butan’mış meğer… Kendi dillerinde ‘Druk Yul’ olan bu adı sonuna kadar hak ettiklerine ikna olduğumuz fantastik Butan’dayız bu defa.

NEREDEN ÇIKTI BU BUTAN?

Garip bir şekilde önümüze düştü, mecbur bıraktı bizi, hatta abartayım biraz; bana kalırsa çağırdı… Aslında seyahatimiz Nepal-Hindistan’dı fakat Hindistan vizesi gecikince, bayram da yaklaşıyor olunca ‘sanki Hindistan’a girip bir daha çıkmayacağız öyle mi, alın vizeniz sizin olsun!’ deyip bir öfkeyle Hindistan’ın üzerini çiziverdik, benim önerimle programın Hindistan kısmını Butan’a kaydırdık. (Teşekkürler Hindistan, yoksa bu harika ülkeyle asla tanışmayacaktık)

Şimdi sorsam, Butan neresi diye, kaçınız bilir? Sıkı coğrafya ve seyahat meraklıları dışında çoğu insanın fikri olmadığından eminim. Ben Butan’ın yalnızca coğrafi konumunu biliyordum fakat yol arkadaşım Murat ilk duyduğunda  ‘orası da nere?’ dedi ki, Murat dünyanın yarısına seyahat etmiş, görmüş, gezmiş adamdır. ‘İşte,’ dedim, Google Earth’ü açarak, ‘Himalayaların eteklerinde bir ülke. Halkı Budist, krallıkla yönetiliyor, yeter mi?’ Yetti ki sesi çıkmadı.

20160709_122046_hdr2

TASHİ DELEK (Teşekkürler):

Türkiye’den Nepal’e uçup, dört günümüzü bu ülkede geçirdikten sonra başkent Katmandu’dan havalandığımızda, önümüzdeki 1 saatlik yol sadece Everest’i göreceğimiz için önemliydi yoksa Butan diye bir ülkeye gidiyor oluşumuz, diğer bilmediğimiz herhangi bir ülkeye gitmek kadar sıradan bir seyahat parçası olmaktan öte değildi başlangıçta. Nereden bilecektik ki, dünyanın en güzel, en fantastik ülkelerinden birisine doğru yola çıktığımızı… Hayır, bu güzellik sadece doğayla sınırlı değildi, insanları, evleri, hayvanları bile…

Nepal’deyken sabah vaktinde uçağa binerken İstanbul Havalimanı’na terörist saldırısı olduğunu ve kırk kadar insanın öldüğünü öğrenmiştik ve Butan’a doğru moralimiz bozuk yola çıkmıştık (28 Haziran 2016) Butan’ın milli havayolu olan Druk Air ile fıstık, sandviç ve meyve suyu ikramlı bir saat süren bir yolculuğun ardından ülkenin tek uluslararası havalimanı olan Paro’ya indik. Paro, dar bir vadide olduğu için uçağın dağların arasından ‘s’ler çizerek inmesi başkaları için korkutucu olsa da bizim için ilginçti, pek eğlendik. Evet, dünyanın en zor inişli pistiydi ama havalimanı yapıları da bir o kadar özgündü. Daha sonra her yerde göreceğimiz tipik Butan mimarisiyle yapılmış binalar renkli, işlemeli, cumbalı, çatılı, özgün yapılardı ve bizi kolayca cezbetmişti. Hele ki uçakta, üzerinde kral ile kraliçenin yeni doğmuş bebekleriyle resmi bulunan Tashi Delek adındaki havayolu dergisi adıyla ilgimizi çekince hostese sormuştuk, Tashi Delek ‘Teşekkürler’ demekmiş. Benzemiyor mu şimdi bu deyim bizim söylenmesi pek bi zor teşekkürümüze? Velhasıl, işin özü, farkı fark etmeye başlamıştık

Bu arada atlamayalım,  Paro Havalimanı’na  uçan  pilotların özel olarak eğitildiğini ve dünyada sadece 25 pilotun bu meydana iniş ve kalkış yapabildiğini belirtmekte fayda var.(Kaynak: http://www.kokpit.com)

Pilot Tufan Sevinçel anılarında bu havalimanından şu şekilde bahsediyor: 15 pistini karşılamak için kanadımız değecek kadar yaklaştığımız tepenin üzerindeki evi göstererek ‘‘İşte referans olarak kullandığımız Mr. Smith’s House bu’’ diyen Pilot Chhimmi aynı anda uçağı anormal derecede sola yatırarak pisti karşıladı ve inişi mükemmel bir şekilde tamamladı. Tekerlekler yere değdiği anda sesli uyarı sisteminden gelen ‘‘retard, retard, (gazı kes)’’ sesini duyunca derin bir oh çektiğimi çok iyi hatırlıyorum. Pilotu bu kadar riske sokan bir iniş daha önce hiç görmemiştim. Durumun pek farkında olmayan yolcuların uçak anormal bir şekilde bir o tarafa bir bu tarafa yattıkça duruma anlam veremeyip endişelenmeleri çok doğal. Kaptan Dorji terminal binasına doğru taksi yaparken yinede şanslı olduğumuzu eğer kuzeyden yan rüzgâr alsaydık inişin daha zor olacağını belirtince halimize şükrettim.”

İSTANBUL’daki HAVALİMANI TERÖRÜ İÇİN TAZİYELERİNİ SUNAN GÜMRÜK MEMURU:

Pasaport kontrolündeki görevli memure pasaportumu eline alınca durakladı, ben ‘eyvah sorun mu!’ demeye kalmadan hiç beklemediğim bir hareketle iki elini alın hizasında birleştirerek öne eğildi ve anlaşılır bir İngilizceyle Türkiye’deki terör olayından dolayı çok üzgün olduğunu dile getirdi. Hangi ülkeye giderseniz gidin gümrük personelleri ya çok ciddidir ya da asık suratlı, buz gibi bir sesle neden geldiğinizi nerede kalacağınızı filan sorarlar. Ezber bozan bu karşılama biçimi Butan Ülkesi’nin genel yapısıyla ilgili bir ipucuydu aslında, bunu sonra anlayacaktık.

Hayatımızın en kolay gümrük geçişini tamamlayıp dışarıya çıktığımızda üzerinde geleneksel Budist giysisi ‘gho’ olan yerel rehberimiz ve şoförümüz karşıladı bizi. İngilizceleri gayet düzgündü, anlaşmakta zorlanmadık.

Resim: Aşağıda Paro Şehri, burası da 3.5 saatlik bir yürüyüşle çıktığımız Tiger Nest Manastırı.

PARO VADİSİ:

Kalacağımız otel ülkenin uluslararası tek havalimanının bulunduğu Paro kentindeydi. Paro Vadisi, ülkenin havalimanı yapmaya müsait olan tek bölgesi, onun da ne kadar müsait olduğunu yukarıda anlattım, biz de imkânsızın adı onlarda müsait olmuş; böyle bir durum. Başkent Thimphu buraya bir saat mesafede olduğu için Türkiye’deyken nerede kalacağımız tereddüdüne düşmüştük. Geziyi organize eden tur firması Paro’yu önermişti, tereddütlü kabul etmiştik. Aklımda hep, ‘başkent varken neden kırsalda?’ sorusu dönüp durmuştu fakat itiraz edebileceğim belirgin bir savım da yoktu.

Resim: The Village Lodge Hotel (Arkadaki 2 blok)

Kalacağımız yer, havalimanına dört kilometre mesafede pirinç tarlaları içinde tipik Butan mimarili ‘lodge’ türü küçük bir butik oteldi. Paro, kocaman bir vadiye yayılmış pirinç ve elma bahçeleri arasında dağınık bir şehir olduğu için gözünüzde alışıldık şehir resmi uyanmasın. Merkez de büyükçe bir çarşısı olan ve o çarşıdan kilometrelerce uzağa dağılmış evlerin oluşturduğu bir vadiden bahsediyorum. ‘Keşke başkentte konaklasaydık’ diye diye gittik otelimize. Tabii sonra yanıldığımızı anlayacaktık o başka…

Otelimiz ‘The Village Lodge’ 9 odalı, yerel mimarili, 3 katlı bir yapıydı. Bizi, görev gereği olmadığı çok belli, dostça davranan, çekik gözleriyle kocaman, kocaman gülen iki bayan personel karşıladı. İkinci kattaki odalarımız da yerel mimarinin hakkını veren ferah mekânlardı. Bildik büyük otellerin resmiyetinden uzak, sıcak, samimi, yerel, ev tadında bir konaklama tesisi olan bu yeri beğenmiştik… Hâlâ aklımızın bir köşesinde başkent Thimphu’da mı kalsaydık acaba, burası fazla kırsal düşünceleri dönüp durmuyor değil yani, belirtmemek olmaz. Bir yandan biraz ileriden akıp giden bir ırmak, etraftaki yemyeşil pirinç tarlaları, vadiyi çevrelemiş yüksek dağlar velhasıl muhteşem bir doğa… Nerden baksan çelişki içindeyiz…

Resim: Otelimizin önündeki pirinç tarlasında çalışan kadınlar.

BAŞKENT THİMPHU:

Neyse uzun sürmedi bari… Öğleden sonra rehberimiz ve özel aracımızla Thimphu’ya doğru yola çıktık. Başkenti görmeden kıyas yapamayacağız çünkü. Dağlık ülke olduğu için yollar kıvrımlı, manzara güzel, asfalt düzgün, 1 saatte varılıyor başkente. Thimphu, 90 bin nüfuslu küçük bir şehir. Hakkını yemeyelim, evlerin mimarileri muhteşem. Bütün yapılar birbirine benziyor belki fakat dış cephelerde kullanılan işlemeler ile cumbalar şehre olabildiğince bir otantiklik, şahane bir özgünlük katıyor. Küçük bir şehir dedik Thimphu için, nitekim bir saatte belli başlı iki ana caddesini dolaşınca görülecek yerleri de bitmiş oldu. Yukarıdaki tepelerin birisinde büyük bir Buda Heykeli dikkat çekiyordu ama nedense Paro’ya bir an önce dönmek istedik. Meğer sessizce ele geçirmiş Paro bizi, doğasıyla büyülemiş ve bir anda hasretimiz oluvermiş…

Resim: Başkent Thimpu’nun merkezi.

BÜYÜLEYİCİ BİR DOĞA VE GÜZEL İNSANLAR:

Döndükten sonra rehberimizin bütün ısrarlarını reddederek otelimizden üç kilometre ilerideki Paro çarşısına yürüyerek gittik. Yol, Paro Nehrinin yanından gidiyor, sus sesi bir harika, bu arada hava o kadar güzel ki ne sıcak ne serin, etraftaki dağların tepelerine bulut inmiş, yolda karşılaştığımız Butanlılar gülerek selam veriyor, bazılarıyla sohbet ediyoruz, küçük çocuklarla resim çektiriyoruz, hayvanlar insanlardan kaçmıyor, onları seviyoruz… ‘Ne kadar çabuk geldik merkeze, burada zamanda mı hızlı geçiyor ne?’ sorularıyla çarşıya daldık. Tipik Butan ürünleri bulabileceğimiz epey büyük bir çarşı burası. Gez gez bitmiyor. Yöresel ürünlerden alıyoruz bolca, bizim paramızla çok ucuz. Yerel lokantalar, pastaneler de var ama yemeği otelde yiyeceğiz onun için göz atmakla yetiniyoruz. Kırsalda şehir tadı bırakan bir çarşı maceramız oluyor ki, tam oluyor, Paro’da konaklamanın ne kadar isabetli olduğunu anlamış bulunuyoruz böylece. Elimiz kolumuz dolu olduğundan taksiye binerek dönüyoruz otele.

Resim: Otelimizin küçük avlusunda personel ile.

İNEK KANI AKITTIĞINIZ İÇİN DEPREM OLDU DİYEN RAHİPLER:

Yemeği otelde yiyeceğiz dedim ya, ‘o ne yemekti öyle,’ diye devam edeyim… Otelin zemin katı otantik bir restoran olarak tasarlanmış. Baştan verilen sebze çorbasının ardından küçük kaplarda beş altı çeşit yemek geldi. İstediğinden seçip alıyorsun. Sadece birisi et yemeğiydi ki, benim gibi et yemeyenler için Butan gerçek bir vejetaryen cenneti. Patatesten, mantardan, fasulyeden ve diğer sebzelerden muhteşem yemekler, mezeler, çorbalar yapmışlar.

Diğer Budistler gibi Bhutanlılar da çok et tüketen bir halk değil. Budist rehberimizin anlattığına göre et tüketmek yasak değil ama tavsiye de edilmiyor. Budizm’in temel kurallarından birisi doğaya ve çevreye saygı olduğu için hayvanlarda bundan nasibini almış. Zaten Paro’da kaldığımızı müddetçe etrafta mutlu mesut dolaşan köpek ve inek çokluğuna hayret etmedik değil. Rehberimiz anlattı, yabancıların ülkeye gelmeye başlamasıyla et tüketimi ister istemez artmış. Geçen yıl Nepal’de büyük bir deprem ve buna bağlı ciddi yıkımlar olmuş. Butanlı rahipler bunun nedeninin inek kanı akıtılmaya başlamasına bağlamışlar. Artık gelen konuklara mümkün olduğu kadar az et yemeği vermeye çalışıyorlarmış.

Resim: Tiger Nest Manstırı

HİMALAYA ETEKLERİNDE BİR KAYALIĞA GÖMÜLMÜŞ ‘TİGER NEST’ MANASTIRI:

Paro’daki ikinci günümüzde sabah erkenden yola koyuluyoruz, otomobille yarım saatlik bir yolculuğun ardından 3100 metredeki Tiger Nest Manastırı’na yürüyeceğiz.(Yerel dilde Taktsang Manastırı) Paro 2000 rakımda bunu hatırlatayım. Üç saat sürüyormuş tırmanmak. Murat tedbirli, geçen yıl Peru seyahatimizde satın aldığı koka şekerlerinden atmış meğer bavuluna. Koka malum, enerji veren bir İnka bitkisi. And Dağlarında dolaşırken çok işimize yaramış, yorulmak nedir bilmemiştik. Otomobilin vardığı son nokta epey kalabalık… Küçük bir de çarşı var burada. Paro Çarşısı’nı ucuz bulmuştuk ama burası aynı ürünlerin ucuzdan da ucuza satıldığı bir yer. Aklınızda bulunsun.

Etraf panayır yeri gibi, farklı ülkelerden bir sürü Budist, manastırı görmek için yukarıya tırmanmak için gelmiş sabahın erken saatinde. Yaşlılar için atlar hazırlanmış, gençler yürüyecek belli, ayrıca bizim gibi orta yaş gençleri için de yürüyüş değnekleri satılıyor. Birer değnek alıp koyuluyoruz yola… Çinliler var, Hintliler, Wietnam, Tayland… Bazılarıyla yolumuz kesişiyor geliyor sohbet ederek yürüyoruz. Bizden başka Avrupalı yok, hele hele iki Müslüman’ın manastıra gidiyor olması acayip ilgilerini çekiyor. Güle-eğelene, tanışa-konuşa manastıra ulaşıyoruz. Başlangıçta gözümüzü korkutan bu yolculuk, değişik milletten insanlarla, muhteşem manzaralarla, Himalaya ormanlarına özgü farklı ağaç dokusuyle bir keyif ve zevk yolculuğuna dönüşüveriyor kısa sürede. Arada mola yerleri ve çeşmeler de var, hatta bir noktaya kafeterya bile yapılmış. Yol boyu, yükseklerdeki bir kayalığın içine yerleşmiş (konum itibariyle bizim Sümela Manastırı’na çok benziyor) manastır ara ara görüş açısına giriyor ki, oraya ulaşmaya çalışanlara güzel bir davet, teşvik, çağrı ne derseniz artık, sunup duruyor.  Olur da bir gün yolunuz Butan’a düşerse Tiger Nest Manastırı’na gitmeyi sakın boş vermeyin, bu deneyimi gerçekleştirin, hatta sırf bu deneyim için bile gidin Butan’a.

Manastırda rahipler ve öğrenciler var, ziyaretçilerle beraber epey kalabalık… Ayakkabılarımızı çıkartıyorlar. Her tarafta tütsüler yakılıyor, hoş bir koku ruhumuza dek işliyor. Manastır içinde farklı işlevleri olan bir sürü bölüm görmek mümkün, biz ayinlerden birisine katılmayı tercih ediyoruz. Önde kutsal kitap okuyan üç rahibin mırıltıları eşliğinde, arkalarındaki yüksekçe bir yerde oturan güler yüzlü Lama’nın sırayla kutsadığı insanların arasına karışıyoruz. Lama, başımıza elini koyuyor, bir başka rahibin ibrikten döktüğü güzel kokulu bir sıvıyı yüzümüze sürüyoruz. Onlara göre bu manastıra gelen ve ayine katılan herkes cennete gidermiş, biz de biletimizi cebimize koyduk.

DZONG TAPINAĞI:

Otele döndüğümüzde öğleden sonraydı. Rehberimiz Paro şehir merkezinde her daim dikkatimizi çeken görkemli yapılardan Dzong Tapınağı’na gitmemizi teklif etti ama çok yorgunduk ve Murat’la kaçar kilo vermiş olabileceğimizin hayallerine dalmıştık, teklifi es geçtik. Birkaç saatlik dinlenmenin ardından Paro River boyunca yürüyüşe çıktık yeniden.

Rehberimizin anlattığına göre Dzong Tapınağı, dini bir tesis olmaktan öte, pek çok yerel ritüele ev sahipliği yapan hareketli canlı ve kalabalık bir etnik merkezmiş. Ulaşımı çok kolay, havalimanı ile çarşı arasındaki yüksekçe bir yamaçta ve yürüyüş mesafesinde. Biz atladık, gidecekseniz siz atlamayın derim…

KISACA BUTAN:

Sonuç itibariyle Butan, Mutlu Ejderhalar Ülkesi anlamındaki yerel adını sonuna kadar hak eden bir ülke olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Ben hayatımda bu kadar güler yüzlü, bu kadar dost insanları dünyanın başka hiçbir ülkesinde görmedim. Hatta Murat, bunların dağ başında gezen köpekleri bile hırlamıyor dedi durdu.

Butan krallıkla yönetilen yedi yüz bin nüfuslu küçük bir ülke. Genç ve yakışıklı krallarıyla güzel kraliçelerinin resimlerini havalimanından başlayarak her yerde görmek mümkün…  Halk kralı çok seviyor, kraldan söz açılınca gözlerinin içinin güldüğüne defalarca şahit olduk. Butan dağlık bir ülke olduğundan kullanılabilir tarım arazisi bahsettiğim Paro Vadisi gibi birkaç vadiyle sınırlı. Kral bu arazileri tarım yapmaları için halkına dağıtmış. Zaten bu yüzden dağınık yerleşim birimleri ortaya çıkmış. Bu yüzden halk yoksul sayılmaz, çok güzel evlerde oturuyorlar ve gördüğüm kadarıyla hepsi yeni arabalara sahip.

Çin, Bhutan’dan toprak talebinde bulunuyormuş… Gülmemek elde değil, koca Çin, bit kadar Bhutan… Neyse ki Bhutan’ı Hindistan koruyormuş, daha doğrusu Bhutan güvenliğini Hindistan’a emanet etmiş. Oysa halkı Hindu değil tam tersi Çinlilere daha yakın. Dünyada gariplik ararsan her yerde, yadırgamamak lazım.

Dikkatimizi çeken, yol boyu sıralanmış uyarı levhaları oldu. Örneğin birisinde, ‘Cennet gitmek için acele etmeyin, orası dolu’ diyordu. Ne hoş değil mi?

Ülke insanının yapısını daha iyi anlamanız için son bir vurucu örnek verip ilk seyahat planınıza Butan’ı da alın diyerek konuyu bitireceğim. Efendim, rehberimiz ve şoförümüz bizi o kadar çok gezdirdiler, öyle çok ilgilendiler ki, memnun olduğumuz gibi şaşırdık da, hatta zaman zaman ceplerinden küçük paralar bile harcadıkları oldu. Örneğin su almak istedik bozuk paramız yoktu çıkarıp verdiler… Bir ara rehberimize para teklif etmeyi denedik, ne yanıt verdi biliyor musunuz? ‘Biz görevimizi yapıyoruz, siz misafirsiniz, ne parası!

 

Türkiye/Turkey/Hindi ve Dahası…

Posted in Blog, peru with tags , , , , , , , , on 13 Ağustos 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Önce içinde ‘hindi’ olan kısa bir anımı paylaşacağım:

Peru’yu çok severim, halkı bizim elli sene önceki misafirperver, cana yakın, hürmetkâr halimiz… And Dağlarının enerjisi de bana çok iyi geliyor, hiç olmadığım kadar mutlu hissediyorum kendimi orada. Son Peru seyahatimden dönüşte yerel havayollarından birisiyle aktarma için Brezilya, Sao Poulo’ya gelmiştim, Türk Hava Yolları’yla da Türkiye’ye devam edecektim. Brezilya’ya girişte gümrük memuruna beyan formumu uzattığımda önce ciddi yüz ifadesiyle şöyle bir inceledi sonra gülerek yan kabindeki diğer memura göstererek benim de duyacağım şekilde İngilizce, “Amerika hindisinden Avrupa hindisine gidiyor arkadaş,” deyince biraz afalladım… Türkiye’nin İngilizce ‘hindi’ demek olduğunu biliyordum ama memurun ne demek istediğini tam olarak kavrayamamıştım, bu yüzden tavrının samimiyet mi yoksa alay mı olduğu konusunda fikir yürütmem mümkün olmadı. Ters bir nazar, yandan bir bakış geçtim gittim mecburen…

Anım bu işte. Sonrasına bakalım,

Türkiye’ye dönünce kafama takılı kalmış olan Brezilyalı’nın bu cümlesinin ne anlama geldiğini öğrenmem çok kolay olmadı ama buldum, sonra da bu tesadüfe bende katıla katıla güldüm, Brezilyalı memur haklıydı hatta o zaman bu gerçeği biliyor olsaydım orada onlarla ben de güler eğlenirdim.

Kısım a): Efendim, konuyu biraz açacaksak eğer olay şundan ibaret; Türkiye’nin İngilizce adı olan Turkey kelimesinin aynı zamanda ‘hindi’ anlamına geldiğini bilmeyen yoktur.

Kısım b): Bununla beraber Güney Amerika’da benzer kadere sahip bir ülke daha olduğunu da bilen yoktur… Bu ülke Peru. Portekizce ‘hindi’ demek.

Evet, Türkiye İngilizce’de ‘hindi’, Peru ise Portekizce’de ‘hindi demek. Bunu öğrendik mi?

Şimdi gelelim iki ülkenin birden ‘hindi’ olma meselesine (Hindistan’ı da sayacak olursak 3)

Aslında hindinin menşei Hindistan ve Afrika ülkeleri… Osmanlı döneminde Türkiye’ye getirilen bu hayvanlara da bu yüzden ‘hindi kuşu’ denmiş. Akdeniz ticaretini elinde bulunduran o zamanın Levanten tüccarlar bu hindi kuşlarını İngiltere’ye Türkiye üzerinden taşıyınca, İngilizler’de bu yeni türe ‘Türk kuşu’ adı vermiş yani ‘Turkey bird’. Zamanla da bizimkiler ‘hindi kuşu’na kısaca hindi, İngilizler de ‘turkey bird’e  ‘turkey’ deyip geçmiş. Anlayacağınız, kuşa yeni bir ad aramaktansa geldiği ülkenin adını ver gitsin kafası, olay bu.

Bitmedi tabii, bu kuş yaman mı yaman, insanlar ad-mad yakıştıramıyorlar bir türlü ki bunun ispatı bu defa Peru ülkesinin hayvana ad olmasıyla bir kere daha tezahür edecek, okumaya devam edin…

Hindi denen bu gösterişli kümes hayvanı Portekiz’e ulaştığında, Portekizliler de bu hayvanın o günlerde yeni istila ettikleri Güney Amerika ülkesi Peru’dan geldiğini zannederek ‘peru’ adını vermişler. Oysa o tarihte Perulular henüz bu süslü ve atarlı kuşun varlığından bile haberdar değilmiş.

İşte böyle, siz istediğiniz kadar ‘kabaramazsın kel Fatma’ deyip durun, o üç ülkenin birden adını taşıyan bir yer varlığı. Şapkanızı elinize alıp karşısında eğilin şimdi…

 

%d blogcu bunu beğendi: