HİMALAYA’nın GİZEMLİ ÜLKESİ, NEPAL:

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , on 20 Eylül 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Bazı ülkeler bazı halklar için muammadır… Örneğin Nepal; ortalama Türk insanı için adı geçtiğinde bir iki kavram dışında öyle kolayca ete kemiğe bürünen bir intibaı yoktur. En fazla Himalaya eteklerinde, bol tapınaklı, Budist bir ülke olduğu şeklinde tarif edilebilir, başka üzerine birkaç cümle koyacak insan da zor bulunur. Elbette bu durum ülkeler arasındaki siyasi, kültürel ve ekonomik işbirliğinin boyutuyla ilgili bir durum. Dolayısıyla Türk medyasında seyahat gezileri dışında Nepal’le ilgili çok fazla habere rastlayamazsınız.

Buna rağmen İstanbul’dan Nepal’in başkenti  Katmandu’ya haftanın dört günü THY’nin karşılıklı seferi olmasına (2016 itibariyle) şaşırdığımı itiraf etmeliyim fakat sonradan anladım ki Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden Nepal’e gitmek için İstanbul aktarması kullanılıyor. Yoksa ilk anda zannedildiği gibi Türkler ve Nepalliler birbirlerini pek seviyorlar ve gidip, gidip geliyorlar türünden bir olay yok. Zaten uçağımızda bizden başka Türk var mıydı emin değilim (en azından Türk olduğunu düşündüğüm birisiyle karşılaşmadım) , daha çok diğer ülkelerden gelip Nepal’e aktarma yapan kendi vatandaşlarıydı…

AİRBUS-BOEİNG MESELESİ:

Tarifeli uçak, İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan 20.55 te… Bu yolculuğa da değişmez seyahat arkadaşım Murat Satı ile çıktık. Sabah 6.30 civarında Katmandu’daydık. Toplam 6.5 saatlik bir uçuş, 3 saatlik zaman farkı nedeniyle Nepal’e varınca gün ağarmış oluyor. Tek sıkıntımız Airbus’la uçmak oldu. Ben Airbus’ları sevmiyorum, koltuklar çok dar ve yanında oturduğun kişinin koluyla sürekli çarpışıyorsun, hele ikram zamanları çok sıkıntı oluyor. Yanımda oturan arkadaşımdı, ola ki yabancı olsaydı hele bir de şişman olsaydı… Hep söylerim, Boeing 777’lerin koltuk konforu Airbuslardan daha iyi.  THY artık Airbus satın almasa diyeceğim de fare-dağ meselesine dönecek…

NEPAL’E GİRİŞ:

Uluslararası havalimanı lüks değil, hatta eski… Sıcak ve samimi bulduğumu söyleyebilirim. Vize 25 dolar karşılığı girişte alınıyor. Görevliler güler yüzlü ve yardımsever. Başka ülkelerde olduğu gibi ‘neden geldin’, ‘kaç gün kalacaksın’, ‘otel rezervasyonlarını göreyim’  türünden sorular yok. Ülkelerine geldiğiniz için minnet duyar gibiler, abartmıyorum hakikaten öyle. Nepal’den sonraki durağımız Butan Ülkesi’nde de aynı sevecen muameleyle karşılaştık.  Link burada: https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/09/07/mutlu-ejderhalar-ulkesi-butan/

Bir mühendis gözüyle Katmandu Uluslararası Havalimanı’nın terminal binasının dış mimarisini çok beğendiğimi söylemek istiyorum, tuğla kaplı çok büyük olmayan yapının farklı bir mimarisi var. Fakat Katmandu’nun diğer yapıları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim…

KEŞFİ ZOR SIRLI KENT; KATMANDU

Lafı hiç kıvırtmayacağım, Katmandu çirkin bir kent… Burada bir imar planı olduğuna kimse beni inandıramaz, uçaktan da belli, içinde gezerken de.  İsteyen istediği gibi yapmış evini apartmanını; arıların, kuşların yuva yaptığı gibi, nereyi bulduysa, rastgele… Bu yüzden belli başlı birkaç ana caddesi dışında yol yok. Katmandu’nun nüfusu 1.000.000 (bir milyon) ama merkezde trafik sıkışıyor, neden çünkü ana caddelere alternatif yollar açmak çok zor, her taraf mahalle… Merak edip mahallelere de daldık Muratla, sokaklar çıkmaz, labirent gibi.

Kent merkezindeki tapınakların bolca bulunduğu Narayanhiti  ile Ranipokhari Tapınağı arasındaki bölge yapı istilalarından bir nebze kendisini kurtarmış görünüyor, etrafta bolca parklar, yeşili bol caddeler, modern kafeteryalar görmek mümkün ama bahsettiğim bu yerler koca Katmandu’nun yüzde onu bile sayılmaz.  Yine de aklınızda bulunsun kent merkezi sayılan ve tapınaklarla pazarların bulunduğu  Durbar Square’e çok yakın olan bu bölge vakit geçirmek için ideal. Durbar Squara deyince, burası Katmandu’ya gelen herkesin uğradığı kent merkezi. Tapınaklarla dolu upuzun bir caddeden sonra yerel pazarların olduğu bölgeye geçiliyor, oradan da değerli süs eşyalarının satıldığı daha geniş ve geride kalan sokaklara göre kısmen modern sayılabilecek bir ana caddeye… Buraya bir gününüzü ayırsanız yetmez çünkü yerel ürünlerin, hediyelik eşyaların, ipeğin, incinin, gümüşün, altının ve değerli taşların satıldığı kocaman bir çarşıda bulacaksınız kendinizi.

KOLTUK DEĞNEKLİ TAPINAKLAR:

Her ne kadar Katmandu’nun olumsuz tarafıyla mevzuya girmiş görünsek de bunu bir mühendis refleksi olarak algılamakta fayda var. Katmandu gerçek bir tapınaklar şehri.  Gezecek görecek o kadar çok yer var ki… 2015 yılındaki depremde tapınaklar büyük ölçüde hasar görmüş, bakınca üzülmemek elde değil, yakılan İskenderiye Kütüphanesi kabilinden silinmeye yüz tutmuş tarih korkusu veriyor, koca koca destansı yapılar koltuk değneğine yaslanmış ağır hastalar gibi ayakta tutulmaya çalışılıyor, neyse ki Unesco el atmış da bu tapınaklar aslına uygun restore edilecekmiş…

Çok tapınak var dedik, biz iki gün kaldığımız için hepsini gezme fırsatımız olmadı fakat 2 tanesini ısrarla tavsiye edebilirim. İlki Swayambhunath , Maymun Tapınağı adıyla da bilinen bir tepenin üzerinde yer alan epey büyük bir tapınak… Etraf maymun kaynıyor, içerideki yapılar depremdan hasar görmüş ama yine de büyüleyici ve görkemli olduğunu söylemek zor değil. Yüksekte dedik,  Katmandu buradan kuşbakışı seyrediliyor.

Diğer tapınak ise Pashupatinath… Ganj Nehrinin yukarı kollarından birisinin kenarında yer alan bu tapınağın bir özelliği var, ölüler burada yakılıyor. Nehir boyu sıralanmış sunakların üzerinde yakma törenleri günün her saatinde görmek mümkün. Üstelik yakma esnasında fotoğraf ve video çekilmesine hiç kimse itiraz etmiyor. Ben izlemekle yetindim ama arkadaşım Murat bir cesedin nasıl yakıldığını saniyesi saniyesine videoya çekmeyi ihmal etmedi.  Belgeselciler bile bu kadarını yapamaz. Şimdi soracağınız soruyu biliyorum… Hayır, havada yanık et kokusu yok, hiç yok hem de… Oysa etrafı kaplamış dumanla beraber bir koku bekliyor insan. Anladığım kadarıyla bunu önlemek için kimyasal bir madde sürüyorlar ölünün vücuduna. Havalimanına çok yakın olan bu tapınağı atlamamanızı tavsiye ederim.

Diyeceğim o ki, Katmandu yeni keşiflere açık bir kent. Boş verin imarının çirkinliğini, sokakların pejmürdeliğini, kaldırımların pisliğini; gezin, insanlarını tanıyın, tepelerine çıkıp manzara seyredin…  Hatta sokaklardaki insanların pek çoğunun ağız maskesiyle dolaştığını da görmezden gelin (hava kirliliğine karşı dediler de yazın ne hava kirliliği-buz gibi mikroplardan korunmak için)Bize iki gün yetmedi, sindirebilmek, tadına varabilmek için en az bir haftalık bir kent burası unutmayın.

LUKLA HEVESİ KURSAĞIMIZDA KALDI:

Niyetimiz Katmandu’dan Everest eteklerindeki Lukla’ya gitmekti fakat bu mevsimde (Temmuz) Muson Yağmurları yoğun olduğu için uçaklar düzenli biçimde gidip gelemiyormuş. Bir gün, iki gün boyunca sefer yapılamadığı zamanlar olduğu için dönüşümüzü riske atamadık çünkü iki gün sonra Bhutan’a gideceğiz, uçak biletimiz ve oteller ayarlanmış durumda. Pokhara’yı önerdiler. Biz kendimizi Lukla’ya hazırlamıştık ki Lukla dünyanın en yüksekteki ve en tehlikeli havalimanına (küçük pervaneli uçaklar gidebiliyor sadece) ev sahipliği yapmasıyla ünlü…

POKHARA ADINDA BİR YERYÜZÜ CENNETİ:

Mecburen Pokhara’ya çevirdik yönümüzü… İyi ki de öyle olmuş, nasıl bir doğa anlatamam. Üstelik Pokhara, ilk niyet ettiğimiz Lukla gibi bir köy değil, kocaman bir şehir, zannediyorum Nepal’in Katmandu’dan sonraki ikinci büyük kenti. Katmandu’ya benzer kötü ve çirkin bir şehirleşme var ama kıyısında olduğu Phewa Gölü’nün muhteşemliği bütün çirkinlikleri silip süpürüyor. Ben hayatımda bu renkte bir göl hiç görmedim, hakiki bir yakut yeşili… Tesisimiz gölün kıyısında Fihtail Lodge ayrı bir dünya, ayrı bir şahane… Alt resimde, gölün karşısında tepenin eteğindeki tesis…

 

Pokhara, Nepal’e 200 km. mesafede batıda… Karayoluyla 8 saat sürüyormuş, biz uçakla gittik, küçük pervaneli uçaklar gidiyor sadece ve yolculuk 1 saat sürüyor. Katmandu Havalimanı’nın iç hatları bizim en ücradaki otobüs terminallerinden bile daha kötü ama olsun insan bazen bu ilkelliği de özlüyormuş meğer. Öyle ya, bizler de gökdelenlerin arasında, lüks alışveriş merkezlerinin yürüyen merdivenlerinde büyümedik,  Nepal bizim 60’lı yıllarımız gibi. Nostaljik bir tadı var.  Bununla beraber Nepal’de daha uzun kalacaklara Pokhara’ya gitmek için karayolunu öneriyorum çünkü Himalaya eteklerinde muhteşem bir doğanın içinde yol alacaksınız, bunu rahatlıkla söyleyebilirim çünkü uçağın penceresinden gördüm…

BULUTLARI PEÇE YAPMIŞ ANNAPURNA’NIN YÜZÜNÜ GÖRMEK:

Pokhara, Himalayaların eteklerinde… Bu görkemli dağ sırasının en ünlü iki tepesi Annapurna ve Machhapuchhare (diğer adıyla Fishtail) Pokhara’nın kuzey-batısında bulutların arasından hayalet şato gibi fırlarmış, öyle muhteşem ve masalsıymış görüntü fakat  Muson Yağmurlarından dolayı sürekli bulutlu olduğundan bu mevsimde pek görünmezmiş. Pokhara da gezdiğimiz sürece her yerde bu iki dağın resmiyle karşılaşınca ve de herkes bu iki dağdan bahsediyor olunca aldı bizi bir merak… Kime sorsak başını sallıyor, bu mevsimde görünmezmiş… İlk gün bizi gezdiren taksi şoförü tavsiyede bulundu, bu mevsimde sabaha karşı gün doğarken bazen ortaya çıkabiliyor, bir deneyin isterseniz dedi. Denemiş Murat, ben tabii o saatte iki dağ göreceğim diye uykumu feda edemeyeceğim için umurumda olmadı. Ne olmuş dersiniz? Kahvaltıda, ‘Şans mı var biz de,’ diye söylenen Murat’a bakınca anladım sabahın köründe mıntıka kontrolüne çıktığını… Görememiş tabii,  nazlı dağlar bulutların arkasına saklanmaya devam…

Otelin restoranı kıyıda, biraz yüksekten bakıyor göle, tam bir huzur mekânı… Hava sıcak olduğundan herkes klimalı kapalı kısımda ama biz Muratla sıcak-mıcak demeden bahçedeyiz. Önümüz göl, gölün arkası ise bulutların sakladığı dağlar. İkinci ve son günümüz, dağlardan umudu kesmişiz, gölün güzelliği ile idare ediyoruz. Gölü arkamıza aldık birbirimizin resimlerini çekiyoruz. Murat şöyle elini başının üzerine attı, poz veriyor ben denklanşöre basacağım o ne? Kadrajda yavaşça dağılan bulutların içinden sıyrılan sivri bir kütle, zebella gibi ortaya çıkmakta, büyümekte… Nasıl muhteşem bir görüntü anlatamam. Heyecanla Murat’a gösteriyorum, ikimizde büyülenmiş gibi seyrediyoruz. Önce sipsivri Machhapuchhare (Fishtail-balıkkuyruğu) tamamıyla ortaya çıkıyor ardından daha derli toplu Annapurna…  Ağızlarımız bir karış açık bakakalıyoruz. Anlıyoruz ki sadece bunu deneyimlemek için bile gidilir Nepal Pokhara’ya… Benim anlatmam hiçbir şey ifade etmez beş duyu organıyla yaşamak lazım.

ALIŞVERİŞ CENNETİ:

Pokhara turistik bir kent… Alışveriş yapmak için de çok ideal, yöresel ürünler konusunda gayet tatmin edici. Fiyatlar da uygun. Nepal pahalı bir ülke değil sonuçta. Göl kenarında turistik eşya ve ipekten dokunmuş ürün satan dükkânlar ile barların, kafelerin ve lokantaların olduğu epey uzun bir caddesi var. Bu cadde boyu ve caddeye inen sokaklarda çok fazla orta halli – lüks olmayan otel dikkat çekiyor. Yaz ayları turistik mevsim değilmiş, bahar ve kış aylarında gitmek gerekiyor Nepal’e o yüzden çok kalabalık değildi. Biz de bol bol, ipek, sabun ve çay aldık… Sabunları çok güzel, bunu özellikle belirteyim.

EJDERHA KALELERİ:

Pokhara’da atlanmaması gereken yerlerden birisi Sarangkot Tepesi… Buradan şehir kuşbakışı seyrediliyor ayrıca Himalayaların muhteşem görüntüsü de artısı. Biz Himalayaların göründüğü saatlerin devamında tepeye gittiğimiz için manzaranın tadını çıkarabildik çünkü Annapurna ve Fishtail gün boyu yüzünü göstermeye devam etti. Uyarım olsun Nepal’e sakın yaz aylarında gitmeyin; hem sıcak hem de Himalayalar bize yaptığı jesti size yapmayabilir, bulutların arkasına gizlenmiş canavar zirveleri görmeden, yaşamadan Nepal’e gittim denmez ona göre. Kendinizi hakiki bir masal dünyasında, ejderha kalelerinin içinde hissedeceğinizin garantisini veriyorum buradan, acayip bir deneyim.

AGARTA:

Pokhara’da aşka nereler var derseniz, Mahadev Cave’de  görülmesi gereken yerlerden. Şehrin kenar mahallelerinden birisinde kocaman bir yeraltı mağarası, içinde görkemli bir şelale var, su akıp gidiyor da nereye derseniz bilmiyorum belki Agarta’ya… Efsanelere ve mitlere meraklıysanız rahatlıkla hayal kurabileceğiniz muhteşem bir mağara burası. Etrafındaki hediyelikçiler, şehir merkezindekilerden çok ucuz, alışverişinizi buradan yapın…

Son olarak görülmesi gereken bir de Old Pokhara denilen bir mahalle var. Oradaki yapıların 250 yıllık olduğunu söyledi bizi gezdiren taksi şoförü. Şehre hâkim kötü binaların aksine buradakiler eskimiş de olsa tuğla ve ahşap karışımı mimarileriyle güzel ve asil görünüyorlar.

NEPAL’LE İLGİLİ BİR KAÇ NOT:

Nepal halkı yüzyılın başında İngiliz hâkimiyetinde kaldıkları için çok iyi İngilizce konuşuyor, anlaşmakta zorlanmazsınız. Ayrıca Nepal halkının bir kısmı fizik olarak biz Türklere çok benziyor. Epey şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Elbette Hindular ve çekik gözlü kuzeyliler de var ama özellikle başkent Katmandu’da bizim Anadolu insanına benzeyen çok insan gördük. Orta Asya’dan bir kısım halkın buraya gelip yerleştiğini düşünmek mümkün. Pokhara’da kaldığımız otelin kahvaltısında reçelin peynirin yanında irmik helvası ve gözleme vardı, bununla ilişkilendirilebilir mi bilmiyorum.

20160628_073146_hdr

Fish Tail Lodge’daki kahvaltı tabağım: irmik helvası ve gözleme…

Katmandu’nun trafiği de keşmekeş… Tuk tuk denen 3 tekerlekli taşıtların ve çek çek denen oturaklı bisikletlerin fazlalığı belki de trafiği tıkayan etkenlerin en önemlisi fakat ortada bir cümbüş olduğu kesin ve ilgi çekici olabiliyor.

Katmandu’da akla gelen anlamda modern alışveriş merkezleri yok. Olanlar da 70’li 80’li yıllardaki Isparta Manifaturacılar çarşısı türünden, idare eder yerler. Biz iki tanesini gezdik, ikisi de yukarıda bahsettiğim Ranipokhari Tapınağı ve Durbar Square arasında merkezi bir yerde. Gidip gezmeye değer mi, değer bence, görmekte fayda var.

Son olarak, Nepal halkı çok güler yüzlü, yardımsever ve pozitif insanlar. Her zaman her yerde birisinden yardım alabiliyorsunuz. Yolda yürürken örneğin çocuklu bir kadının resmini çekmek isteseniz hemen gülerek kabul ediyor, ya da kavşaktaki bir polisin yanına gidip beraber resim çektirebiliyorsunuz. Nepal dilinde ‘hayır’ denen bir kelimenin olmadığına dair kuvvetli şüpheler oluştu bende. Evet, şehirler çirkin, pejmürde ama insanları, doğası ve tarihi ile yeryüzünde görülmesi gereken ülkelerin en başında yer alıyor. Seyahat ediyorsanız ve henüz Nepal’i görmediyseniz ilk fırsatta programınıza alın derim. Oradan da Butan’a geçmeyi ihmal etmeyin.

GİĞİ DAĞI, İPAR GÜLÜ ve İPAR HATUN EFSANESİ…

Posted in Blog, Kendi Kitaplarım, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 11 Eylül 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Himalayaları ve And Dağlarını görmüş, gezmiş birisi olarak diyebilirim ki, Torosların doğası çok daha çeşitli cazibe merkezleri ortaya çıkarmak için yeterince müsaitken nedense Türkiye’de sadece sahil turizmine önem verildiğinden, doğa turizmi ihmal edilmiş.

Bu yazının ana hedefi, son romanım Domuz Kasabı’nın konusunun geçtiği Antalya’nın Gündoğmuş ilçesinin kuzeyinde kalan Eğrigöl ve Söbüçimen yaylalarının bulunduğu coğrafya, özellikle de Giği Dağı ile Tanrı Dağı arasındaki bölge… Üstelik bu bölgenin geçmişinde çok enteresan bir tarihi hikâyenin kalıntılarını da bulmak mümkün… Alt paragraflarda bu hikâyeye yer vereceğim ama merakta kalmayın diye çıtlatayım; 16. yüzyılda Doğu Türkistan’ı işgal eden Çin Ordusu’na esir düşmüş Dilşat Hatun’un, Çin Sarayı’nda İpar Hatun oluşuna uzanan dramını anlatacağım. Çin nere Akdeniz Bölgesi nere demeyin, okuyunca hayret edeceksiniz zaten.

Yola Alanya’dan çıktık. Bahsettiğim bölgeye, batıdan Güzelbağ – Gündoğmuş güzergahında kuzeye yönelerek veya Alanya Mahmutlar’dan kuzeye Taşkent üzerinden yaklaşık 2 – 2.5 saatte gitmek mümkünken biz yolu uzattık. Anamur, Aydıncık üzerinden Gülnar’a, oradan da Mut ve Ermenek yolundan Taşkent’e geldik. Taşkent’te bir gece konaklayıp asıl hedefimiz olan Giği Dağı bölgesine gittik.

Mut-Ermenek-Taşkent arası bence muhteşem doğasıyla daha fazla tanıtılmalı. Hele Ermenek baraj gölü akıllıca tanıtılıp pazarlanabilirse yepyeni bir turistik merkez haline getirilebilir. Ne var ki, bu bölge idarecilerine çemkirmem gereken ve bu konuda son derece haklı olduğuma inadığım bir konu var. Hani nerede yöresel ürünleriniz,  yemekleriniz, pazarlarınız? Sonra da kırsal kesimde bulunma kaderciliği yapmak en kolay iş tabii… Evet, kaderiniz olabilir ama kısmetlerini de insanoğlu bizzat kendisi yaratır. Ben And Dağları tepesinde ulaşımı çok zor kasabalar köyler gördüm, etnik özelliklerini kaybetmedikleri için dünyanın her yerinden turist çekiyorlar. Özellikle sitemim size Ermenek,  Taşkent; harika doğanıza yöresel yemeklerinizi, pazarlarınızı, kıyafetlerinizi ekleseniz, tanıtımınızı yapsanız fena mı olur? Ben hem Taşkent hem de Ermenek Belediyelerine bu konuda şiddetle teessüflerimi sunuyorum, hakikaten elinizdeki hazinelerin değerini bilmiyorsunuz. İki ilçe de Konya’yı Akdeniz’e bağlayan yol üzerinde, gelip geçenlerin yarısını yarım saat ilçenizde tutabilseniz bile yeterince ekonomik katkı sunar ama bence bu gelip geçenler sadece bakkaldan su almak veya çeşmeden su içip elini yüzünü yıkamak için duruyor.

20160801_154435_hdr

Ermenek Barajı

Taşkent’le ilgili tereddüt yaşadığım, düşüncelere daldığım bir konu daha oldu. Şehrin tek oteli Pirlerkondu, son derece şık ve standartları yakalamış bir tesis. Girişte kocaman yazılmış, ‘Odalarda alkol kullanmak yasaktır’ ilanını çok önemsediğimi söyleyemem, Anadolu kentlerinde, hele böyle küçük kasabalarda alkol konusu hassastır, eğri ya da doğru yargılamak bana düşmez. Başlangıçta  böyle düşündüm düşünmesine de sonra yargılamak demeyelim de sorguladığım bir çetrefilin içinde buldum kendimi… Otelin karşısında Taşkent’in tek turistik lokanta-çay bahçesi karışımı dinlenme tesisi var, büyük bir yeşil alana yayılmış orada da alkol yasak. Yemekten sonra hava kararmadan hemen bu lokantanın üzerindeki seyir terasına çıkıp etrafı seyredeyim dedim. O da ne, her taraf bira ve rakı şişeleriyle dolu, dolu derken asla abartmıyorum, öbek öbek… Şimdi tam bu noktada bir otelde, bir lokantada kontrollü ve legal biçimde alkol tüketilebilecekken, köşelerde, ağaç diplerinde gizli saklı içilmesine yol açan neden, o çok ilkel bakış açısı olan yöneticilerin, ‘top bizden çıksın da…’ kolaycılığı olduğu malum ama bunun yanında insan düşünmeden duramıyor;  yasak gibi kavramların, realitesi olan bir eylemi katlanarak çoğaltacağı gerçeğine idarecilik seviyesine gelmiş insanların akıl erdirememesinden bürokratik engellere kadar pek çok açmazın çözümü ne?

Neyse, asıl  konumuz bu değildi tabii…

Taşkent’ten sonra ana yoldan çıkıp Dedemli kasabası üzerinden Giği Dağı (Geyik Dağı diyenler de var) eteklerine ulaşmanın çok kolay olmadığını belirtmeliyim çünkü Dedemli kasabasından sonra yol çok kötü… Mars topraklarında yol alıyormuşçasına, ıssız, ve kuru… Kayalar yeşilimsi bir yosun tabakasıyla kaplı, taşlı arazide küçük, çelimsiz otlar göze çarpıyor. Toza taşa bulaşa bulaşa gidilen, doğaseverler için ilginç bir yolculuk.

Yaklaşık 40 dakika süren bu toprak yol Tanrı Dağı’nın kenarından direk Giği Dağı’nın önündeki Eğrigöl’e çıkıyor. Burası bir kavşak ve artık yol kötü de olsa asfalt… Doğu’ya doğru giderseniz Söbüçimen Yaylası var, Batı’ya doğru ise yol ikiye ayrılıyor, güneye kıvrılanı sizi Gündoğmuş üzerinden Akdeniz’e ulaştırıyor.

Şimdi sadede gelelim…

Bu bölge kendine has yapısıyla enteresan görüntüler sunan bir coğrafyanın ta kendisi. Kupkuru kayalık-taşlık arazilerde yol alırken arada bir karşınıza çıkacak vadilerdeki yemyeşil yaylalar, göletler hakiki birer mucize…  Görmek, havasını solumak gezginler için iyi bir deneyim, tavsiyemdir fakat şimdi ben bu bölge ile ilgili çok fazla bilinmeyen bir hikâye anlatacağım, eminim ilginizi çekecek.

Hikâyedeki Tanrı Dağı ile Giği Dağı’na özel dikkat!

Şimdi biraz uzağa gidelim, Orta Asya’ya… Efendim, 16. Yüzyılda Doğu Türkistan’da Cihangir Han yönetimindeki Türkmen İli, Çin saldırısına uğrar. Çin Orduları Cihangir Han’ı öldürür, karısı Dilşad Hatun’u esir edip götürürler. Dilşad Hatun için Çin Sarayı’nda esaret günleri başlar. Ne var ki Çin Mançu İmparatoru Chien Lung, bu soylu ve güzel Türk kadınına aşık olmuştur. Dilşad başlangıçta imparatora pek yüz vermez. İmparator ise ona İpar Hatun olarak hitap etmeye başlar. İpar ki,  Altayların güney ucunda Tanrı Dağı ile Giği dağı arasında bulunan aynı zamanda Dilşad’ın da memleketi olan Türkistan bölgesinde yetişen çok özel bir çiçeğin adıdır.

Türkmen illerine süren Çin akınları aratarak devam edince Dilşad, (Saraydaki adıyla İpar Hatun)  kıyımlara engel olma fikriyle Çin İmparatorunun zevcelik teklifine evet der.  Böylece Türk illerine Çin akınları durur.

Oğlunun İpar Hatun’a olan zaafının bilen ve bundan rahatsız olan Ana İmparatoriçe, bir gece İpar Hatun’u boğdurarak öldürtür.

İşte o yıllardan sonra Anadolu’ya göç eden Türkmenler, İpar Hatun’un hatırasını yaşatmak için Toros Dağlarındaki iki dağa Giği ve Tanrı adını verir. Türkmen ilinden getirdikleri ipar gülü tohumlarını da bu bölgeye ekerler. Günümüzde gerçekten bu ipar gülleri sadece Gündoğmuş’un kuzeyindeki Giği Dağı eteklerinde Mayıs, Haziran aylarında çiçek açmaktadır.

10. Romanım olan Domuz Kasabı’nın konusu tam burada geçtiği için haliyle İpar Hatun Destanı’na da yer verdim. İşte benim kalemimden İpar Hatun…

Ne zalimdin sen Çin İmparatoru,
Cihangir'i katlettin, obaları yaktın
Talan ettin ocağımı, yemyeşil ilimi.
Bir adım vardı, Dilşad idim,
Cihangir’in karısı Türkmen geliniydim.
Ah o Türkmen ili, ne güzeldi, cennetti.
Bir sırtı Tanrı Dağı’na yaslanırdı,
Öbür sırtı Giği Dağı’na…
Yamaçlarda ipar gülü yetişirdi,
Vadide güzel çocuklar…
Taş olsa yumuşar, vahşi uysallaşırdı.
Heyhat, çok zalimdi o imparator.
Artık ne çocuk kaldı, ne ipar gülü,
İs sise karıştı, kan irine bulaştı.
Ebabil kuşları ağıt yaktı, ağlaştı
Ulu Tanrı, hikmetinden sual olunmaz,
Duymadın sesimizi, niçin taşa döndün?
Sorma, pek zalimdi o imparator.
Çin Sarayı’nda esir kaldım sekiz yıl.
Sekiz yıl dil döktü yalvardı imparator.
Hatunum ol, İpar olsun adın,
Yaktığım o güller adında yaşasın…
Artık zalim değil, aşığım dedi,
Aşk nefretten büyüktür, affet beni…
Sekiz yıl direndim, üç mevsim düşündüm.
Artık zalim değil, aşıktı imparator.
Aşka karşı gelen tanrıya gelir, bilirdim.
İçim yandı, çaresizdim, evet dedim.
Olacaktım Çin İmparatoriçesi İpar Hatun…
Eğer o sabah boynuma dolanmasaydı,
Domuz kılından yapılmış yağlı urgan…

tam-kapak-1

Bu bloğu okuduysanız, romanı da okuyun ve sonra binin otomobilinize Gündoğmuş’tan öte Giği Dağı’na doğru yükselin, ya da Konya tarafından gelecekseniz Hadim kavşağından Korualan – Dedemli yoluna sapın, Dedemli’yi geçince güneye Eğrigöl’e ilerleyin. Çevredeki yaylaları doyasıya gezin, sonra da bana teşekkür edin.

Not: Gündoğmuş ve bahsettiğim bölgeyle ilgili daha geniş bilgi almak için aşağıdaki linke bakabilirsiniz: http://www.antalyakulturturizm.gov.tr/Eklenti/8687,69-dundenbuguneantalya-1cilt-gundogmuspdf.pdf?0&_tag1=81FD3A07781C793C82F216065AB90C5C2EB6FFF2&crefer=6C0B457A4C952E24FEAE9175FA6A340DE428EF94E55A88C5A87379B3EE54D652

Bu linke internette ipar gülü görseli aratırken ulaştım. Ben bahsettiğim bölgeye 3 defa gitmiş olmama rağmen ipar gülünün açma mevsimi olan Mayıs-Haziran aylarına denk getiremedim. Bu nedenle resmin sahibi olan Araştırmacı-Yazar Ali Yıldız’a minnetle teşekkürlerimi gönderirim zira internet ortamında bulabileceğimiz tek resim bu şimdilik.

ekran-alintisi-ipar

İpar gülü

MUTLU EJDERHALAR ÜLKESİ: BUTAN

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 07 Eylül 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Efendim, Uzak Doğu Efsanelerinde Shangri La denen bir yerden bahsedilir, keza günümüzde o taraflarda bu adda çok sayıda turistik tesis vardır…  Anlamı, Mutlu Ejderhalar Ülkesi olan bu yer, Butan’mış meğer… Kendi dillerinde ‘Druk Yul’ olan bu adı sonuna kadar hak ettiklerine ikna olduğumuz fantastik Butan’dayız bu defa.

NEREDEN ÇIKTI BU BUTAN?

Garip bir şekilde önümüze düştü, mecbur bıraktı bizi, hatta abartayım biraz; bana kalırsa çağırdı… Aslında seyahatimiz Nepal-Hindistan’dı fakat Hindistan vizesi gecikince, bayram da yaklaşıyor olunca ‘sanki Hindistan’a girip bir daha çıkmayacağız öyle mi, alın vizeniz sizin olsun!’ deyip bir öfkeyle Hindistan’ın üzerini çiziverdik, benim önerimle programın Hindistan kısmını Butan’a kaydırdık. (Teşekkürler Hindistan, yoksa bu harika ülkeyle asla tanışmayacaktık)

Şimdi sorsam, Butan neresi diye, kaçınız bilir? Sıkı coğrafya ve seyahat meraklıları dışında çoğu insanın fikri olmadığından eminim. Ben Butan’ın yalnızca coğrafi konumunu biliyordum fakat yol arkadaşım Murat ilk duyduğunda  ‘orası da nere?’ dedi ki, Murat dünyanın yarısına seyahat etmiş, görmüş, gezmiş adamdır. ‘İşte,’ dedim, Google Earth’ü açarak, ‘Himalayaların eteklerinde bir ülke. Halkı Budist, krallıkla yönetiliyor, yeter mi?’ Yetti ki sesi çıkmadı.

20160709_122046_hdr2

TASHİ DELEK (Teşekkürler):

Türkiye’den Nepal’e uçup, dört günümüzü bu ülkede geçirdikten sonra başkent Katmandu’dan havalandığımızda, önümüzdeki 1 saatlik yol sadece Everest’i göreceğimiz için önemliydi yoksa Butan diye bir ülkeye gidiyor oluşumuz, diğer bilmediğimiz herhangi bir ülkeye gitmek kadar sıradan bir seyahat parçası olmaktan öte değildi başlangıçta. Nereden bilecektik ki, dünyanın en güzel, en fantastik ülkelerinden birisine doğru yola çıktığımızı… Hayır, bu güzellik sadece doğayla sınırlı değildi, insanları, evleri, hayvanları bile…

Nepal’deyken sabah vaktinde uçağa binerken İstanbul Havalimanı’na terörist saldırısı olduğunu ve kırk kadar insanın öldüğünü öğrenmiştik ve Butan’a doğru moralimiz bozuk yola çıkmıştık (28 Haziran 2016) Butan’ın milli havayolu olan Druk Air ile fıstık, sandviç ve meyve suyu ikramlı bir saat süren bir yolculuğun ardından ülkenin tek uluslararası havalimanı olan Paro’ya indik. Paro, dar bir vadide olduğu için uçağın dağların arasından ‘s’ler çizerek inmesi başkaları için korkutucu olsa da bizim için ilginçti, pek eğlendik. Evet, dünyanın en zor inişli pistiydi ama havalimanı yapıları da bir o kadar özgündü. Daha sonra her yerde göreceğimiz tipik Butan mimarisiyle yapılmış binalar renkli, işlemeli, cumbalı, çatılı, özgün yapılardı ve bizi kolayca cezbetmişti. Hele ki uçakta, üzerinde kral ile kraliçenin yeni doğmuş bebekleriyle resmi bulunan Tashi Delek adındaki havayolu dergisi adıyla ilgimizi çekince hostese sormuştuk, Tashi Delek ‘Teşekkürler’ demekmiş. Benzemiyor mu şimdi bu deyim bizim söylenmesi pek bi zor teşekkürümüze? Velhasıl, işin özü, farkı fark etmeye başlamıştık

Bu arada atlamayalım,  Paro Havalimanı’na  uçan  pilotların özel olarak eğitildiğini ve dünyada sadece 25 pilotun bu meydana iniş ve kalkış yapabildiğini belirtmekte fayda var.(Kaynak: http://www.kokpit.com)

Pilot Tufan Sevinçel anılarında bu havalimanından şu şekilde bahsediyor: 15 pistini karşılamak için kanadımız değecek kadar yaklaştığımız tepenin üzerindeki evi göstererek ‘‘İşte referans olarak kullandığımız Mr. Smith’s House bu’’ diyen Pilot Chhimmi aynı anda uçağı anormal derecede sola yatırarak pisti karşıladı ve inişi mükemmel bir şekilde tamamladı. Tekerlekler yere değdiği anda sesli uyarı sisteminden gelen ‘‘retard, retard, (gazı kes)’’ sesini duyunca derin bir oh çektiğimi çok iyi hatırlıyorum. Pilotu bu kadar riske sokan bir iniş daha önce hiç görmemiştim. Durumun pek farkında olmayan yolcuların uçak anormal bir şekilde bir o tarafa bir bu tarafa yattıkça duruma anlam veremeyip endişelenmeleri çok doğal. Kaptan Dorji terminal binasına doğru taksi yaparken yinede şanslı olduğumuzu eğer kuzeyden yan rüzgâr alsaydık inişin daha zor olacağını belirtince halimize şükrettim.”

İSTANBUL’daki HAVALİMANI TERÖRÜ İÇİN TAZİYELERİNİ SUNAN GÜMRÜK MEMURU:

Pasaport kontrolündeki görevli memure pasaportumu eline alınca durakladı, ben ‘eyvah sorun mu!’ demeye kalmadan hiç beklemediğim bir hareketle iki elini alın hizasında birleştirerek öne eğildi ve anlaşılır bir İngilizceyle Türkiye’deki terör olayından dolayı çok üzgün olduğunu dile getirdi. Hangi ülkeye giderseniz gidin gümrük personelleri ya çok ciddidir ya da asık suratlı, buz gibi bir sesle neden geldiğinizi nerede kalacağınızı filan sorarlar. Ezber bozan bu karşılama biçimi Butan Ülkesi’nin genel yapısıyla ilgili bir ipucuydu aslında, bunu sonra anlayacaktık.

Hayatımızın en kolay gümrük geçişini tamamlayıp dışarıya çıktığımızda üzerinde geleneksel Budist giysisi ‘gho’ olan yerel rehberimiz ve şoförümüz karşıladı bizi. İngilizceleri gayet düzgündü, anlaşmakta zorlanmadık.

PARO VADİSİ:

Kalacağımız otel ülkenin uluslararası tek havalimanının bulunduğu Paro kentindeydi. Paro Vadisi, ülkenin havalimanı yapmaya müsait olan tek bölgesi, onun da ne kadar müsait olduğunu yukarıda anlattım, biz de imkânsızın adı onlarda müsait olmuş; böyle bir durum. Başkent Thimphu buraya bir saat mesafede olduğu için Türkiye’deyken nerede kalacağımız tereddüdüne düşmüştük. Geziyi organize eden tur firması Paro’yu önermişti, tereddütlü kabul etmiştik. Aklımda hep, ‘başkent varken neden kırsalda?’ sorusu dönüp durmuştu fakat itiraz edebileceğim belirgin bir savım da yoktu.

Kalacağımız yer, havalimanına dört kilometre mesafede pirinç tarlaları içinde tipik Butan mimarili ‘lodge’ türü küçük bir butik oteldi. Paro, kocaman bir vadiye yayılmış pirinç ve elma bahçeleri arasında dağınık bir şehir olduğu için gözünüzde alışıldık şehir resmi uyanmasın. Merkez de büyükçe bir çarşısı olan ve o çarşıdan kilometrelerce uzağa dağılmış evlerin oluşturduğu bir vadiden bahsediyorum. ‘Keşke başkentte konaklasaydık’ diye diye gittik otelimize. Tabii sonra yanıldığımızı anlayacaktık o başka…

Otelimiz ‘The Village Lodge’ 9 odalı, yerel mimarili, 3 katlı bir yapıydı. Bizi, görev gereği olmadığı çok belli, dostça davranan, çekik gözleriyle kocaman, kocaman gülen iki bayan personel karşıladı. İkinci kattaki odalarımız da yerel mimarinin hakkını veren ferah mekânlardı. Bildik büyük otellerin resmiyetinden uzak, sıcak, samimi, yerel, ev tadında bir konaklama tesisi olan bu yeri beğenmiştik… Hâlâ aklımızın bir köşesinde başkent Thimphu’da mı kalsaydık acaba, burası fazla kırsal düşünceleri dönüp durmuyor değil yani, belirtmemek olmaz. Bir yandan biraz ileriden akıp giden bir ırmak, etraftaki yemyeşil pirinç tarlaları, vadiyi çevrelemiş yüksek dağlar velhasıl muhteşem bir doğa… Nerden baksan çelişki içindeyiz…

BAŞKENT THİMPHU:

Neyse uzun sürmedi bari… Öğleden sonra rehberimiz ve özel aracımızla Thimphu’ya doğru yola çıktık. Başkenti görmeden kıyas yapamayacağız çünkü. Dağlık ülke olduğu için yollar kıvrımlı, manzara güzel, asfalt düzgün, 1 saatte varılıyor başkente. Thimphu, 90 bin nüfuslu küçük bir şehir. Hakkını yemeyelim, evlerin mimarileri muhteşem. Bütün yapılar birbirine benziyor belki fakat dış cephelerde kullanılan işlemeler ile cumbalar şehre olabildiğince bir otantiklik, şahane bir özgünlük katıyor. Küçük bir şehir dedik Thimphu için, nitekim bir saatte belli başlı iki ana caddesini dolaşınca görülecek yerleri de bitmiş oldu. Yukarıdaki tepelerin birisinde büyük bir Buda Heykeli dikkat çekiyordu ama nedense Paro’ya bir an önce dönmek istedik. Meğer sessizce ele geçirmiş Paro bizi, doğasıyla büyülemiş ve bir anda hasretimiz oluvermiş…

BÜYÜLEYİCİ BİR DOĞA VE GÜZEL İNSANLAR:

Döndükten sonra rehberimizin bütün ısrarlarını reddederek otelimizden üç kilometre ilerideki Paro çarşısına yürüyerek gittik. Yol, Paro Nehrinin yanından gidiyor, sus sesi bir harika, bu arada hava o kadar güzel ki ne sıcak ne serin, etraftaki dağların tepelerine bulut inmiş, yolda karşılaştığımız Butanlılar gülerek selam veriyor, bazılarıyla sohbet ediyoruz, küçük çocuklarla resim çektiriyoruz, hayvanlar insanlardan kaçmıyor, onları seviyoruz… ‘Ne kadar çabuk geldik merkeze, burada zamanda mı hızlı geçiyor ne?’ sorularıyla çarşıya daldık. Tipik Butan ürünleri bulabileceğimiz epey büyük bir çarşı burası. Gez gez bitmiyor. Yöresel ürünlerden alıyoruz bolca, bizim paramızla çok ucuz. Yerel lokantalar, pastaneler de var ama yemeği otelde yiyeceğiz onun için göz atmakla yetiniyoruz. Kırsalda şehir tadı bırakan bir çarşı maceramız oluyor ki, tam oluyor, Paro’da konaklamanın ne kadar isabetli olduğunu anlamış bulunuyoruz böylece. Elimiz kolumuz dolu olduğundan taksiye binerek dönüyoruz otele.

İNEK KANI AKITTIĞINIZ İÇİN DEPREM OLDU DİYEN RAHİPLER:

Yemeği otelde yiyeceğiz dedim ya, ‘o ne yemekti öyle,’ diye devam edeyim… Otelin zemin katı otantik bir restoran olarak tasarlanmış. Baştan verilen sebze çorbasının ardından küçük kaplarda beş altı çeşit yemek geldi. İstediğinden seçip alıyorsun. Sadece birisi et yemeğiydi ki, benim gibi et yemeyenler için Butan gerçek bir vejetaryen cenneti. Patatesten, mantardan, fasulyeden ve diğer sebzelerden muhteşem yemekler, mezeler, çorbalar yapmışlar.

Diğer Budistler gibi Bhutanlılar da çok et tüketen bir halk değil. Budist rehberimizin anlattığına göre et tüketmek yasak değil ama tavsiye de edilmiyor. Budizm’in temel kurallarından birisi doğaya ve çevreye saygı olduğu için hayvanlarda bundan nasibini almış. Zaten Paro’da kaldığımızı müddetçe etrafta mutlu mesut dolaşan köpek ve inek çokluğuna hayret etmedik değil. Rehberimiz anlattı, yabancıların ülkeye gelmeye başlamasıyla et tüketimi ister istemez artmış. Geçen yıl Nepal’de büyük bir deprem ve buna bağlı ciddi yıkımlar olmuş. Butanlı rahipler bunun nedeninin inek kanı akıtılmaya başlamasına bağlamışlar. Artık gelen konuklara mümkün olduğu kadar az et yemeği vermeye çalışıyorlarmış.

HİMALAYA ETEKLERİNDE BİR KAYALIĞA GÖMÜLMÜŞ ‘TİGER NEST’ MANASTIRI:

Paro’daki ikinci günümüzde sabah erkenden yola koyuluyoruz, otomobille yarım saatlik bir yolculuğun ardından 3100 metredeki Tiger Nest Manastırı’na yürüyeceğiz.(Yerel dilde Taktsang Manastırı) Paro 2000 rakımda bunu hatırlatayım. Üç saat sürüyormuş tırmanmak. Murat tedbirli, geçen yıl Peru seyahatimizde satın aldığı koka şekerlerinden atmış meğer bavuluna. Koka malum, enerji veren bir İnka bitkisi. And Dağlarında dolaşırken çok işimize yaramış, yorulmak nedir bilmemiştik. Otomobilin vardığı son nokta epey kalabalık… Küçük bir de çarşı var burada. Paro Çarşısı’nı ucuz bulmuştuk ama burası aynı ürünlerin ucuzdan da ucuza satıldığı bir yer. Aklınızda bulunsun.

Etraf panayır yeri gibi, farklı ülkelerden bir sürü Budist, manastırı görmek için yukarıya tırmanmak için gelmiş sabahın erken saatinde. Yaşlılar için atlar hazırlanmış, gençler yürüyecek belli, ayrıca bizim gibi orta yaş gençleri için de yürüyüş değnekleri satılıyor. Birer değnek alıp koyuluyoruz yola… Çinliler var, Hintliler, Wietnam, Tayland… Bazılarıyla yolumuz kesişiyor geliyor sohbet ederek yürüyoruz. Bizden başka Avrupalı yok, hele hele iki Müslüman’ın manastıra gidiyor olması acayip ilgilerini çekiyor. Güle-eğelene, tanışa-konuşa manastıra ulaşıyoruz. Başlangıçta gözümüzü korkutan bu yolculuk, değişik milletten insanlarla, muhteşem manzaralarla, Himalaya ormanlarına özgü farklı ağaç dokusuyle bir keyif ve zevk yolculuğuna dönüşüveriyor kısa sürede. Arada mola yerleri ve çeşmeler de var, hatta bir noktaya kafeterya bile yapılmış. Yol boyu, yükseklerdeki bir kayalığın içine yerleşmiş (konum itibariyle bizim Sümela Manastırı’na çok benziyor) manastır ara ara görüş açısına giriyor ki, oraya ulaşmaya çalışanlara güzel bir davet, teşvik, çağrı ne derseniz artık, sunup duruyor.  Olur da bir gün yolunuz Butan’a düşerse Tiger Nest Manastırı’na gitmeyi sakın boş vermeyin, bu deneyimi gerçekleştirin, hatta sırf bu deneyim için bile gidin Butan’a.

Manastırda rahipler ve öğrenciler var, ziyaretçilerle beraber epey kalabalık… Ayakkabılarımızı çıkartıyorlar. Her tarafta tütsüler yakılıyor, hoş bir koku ruhumuza dek işliyor. Manastır içinde farklı işlevleri olan bir sürü bölüm görmek mümkün, biz ayinlerden birisine katılmayı tercih ediyoruz. Önde kutsal kitap okuyan üç rahibin mırıltıları eşliğinde, arkalarındaki yüksekçe bir yerde oturan güler yüzlü Lama’nın sırayla kutsadığı insanların arasına karışıyoruz. Lama, başımıza elini koyuyor, bir başka rahibin ibrikten döktüğü güzel kokulu bir sıvıyı yüzümüze sürüyoruz. Onlara göre bu manastıra gelen ve ayine katılan herkes cennete gidermiş, biz de biletimizi cebimize koyduk.

DZONG TAPINAĞI:

Otele döndüğümüzde öğleden sonraydı. Rehberimiz Paro şehir merkezinde her daim dikkatimizi çeken görkemli yapılardan Dzong Tapınağı’na gitmemizi teklif etti ama çok yorgunduk ve Murat’la kaçar kilo vermiş olabileceğimizin hayallerine dalmıştık, teklifi es geçtik. Birkaç saatlik dinlenmenin ardından Paro River boyunca yürüyüşe çıktık yeniden.

Rehberimizin anlattığına göre Dzong Tapınağı, dini bir tesis olmaktan öte, pek çok yerel ritüele ev sahipliği yapan hareketli canlı ve kalabalık bir etnik merkezmiş. Ulaşımı çok kolay, havalimanı ile çarşı arasındaki yüksekçe bir yamaçta ve yürüyüş mesafesinde. Biz atladık, gidecekseniz siz atlamayın derim…

KISACA BUTAN:

Sonuç itibariyle Butan, Mutlu Ejderhalar Ülkesi anlamındaki yerel adını sonuna kadar hak eden bir ülke olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Ben hayatımda bu kadar güler yüzlü, bu kadar dost insanları dünyanın başka hiçbir ülkesinde görmedim. Hatta Murat, bunların dağ başında gezen köpekleri bile hırlamıyor dedi durdu.

Butan krallıkla yönetilen yedi yüz bin nüfuslu küçük bir ülke. Genç ve yakışıklı krallarıyla güzel kraliçelerinin resimlerini havalimanından başlayarak her yerde görmek mümkün…  Halk kralı çok seviyor, kraldan söz açılınca gözlerinin içinin güldüğüne defalarca şahit olduk. Butan dağlık bir ülke olduğundan kullanılabilir tarım arazisi bahsettiğim Paro Vadisi gibi birkaç vadiyle sınırlı. Kral bu arazileri tarım yapmaları için halkına dağıtmış. Zaten bu yüzden dağınık yerleşim birimleri ortaya çıkmış. Bu yüzden halk yoksul sayılmaz, çok güzel evlerde oturuyorlar ve gördüğüm kadarıyla hepsi yeni arabalara sahip.

Çin, Bhutan’dan toprak talebinde bulunuyormuş… Gülmemek elde değil, koca Çin, bit kadar Bhutan… Neyse ki Bhutan’ı Hindistan koruyormuş, daha doğrusu Bhutan güvenliğini Hindistan’a emanet etmiş. Oysa halkı Hindu değil tam tersi Çinlilere daha yakın. Dünyada gariplik ararsan her yerde, yadırgamamak lazım.

Dikkatimizi çeken, yol boyu sıralanmış uyarı levhaları oldu. Örneğin birisinde, ‘Cennet gitmek için acele etmeyin, orası dolu’ diyordu. Ne hoş değil mi?

Ülke insanının yapısını daha iyi anlamanız için son bir vurucu örnek verip ilk seyahat planınıza Butan’ı da alın diyerek konuyu bitireceğim. Efendim, rehberimiz ve şoförümüz bizi o kadar çok gezdirdiler, öyle çok ilgilendiler ki, memnun olduğumuz gibi şaşırdık da, hatta zaman zaman ceplerinden küçük paralar bile harcadıkları oldu. Örneğin su almak istedik bozuk paramız yoktu çıkarıp verdiler… Bir ara rehberimize para teklif etmeyi denedik, ne yanıt verdi biliyor musunuz? ‘Biz görevimizi yapıyoruz, siz misafirsiniz, ne parası!

 

Türkiye/Turkey/Hindi ve Dahası…

Posted in Blog, peru with tags , , , , , , , , on 13 Ağustos 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Önce içinde ‘hindi’ olan kısa bir anımı paylaşacağım:

Peru’yu çok severim, halkı bizim elli sene önceki misafirperver, cana yakın, hürmetkâr halimiz… And Dağlarının enerjisi de bana çok iyi geliyor, hiç olmadığım kadar mutlu hissediyorum kendimi orada. Son Peru seyahatimden dönüşte yerel havayollarından birisiyle aktarma için Brezilya, Sao Poulo’ya gelmiştim, Türk Hava Yolları’yla da Türkiye’ye devam edecektim. Brezilya’ya girişte gümrük memuruna beyan formumu uzattığımda önce ciddi yüz ifadesiyle şöyle bir inceledi sonra gülerek yan kabindeki diğer memura göstererek benim de duyacağım şekilde İngilizce, “Amerika hindisinden Avrupa hindisine gidiyor arkadaş,” deyince biraz afalladım… Türkiye’nin İngilizce ‘hindi’ demek olduğunu biliyordum ama memurun ne demek istediğini tam olarak kavrayamamıştım, bu yüzden tavrının samimiyet mi yoksa alay mı olduğu konusunda fikir yürütmem mümkün olmadı. Ters bir nazar, yandan bir bakış geçtim gittim mecburen…

Anım bu işte. Sonrasına bakalım,

Türkiye’ye dönünce kafama takılı kalmış olan Brezilyalı’nın bu cümlesinin ne anlama geldiğini öğrenmem çok kolay olmadı ama buldum, sonra da bu tesadüfe bende katıla katıla güldüm, Brezilyalı memur haklıydı hatta o zaman bu gerçeği biliyor olsaydım orada onlarla ben de güler eğlenirdim.

Kısım a): Efendim, konuyu biraz açacaksak eğer olay şundan ibaret; Türkiye’nin İngilizce adı olan Turkey kelimesinin aynı zamanda ‘hindi’ anlamına geldiğini bilmeyen yoktur.

Kısım b): Bununla beraber Güney Amerika’da benzer kadere sahip bir ülke daha olduğunu da bilen yoktur… Bu ülke Peru. Portekizce ‘hindi’ demek.

Evet, Türkiye İngilizce’de ‘hindi’, Peru ise Portekizce’de ‘hindi demek. Bunu öğrendik mi?

Şimdi gelelim iki ülkenin birden ‘hindi’ olma meselesine (Hindistan’ı da sayacak olursak 3)

Aslında hindinin menşei Hindistan ve Afrika ülkeleri… Osmanlı döneminde Türkiye’ye getirilen bu hayvanlara da bu yüzden ‘hindi kuşu’ denmiş. Akdeniz ticaretini elinde bulunduran o zamanın Levanten tüccarlar bu hindi kuşlarını İngiltere’ye Türkiye üzerinden taşıyınca, İngilizler’de bu yeni türe ‘Türk kuşu’ adı vermiş yani ‘Turkey bird’. Zamanla da bizimkiler ‘hindi kuşu’na kısaca hindi, İngilizler de ‘turkey bird’e  ‘turkey’ deyip geçmiş. Anlayacağınız, kuşa yeni bir ad aramaktansa geldiği ülkenin adını ver gitsin kafası, olay bu.

Bitmedi tabii, bu kuş yaman mı yaman, insanlar ad-mad yakıştıramıyorlar bir türlü ki bunun ispatı bu defa Peru ülkesinin hayvana ad olmasıyla bir kere daha tezahür edecek, okumaya devam edin…

Hindi denen bu gösterişli kümes hayvanı Portekiz’e ulaştığında, Portekizliler de bu hayvanın o günlerde yeni istila ettikleri Güney Amerika ülkesi Peru’dan geldiğini zannederek ‘peru’ adını vermişler. Oysa o tarihte Perulular henüz bu süslü ve atarlı kuşun varlığından bile haberdar değilmiş.

İşte böyle, siz istediğiniz kadar ‘kabaramazsın kel Fatma’ deyip durun, o üç ülkenin birden adını taşıyan bir yer varlığı. Şapkanızı elinize alıp karşısında eğilin şimdi…

 

Türk Popu’nda Şarkı Sözü Faktörü

Posted in Blog with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 10 Ağustos 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Hem mühendis hem de yazar olmanın avantajları var; edebiyata matematiksel  bakma esnekliği kazandırıyor.

Bu pencereden bakınca aslında klasik olabilecek pek çok melodinin nasıl sözlere kurban gittiğini yahut tam tersi kötü bir bestenin sözlerle nasıl devleştiğini görebiliyorsun. Elbette söz ve beste kadar yorum da önemlidir fakat sanatçı faktörü, bu yazının konusu değil.

6956144-cool-hd-music-wallpapers

Serdar Ortaç şarkılarıyla konuya girmek, ne demek istediğimi anlatmak açısından bir alt başlık vazifesi görebilir. Ortaç şarkılarının enerjik altyapısı, çoğu zaman sözlerin ne demek istediğini anlaşılamamasının doğurduğu handikabı keser ve söz önemli olmaktan çıkarak bir anlık coşku havası verir. Siz klasik olmuş bir Serdar Ortaç şarkısı biliyor musunuz? Hatta herhangi bir yerde, herhangi bir anda radyoda duyduğunuz herhangi bir şarkısının adını dahi hatırlayamazsınız çoğu zaman. Bir adım daha öteye gidelim, en sıkı Ortaç hayranları dahi hangi şarkısının hangi albümünde olduğunu karıştıracak kadar böyledir bu durum… Örnek mi, buyurun: En bilinen şarkısı ‘Dansöz’, o da akılda yer eden ‘binlerce dansöz var’ nakaratından dolayı.

‘İtiraf ediyorum sana itiraf. Başladı yaralı aşklara tadilat. Masumum, dışarıdan daha masumum. Maalesef, bunun için sana mecburum.’ diye başlar bu şarkı… ‘Affet diyen kim? Ez geç diyen kim? Aşktan çeken kim? Benim kadar...’ diye de devam eder. Ne anladınız? Ya anlam bütünlüğü? Ölene kadar aşık olamazsın. Birisi çıkar onu anlayamazsın. Sen o tür oyunlara katlanamazsın. Senin bir kalbin var… Bu da nakaratın bir bölümü… Başlangıç, orta ve nakarat, hepsi ayrı ayrı şarkılardan alınmış sözler gibi, ne birbirini tamamlıyor, ne de derdini anlatabiliyor. Duygu da yok bu yüzden.

Bir de ‘Düşman’ adındaki şarkısına bakalım. “Puslu günlerde, geçtin aklımdan. Sanki yalvardım, sen gel demiştin ardımdan” Ne güzel başladı, hüzün, özlem ve bir hayalkırıklığı… İki kişi arasında neler olmuş da hayalkırıklığı doğmuş bakalım, nakaratta anlayacağız her halde? Ve nakarat, “Dur yalvarıyorsun, Çıldırıyorsun, Anlamıyorsun, Bitecek bir gün diye gelme, Gitme, görme, sevme hiç
Düşme, Benim düştüğüm gibi bu aşka. Pişman oldum, düşman oldum, Seni sevdiğime, senin olduğuma bu gece
… Hayda! Nasihat beklemiyorduk ki, isyan da beklemiyorduk, puslu günlerde ona hüzün verenin devamını bekliyorduk. Böyle bakınca sanki iki ayrı şarkıdan iki bölüm gibi… Bir fikir yürüteceksem eğer, tamamen notalara uysun diye türetilmiş cümleler, bütünlük yok, duygu eksik kalıyor bu yüzden. Duygunun geçmediği hiçbir eser kalıcı olamaz.

Serdar Ortaç şarkılarından böyle onlarcasını bulabilirim ama konuyu daha açmak gerekiyor, başka örneklerle…

İşin aslı bu yazıyı kaleme  alma fikri Ümit Besen’in, bir Mirkelam eseri olan ‘HATIRALAR’ adlı pop müzik bestesini  yeniden söylemesiyle doğdu. Bu şarkının nakaratı şöyle; Gittin şimdi sen, Yoksun yanımda, Bir şey istemem, Neye yarar hatıralar… Aktardığı duygu etkileyici, hüzün veriyor. İlk dörtlüğü de şöyle; Geçip giden zamanları, Bir yerlerde bulsam, Sonra üzülsem, Üzüldüğüme üzülsem, Gözyaşıma dalıp dalıp, Seni hatırlarım… ‘Sonra üzülsem, üzüldüğüme üzülsem,’ nasıl kulak tırmalıyor… Gidenin arkasından yas tutuyor ama gidene değil kendi üzüntüsüne üzülüyor ve şarkının sözsel sihri bir anda bitiveriyor. Üstelik bir taraftan da sırf kafiye olsun diye bu iki cümlenin peş peşe getirilişi işi ucuzlatıveriyor bir anda. Güzelim şarkı iki söze kurban olup gidiyor böyle işte…

Untitled-1

Şimdi de Sıla’nın son hiti ‘Afitap’ var sırada… Bir Balkan şarkısının Türkçe cover’ı. Nakarat muhteşem, sözler ve müzik uyum içinde ve kulak kabartan herkesin kıpırdanmaya başlayacağı garanti… Peki, nakarat dışındaki üç dörtlük ne öyle? Sözler müzikle uyumsuz; bir zorlama, bir ittirme, bir yorgun çığlığı ki sormayın. Enerji öyle düşük ki, bu düşüklük sözlerin kötülüğüyle alakalı değil, müziğe oturmamasıyla alakalı. Orijinalini de dinledim, tamamı şıkır şıkır gidiyor, Sıla’nınki gibi nakarat haricindeki kısımlarda kağnı arabasına dönmüyor. Bir şarkı sözlere nasıl kurban edilir için en iyi örneklerden birisi  Afitap…

Afitap için yazdığım bu paragrafın bütünü Ziynet Sali’nin ‘Mevsimsizim’ isimli şarkısı için de geçerli. Nakarat olabildiğince dinamik ve cazibeliyken, giriş dörtlüğündeki sözlerin ağdalı olması ve temponun tamamen düşmesiyle şarkıyı peşinen tahtından edip gitmiş maalesef.

Oysa hem ‘Afitap’ hem de ‘Mevsimsizim’ bu yılın hitleri olmaya çok fazla uygundu ama olmadı.

Bu konuyla ilgili olarak ilgi alanımda olan bir diğer sanatçı da Doğuş… Aslında bestelerindeki dinamizm yahut romantizm çok dinleyiciyi etkileyecek kapasitede olmasına rağmen sözlere önem vermemesi, basit kalıplar kullanması da bu sanatçının en büyük handikabı olarak ortaya çıkıyor.

Elbette geçmişte basit sözlerle büyük şarkılar ortaya çıkmadı değil. Mesela Erkin Koray’da şarkı sözü konusunda sınıfta kalanlardandır… Bununla beraber sözlerin vasatlığı müzikle olan inanılmaz uyumuyla bertaraf edilmiş ve elektro gitar-tempo-beste uyumu asla dinamikliğinden taviz vermemiştir. Muhtemelen Erkin Koray’ı ‘baba’ yapan da bu istikrarlı müziğidir.

Geçenlerde yeni bir şarkı dinledim, ‘Şeyla Halis-Pazartesi Sendromu’ Müzik duyulduğu anda kulak kabartmamak imkânsız, öyle özgün, öyle hareketli, sanatçının sesi de öyle… Gel gör ki iş nakarata geldiği anda bütün sihir bitiveriyor. ‘Pazartesi sendromu, geldi yine sendromum…’ nakarat bu işte. Muhtemelen akıllarda kalan kolay bir nakarat olsun diye düşünülmüş fakat çocukları bile ikna etmekten uzak, rahatsız edici, basit, özensiz, müziğe uysun diye öylesine yazılıvermiş havasında… Başlangıçtaki ilgi yerini çabucak can sıkıntısına bırakıyor ve bu eser de unutulacaklar listesine itilip gidiyor…

Peki Türk Pop Müzik tarihinde iyi sözler vermiş olanlar kimdi? Açık ara iki isim herkesin hem fikir olacağı Çiğdem Talu ve Aysel Gürel’dir. İkisi de en iyi şarkı sözü yazarı olarak tarihe geçmiştir zaten. Yazın Google’a aratın, rastgele bulacağınız şarkı sözlerindeki kaliteyi görün… Sezen Aksu, Deniz Seki’de dikkat çekici şarkı sözlerine imza atmışlardır unutmayalım. Hatta başlarda eleştirdiğimiz Sıla’nın dahi ilk albümünde müzikle uyumlu sağlam şarkı sözleri varken sonradan neden bu işi gevşettiği de ayrı bir soru olabilir; örneğin, ‘Vur kadehi Ustam’, ‘Gol’, ‘Alain Delon’ vs…

Son günlerde dikkatimi çeken bazı eserleri de kaleme almazsam haksızlık olur. Zakkum-Ustura‘Bir keskin ustura, senden bana kalan, sarılıp uyuyorum, acıyı umursamadan, bir keskin ustura, bizden geriye kalan, yeni yaralar açan, bir önceki kapanmadan…’ Böyle muhteşem sözler böyle bir söz-müzik uyumu, on üzerinden on numara. Bugün patlamasın varsın 10 sene, 20 sene sonra da bu şarkı hâlâ söyleniyor olacak, yazın bir kenara.

Emre Aydın’ı atlamak olmaz. Her şarkısı muhteşem sözleri ve muhteşem söz-müzik uyumuyla Türkiye’nin mizik dünyasındaki yüz akıdır. Daha çok genç bir müzisyen, kesinlikle Türk müzik tarihine adını en üstten yazdıracaktır. Ses Ver adlı şarkısının sözlerini fikir versin diye buraya alıyorum: ‘Çocuklar toplanıp gittiler içimden, Dünle unutmak arasındayım şimdi, Sen yoksun inan bir tek sen lazımken, Bir ses ver yapma burda bırakma bizi, ses ver.’

Elbette saydıklarımın dışında daha pek çok iyi eser veren müzisyenler var, örneğin Yalın gibi, Can Bonomo gibi…  Hepsini buraya almak zor ben sadece en uçtaki örnekleri seçmeye çalıştım.

KADERİ SUYLA YAZILMIŞ ÜLKE: BANGLADEŞ

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , on 06 Ağustos 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Bangladeş’e gitmek için pek çok sebep olabilir fakat bizim gibi hadi birkaç gün de Bangladeş’te kalalım diyerek yola çıkmak yalnızca iflah olmaz gezginlere özgü bir son tercihtir. Pişman mı olduk, kesinlikle hayır, yaşanması gereken bir deneyimdi ve derslerle ayrıldık Bangladeş’ten.

20160701_143237_HDR~2

Dakka yakınları…

BANGLEDEŞLİLER BÜTÜN GELİRLERİNİ KÖPRÜYE YATIRMIŞ:

Bir öğle vakti Butan Havayolları’yla, Paro’dan Güney’e, Bangladeş’in başkenti Dakka’ya doğru yola çıktığımızda nelerle karşılaşacağımıza dair çok fazla fikrimiz yoktu. Başlangıçta şans bizden yanaydı, Muson yağmurlarının etkisindeki bölge o gün bize jest yapmıştı ve berrak gökyüzünde 1 saat süren yolculuğumuz ülke coğrafyasını bütün çıplaklığıyla önümüze sermişti. Aşağıda düz bir ovada uzayıp giden nehirlerin, insan anatomisi çizimlerindeki damar sistemini anımsatacak biçimde salkım saçak görüntüsü dahi yeni ve farklı bir coğrafyanın ilk tezahürleri olarak heyecan duymamıza yetmişti yine de meçhule giden yolcular kıvamında olduğumuzu belirtmeliyim. Su kahverengiydi, ovalar yeşildi, dağlar ise geride Bhutan’da kalmıştı ve biz bir çelik kuş içerisinde yeryüzünün soru işareti bol kentlerinden birisine, Dakka’ya fersah fersah yaklaşıyorduk. Nehir yahut gölet olmayan her yerin öbek öbek ev ve yeşillik olması bir yana ülkenin tamamı için kocaman bir şehir demek mümkündü fakat seyahat arkadaşım Murat, başka açıdan baktı, “Bangladeşliler bütün gelirlerini köprülere yatırmış, bu yüzden fakir kalmış olmalı,” deyiverdi… Hakikaten öyle; büyük- küçük, ilkel-modern çok köprü görünüyor havadan, hükümet her tarafa köprü yapmak zorunda, yoksa bir yerden bir yere gitmek imkânsız.

Uçak başkent Dakka’ya yaklaştıkça alçaldı ve detaylar daha net görünmeye başladı. Muson yağmurlarının etkisi altındaki ülke toprakları su altındaydı ve kocaman bir bataklığa dönmüştü. Zaten bu bölgede yaşayanlar evlerini nispeten yüksek yerlere yaptıkları için yemyeşil adalar küme küme saçılmıştı etrafa ve fantastik bir görüntüden söz etmek mümkündü.

20160702_161523_HDR

Dakka’da bir cadde.

UZAKDOĞU’DA  ORTADOĞU RUH HALİ:

Hazrat Shahjalal (Hazret Şah Celal) Havalimanı epey büyük, çok konforlu değil ama kötü de denemez. Vizeyi 50 Dolar karşılığı girişte alıyoruz. Çok soru soruyorlar yalnız, Nepal ve Butan’daki misafirperver, güler yüzlü gümrük polislerinden sonra yüzü gülmeyen fazla ciddi memurlar peşin bir yılgınlık yaratıyor bizde. Uzakdoğu’da olmasına rağmen Ortadoğu ruh halinde olmalarının nedeni Müslüman ülkelere bir virüs gibi yayılmış terör belası. Çıkışta taksiye binerken mutlu insanları ve huzuru Himalayalarda bıraktığımıza dair bir his oluşuyor ikimizde de…

Otelimize gitmek için bir taksiye biniyoruz. Haritadan baktığımız kadar havalimanı kente çok uzak görünmüyor, az sonra kalabalık bir trafiğin içine giriyoruz… Trafik derken, her taraf 3 tekerlekli, rikşav dedikleri çekçekler ve yine 3 tekerlekli, tuk tuk dedikleri motor taksiler… Dikkatimizi çekiyor, tuk tukların her tarafı çelik kafesle sarılı. Bazı otomobiller de öyle.  Özellikle çekçekler yüzünden trafik akmıyor. Otomobil klimasız, hava sıcak, kalabalığa girmemizle birlikte bir anda sağdan soldan eller uzanıyor içeriye, para isteyen kadınlar, çocuklar, afedersiniz, zombi saldırısı gibi… Kısa bir şokun ardından pencereleri kapatmak zorunda kalıyoruz.

DAKKA’nın LÜKS SEMTİ: GÜLŞAN

Yol boyu gördüğümüz insan ve taşıt profili çok değişmiyor ama gökdelenlerin ve nispeten kaliteli binaların bulunduğu bir semte geliyoruz. Gülşan burası, otelimiz de burada.  Güler yüzlü personel dakikalardır süren gerginliğimizi sona erdiriyor yoksa cama vurup duran bezgin yüzlü insanlar gözümüzün önünden gitmeyecek.

Bir saatlik dinlenmenin ardından Dakka’yı bir an önce keşfetmeye meraklı Murat, hadi çıkalım diye tutturuyor. Açıkçası ben biraz yılgınım fakat bu kenti görmeye geldik, bu kadarını düşünebiliyorum isteksizce ‘hadi’ diyorum. Akşama bir saat kadar vakit var. Otel resepsiyonunda ki görevlilerden birisi yakındaki büyük bir alışveriş merkezine gitmemizi tavsiye ediyor, otelin önünden bir de çek çek çevirip ona bizi nereye götüreceğini söylüyor…

20160702_181700_HDR

Gülşan Gölü.

ÇEK ÇEK li TUK TUK lu ‘western’ KAHRAMANLARIYIZ:

Genç bir çocuk ıkına tıkına bisiklet sürüyor, arkadaki 1.5 kişilik koltukta da sıkış tıkış Murat’la ikimiz… Zavallı sürücüye acıyacağız da fırsat kalmıyor, diğer çekçeklerde 3 kişi oturanlar var… Yarım saatte kocaman bir alışveriş merkezinin önüne geliyoruz. Elbette bu yarım saatlik yolculukta yine kalabalık caddeler, seyyar satıcıların işgalinde kaldırımlar görüyoruz ama en fazla hem balkonları hem de pencereleri demir parmaklıklarla kapatılmış apartmanlar dikkatimizi çekiyor. Hatırlatmakta fayda var, burası havalimanına yakın olan lüks Gülşan… Öbür bölgeler ne âlemde acaba?

Jamuna Mall, önünde kaydıraklı parkı olan kocaman bir alışveriş merkezi. Niyetimiz alışveriş yapmak değil, akşam olmak üzere ve yemek yiyelim diyoruz. Yürüyen merdivenlerden yukarıya çıkarken yerli, küresel bir sürü markanın mağazalarını görüyoruz.  Tahmin ettiğimiz gibi son kat yiyecek katı ama biraz tuhaf…  Klasik alışveriş merkezlerindeki gibi masa ve sandalyeler ortada değil, her dükkân kendi alanını çevirmiş, içeriye girmek lazım, garip buluyoruz. Hem içeriye girmek de mümkün değil Ramazan olduğu için iftara kısa bir süre kalmış ve bütün masalar dopdolu… Henüz Bangladeş yemeklerinin tadına bakamamış olmanın sıkıntısıyla bir şekerci dükkânına giriyor, birkaç çeşit meyve ezmesi ve şekerleme paketi alıp çıkıyoruz.

Nereye gidelim diye düşünürken daha evvel internetten araştırırken not ettiğim New Market adında bir alışveriş bölgesine gitmeye kara veriyoruz ve alışveriş merkezinin önündeki tuk tuklardan birisine binip gideceğimiz yeri söylüyoruz. Macera da böyle başlıyor zaten…

Biz yola çıkınca iftar saati geldiği için caddeler boşalıveriyor. Ne çek çek kalıyor ortada ne tuk tuk… Yalnızca belediye otobüsleriyle modern otomobiller… ‘Tuhaf iş, ibadet edenler fakirlermiş meğer,’ deyip kaş çatıyoruz. Bununla beraber tuktukçunun kontrolsüz sürüşünü o zaman fark ediyoruz. Sağı solu kontrol etmek bir yana aynı zamanda orucunu da açtığı için bir yudum su dikiyor, öbür elinde tuttuğu ekmeğinden bir parça koparıp yiyor, basıyor gaza… Kavşaklara nasıl kontrolsüz daldığını anlatmam mümkün değil. Muratla ikimiz şoförle aramızdaki tel kafese öyle bir yapışmışız ki ellerimiz morarmış durumda. Murat, ‘bunu yapmaz’ diyor  şoför iki katını yapıyor… Trafikte nispeten yeni otomobiller kaldığı için onların tuk tuka yol verdiğini fark ediyoruz sonra, öyle ya bir çarpışma anında  zararlı çıkacak olan onlar, tuk tukçu bunun keyfiyle, yol benim diyor adeta…  Yarım saate yaklaşan lunapark macerası gibi bir yolculuğun ardından  kalabalık bir yere geliyoruz, namaz saati m, bitti ya da buradakiler namaz mı kılmadı anlaşılmıyor, etraf curcuna. Rahatlama duygusuyla ellerimizi dübellediğimiz çelik kafesten yavaşça ayrılıyoruz.

NEW MARKET DİYE BİR YER:

Kurban kesecek kadar olduk,” diyerek iniyoruz tuk tuktan, gelmişiz. New Market pek de adıyla müsemma olmayan etnik, eski, pejmürde kocaman bir yarı açık pazar. Giyim kuşamdan, meyve sebzeye, lokantalara kadar her şey var. Karnımız aç fakat pazar içindeki lokantalardan gelen yağ ve baharat kokusu iştahımızı kesiyor, nasıl yemeklerle karşılaşacağımızı bilmediğimizden biraz da cesaretimiz kırılıyor. Bir saat dolaşıyoruz fakat bu sürede her tarafını görmek mümkün değil, fazlaca da karışık… Biraz meyve biraz da kaju fıstığı türünden kuru yemişler alıp çıkıyoruz ve bir başka tuk tukla otele dönüyoruz. Dakka’ya gidecekler New Market’i mutlaka görmeli, not alın.

20160702_154117_HDR

Gülşan Gölü.

OTELİMİZİN BULUNDUĞU CADDEDE TERÖR EYLEMİ:

Kaldığımız Gülşan Semti, Gülşan Gölüyle kuşatılmış uzun bir yarımada, dolayısıyla da kolluk kuvvetleri için kontrolü kolay. Zaten bu yüzden başkentin en emniyetli bölgesi olmuş. Semte giren köprünün başında askerler yol kesmiş. Rutin bir uygulama olduğunu düşünüyoruz, tuk tukun şoförü turist olduğumuzu söyleyince içeriye başını uzatıp bakıyorlar (tel kafesler yüzünden dışarıdan içeriyi görmek zor) askerler izin veriyor ve köprüye giriyoruz. Etraf sessiz, bir tuhaflık olduğunu anlıyoruz. Gerçeği otelde öğreniyoruz, meğer bizim otelin bulunduğu caddenin devamındaki, Dakka’da yaşayan yabancıların vakit geçirdiği bir kulüp teröristlerce basılmış ve Gülşan’ın girişi-çıkışı askerler tarafından tutulmuş.

Ertesi sabah kahvaltıya inince resepsiyonun yanında İngilizce basılmış gazeteleri görüyoruz. Manşet; ‘Bangladeş Ordusu başarılı bir operasyonla rehineleri kurtardı.’ Resepsiyondaki görevlilere geçmiş olsun diyoruz fakat onların yüzünde acı bir tebessüm. Gazetenin yazdığı gibi değilmiş olay, onu anlatıyorlar. İçeride 34 yabancı varmış, teröristler operasyon sırasında 20 sini öldürmüş. ‘14 kişinin kurtulduğu operasyon başarılı mı olur,” diye dudak büküyorlar… O gün saat 15.00 e kadar sokağa çıkma yasağı olduğu için otelde zaman geçiriyor personelle kaynaşıyoruz. Resepiyonistlerden  bellboylara kadar hepsi güler yüzlü… Bangladeş’İn aydınlık yüzü bu insanlar, kolayca ısınıyoruz.

Öğleden sonra saat 3’te sokağa çıkma yasağı sona eriyor. Otel bize bir koruma ve bir şoförle beraber otomobil tahsis ediyor. Saati on dolar gibi bir rakam… Otomobilin ön camına da ‘Emergency, duty foreigner’ (Acil durum, yabancı görevli) yazan bir kâğıt asıyorlar ve akşama kadar Dakka’nın büyük bir bölümünü gezip görüyoruz. Yazının etkisi olacak akmayan trafikte bir tane dilenci bile yaklaşmıyor otomobile.

MUSON YAĞMURLARI:

Yola çıkmamızla beraber şiddetli bir fırtına ve yağmur başlıyor…  Halkın büyük bir çoğunluğunun istifini bozmadığını görüp hayrete düşüyoruz. Seyyar satıcılar tezgâhlarının başında beklemeye devam ediyor, çekçekler yolcu kapma telaşındalar, kaldırımlardan insan sürüsü akıyor, yol kenarındaki çöpleri karıştıran insanlar bile aldırmıyor yağmura. Anladığımız kadarıyla, halk üzerinde şiddetli rüzgâr çıkması kadar bir etkisi var bu yağmurların.  Yirmi dakika sürüyor, yollar birer dere yatağına dönüşüyor ve pat diye kesiliyor yağmur. On dakika sonra da biraz önce sırılsıklam olmuş insanların üstü kuruyuveriyor ve hayat normal akışında devam ediyor.

20160702_164410_HDR

Eski Dakka, Sadargat.

ESKİ DAKKA:

Gülşan Gölü, Dakka’nın en güzel yerlerinden, göl üzerindeki köprülerden eski Dakka’ya geçiliyor ki ilerledikçe güzelliklerin yerini dramatik görüntüler almaya başlıyor. Çirkin ve eski apartmanlar, yol boyu çöp yığınları, kontrolsüz bir kalabalık, kötü görünümlü insanlar… Otomobilin içinde olmasak yürümeye cesaret edemeyeceğimiz yerler… Eski Dakka’dan geçerek limanın bulunduğu Sadargat’a  gidiyoruz. Liman Buriganga Nehri kıyısında, Dakka deniz kenarında değil. O kadar çok tekne var ki, nehri görmemiz imkânsız. Kalabalığın içinde rastgele dolaşıyoruz, şanssızlığımız akşam üstü gelmiş olmamız, herkes iftar için evine gidecek o yüzden liman çok hareketli. Limandan kuzeye doğru yürüyünce İslampur Caddesi var, burası da etnik Bangladeş’i iyi temsil eden yerlerden. Aklınızda olsun Dakka’ya gidecekseniz Sadargat’ı  ve İslampur Caddesini atlamayın çünkü Bangladeş’in aynası buralar.

ÜNLÜ MARKALARIN BEDAVAYA YAKIN SATILDIĞI YER:

Bangladeş son yıllarda tekstil konusunda epey ilerleme kaydedince Lacoste’dan Calvin Cline’a kadar pek çok marka ürünlerini burada yaptırır olmuş. İmalathanelerden alınan (muhtemlen çalınan) ünlü markalar ki bunlar giyim kuşamdan, çantadan parfüme kadar pek çok çeşit içeriyor ‘Artisan’ adında 3 katlı büyükçe bir mağazada satılıyor. Mağaza, Gülşan’da Kemal Atatürk Caddesi üzerinde. Bedenlere göre ayrılıp üst üste istiflenmiş ürünleri seçmek epey zor, yüzlerce çeşit içinde kayboluyorsunuz. Zara, Tomy Hilfiger, Old Navy gibi onlarca marka var. Tişörtler Türk parasıyla 10 lira, şortlar 15 lira civarında. İçeride bizden başka alışveriş yapan beş on kişi daha vardı, hepsi Türk idi, tesadüftü herhalde…

ACI BİBERLİ TATLILAR:

Akşam olunca şoför ve korumamıza bizi iyi bir lokantaya götürmelerini söylüyoruz. Az önce alışveriş yaptığımız Artisan’a yakın, çok katlı bir yapının son katındaki epey büyük bir lokantaya geliyoruz, manzara muhteşem. Dakka’nın güzel ve çağdaş yüzü Gülşan’a tepeden bakıyoruz ki bir Avrupa kentinde olduğumuz hissi daha baskın. Yeşillikler arasında gökdelenler… Açık büfe, onlarca çeşit var.  Ben et yemediğim için sebze, salata çeşitlerinden birer kaşık alıp masama geçiyorum. Hayatımda hiç bu kadar baharat ve acı zengini yemekler yememiştim. Yani, et yemeklerinde bir derece de patates salatasını, barbunya pilakisini yahut brokoli haşlamasını acılı ve kokulu sos bombardımanıyla birbirine benzer hale getirmek ayrı bir kabiliyet tabii. Murat et yemeklerinden de almıştı, ikimiz de damak zevkimize uymadığına kanaat getirdik ve zorlanarak yedik. Bununla bitse iyi, bol baharat ve sos, dilimizi damağımızı birer çaputa döndürmüşken tatlıyla telafi edelim dememiz de çare olmadı. Tatlı isotluydu, evet, abartmıyorum, içinde acı biber olan tatlılar…

Yukarıda anlatmıştım, ilk gittiğimiz alışveriş merkezindeki bir tatlıcıdan şekerleme ve meyve ezmeleri aldım diye… Türkiye’ye dönünce şekerlemelerin acı biberli, meyve ezmelerininse karabiberli olduğunu fark etmem de bu şok silsilesinin Türkiye ayağı oldu.
20160702_181950_HDR~2

Gülşan Gölü

KISACA BANGLADEŞ:

Bangladeş’e bir daha gider miyim diye düşündüm,  ‘hayır’ dedim fakat her seyahat severin de bir kere görmesi gerektiği konusunda ısrarlıyım. Evet, dünyanın kendine özgü bir sürü ülkesi ve bu ülkelerde çeşitli halklar var ama Bangladeş çelişki görülmeyen, çok fazla kendine özgü nadir ülkelerden, fakirlik her yerde göze batıyor, lük semti Gülşan’da bile başınızı gökdelenlere doğru çevirmediğiniz takdirde aynı fakirlik ve pejmürdelikten nasibinizi alıyorsunuz.

Bangladeş aslında çok güzel bir ülke… Dakka, Gülşan Gölü ve Buriganga Nehrinin süslediği çok özel bir coğrafyada yer alıyor. Sihirli bir el Dakka’yı bu saatten sonra Doğu’nun Paris’i yapabilir mi bilmiyorum, ama insan faktörü düzeltilmeden şehirleri düzeltmek zor tabii. Bir yandan da 18 milyona dayanmış nüfusuyla ve kırsaldan aldığı göçler nedeniyle aç insanların sürekli çoğalması bu güzel kentle ilgili umutları azaltıyor.

En başta anlattığımız Jamuna Mall haricinde bir de Bashundhara Mall var, burası daha modern ve güzel. Eğer tek seçeneğiniz varsa Bashundhara’yı tavsiye ederim. Bir de Eski Dakka’da etnik Banga Bazaar görülebilir.

Dünyada daha kötü trafiğe sahip bir başka ülke var mıdır diye merak etmeden duramıyorum. En azından ben görmedim. Çekçeklerin çokluğu yüzünden az sayıdaki otomobiller de trafikte ilerleyemiyor. Bir de bu kentte otomobil kullanmak büyük cesaret işi çünkü dikkat edilmediği takdirde nereden çıktığı belli olmayan tuk tuklar ve çekçekler bir anda yepyeni otomobili harita metod defterine çevirebilir. Nitekim toplu taşıma araçlarının dövülmüş tenekelere dönmüş hali de bunun ispatı.

Sokaktaki insanlar turistlere uzaylı gibi bakıyor. Nerede otomobilimizi durdurup resim çekmeye kalksak hemen etrafımızı Bangladeşliler sarıyor ve bizimle resim çektirme yarışına giriyorlar.

Sonuç olarak, Dakka güzel ama fakir bir kent… Müslüman ülke olmanın sıkıntılarını fazlasıyla yaşıyor. Terör ve yoksulluk yaşamlarının bir parçası olmuş. İnsanlarının yüzüne yerleşmiş bir yılgınlık olsa da güler yüzlüler. Sokaklarda ve caddelerde yabacı görmek imkânsız… Bir kere gidip görmekte fayda var, neden seyahatimize ayırdığımız paranın bir kısmını da bu fakir ve dost ülkeye bırakmayalım ki!

San Pedro de Atacama

Posted in Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 23 Haziran 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Nereyi görmeden ölmek istemezsin diye sorsalar San Pedro de Atacama derdim…

Chile-map

Şili’nin Bolivya sınırında yer alan yaklaşık 2500 nüfuslu ve 2500 rakımlı bu kasaba uzun yıllardır hayalimdeydi. Hatta konusu burada geçen bir de roman yazmıştım (ÇARK) Romanlarımda mekân olarak görmediğim yerleri seçme tuhaflığım vardır. Google Earth bu konuda çok işime yarar… Sonra gider görürüm, bu defa da ilk defa görmüş gibi olmam, bildiğim bir yere gelmiş hissine kapılırım. Mazoşist bir seyahat anlayışım var fark ettiğiniz gibi…

20151115_150916_HDR

San Pedro de Atacama’nın girişi

San Pedro de Atacama’ya da Çark adlı romanımı yazdıktan yaklaşık beş sene sonra gittim. Şili’nin başkenti Santiago’dan özel araç ve şoförle yola çıkıp kuzeye doğru Atacama Çölü’nü kat ederken 3 günümü burada geçirmek için planımı en baştan yapmıştım zaten.

Kuzey Şili’nin en büyük kentlerinden Antofagasta’da kaldığım bir geceden sonra dört saatlik çöl yolculuğunun ardından ulaştım San Pedro de Atacama’ya…  Benim gibi uzun kara yolculuğu yapmak istemeyenler başkent Santiago’dan San Pedro de Atacama’ya 90 km. mesafedeki Calama adlı kente uçabilirler.

20151115_102103_HDR~2

Antofagasta

Evvela Antofagasta ile ilgili birkaç laf etmek istiyorum:

ÇARK adlı romanımda San Pedro de Atacama’lı bir köylü kızının okumak için Antofagasta’ya gelişinin hikâyesini işlediğimden bu kent de her daim ilgi alanımdaydı. Hatta ileride Antofagasta’ya yerleşebileceğimi bile düşünürdüm. Hem Pasifik kenarında büyük kent olması hem de resim ve videolarda Atacama Çölü’nün kıyısında fantastik görüntüsü beni büyülüyordu. Antofagasta’ya bir akşamüstü geldiğimde dokuz saatlik bir yolculuğun yorgunluğu vardı, buna rağmen heyecanlıydım. Otele yerleşir yerleşmez kendimi dışarı atacaktım ki ilk darbe geldi… Kaldığım otelin resepsiyonunda görevli yaşlı adam dışarıya çıkmamın tehlikeli olabileceğini söyledi. Şöyle bir kalakaldım; otel, Plaza de Armas dedikleri kent meydanının bir köşesinde… Üstelik otele girerken her taraf insan kaynıyordu, etraf cıvıl cıvıldı. Odama çıkıp duş almam ve giyinmem yaklaşık bir saat sürmüştü, ne değişmişti dışarıda? Görevliyi dinlemedim tabii, bunun üzerine adam sen bilirsin kabilinden kafasını çevirerek çıkışa gitti ve içeriden kilitlediği kapıyı açtı. Kapısını kilitleyen bir otel! Önce adamın abartması gibi algıladığım uyarısı birden tedirginliğe dönüşmüştü. Elbette vaz geçecek değildim, şehrin tam göbeğindeydim ve yıllardır hayalini kurduğum sahil boyu yürüyecek, romanımın geçtiği yerleri dolaşacaktım. Dışarıya adımımı atmamla bomboş bir cadde ve daha ileride terk edilmiş bir meydan yüzüme tokat gibi çarptı, yetmedi bir de arkamdan kapının kilitlenme sesi sırtımı delen bir kurşun kıvamında tedirginlikten üzüntüye ve hayalkırıklığına kadar bir sürü duyguyu peş peşe yaşattı. Otele girerken tıklım tıklım dolu sokaklar bir saatte nasıl böyle boşalıvermişti! Ne olmuştu bu şehre böyle? Antofagasta beni kocaman bir hüsrana sevk ederek ‘iyi akşamlar’ demiş oldu böylece. Hayallerini her şartta gerçekleştirmeli insan, ben de etrafın inine cinine aldırmadan boş sokaklarda ve sahil boyunda bir saat kadar yürüdüm… Birkaç sarhoş, bir kaç genç adam ve sokak hayvanları dışında koca şehir bir bana kalmış gibiydi ve otele geri döndüğümde Antofagasta’yı çoktan kalbimde açtığım bir mezarın içine gömmüştüm. Ben gece de yaşamaya devam eden şehirleri severim çünkü.

 

Ertesi sabah şoförümle beraber San Pedro de Atacama’ya gitmek için yola çıktığımızda Antofagasta sahilinde bulunan La Portada’yı görmeden geçmek istemedim. La Portada, doğal güzelliği ile ünlü, falezlerin üzerinde bir doğal parktı ve orası da ıssızdı. Bunun yanında muhteşem bir doğası ve manzarası olduğunu belirtmeliyim, daha geride kalmış Antofagasta, buradan çok güzel görünüyor.

20151115_095833_HDR~2~2

La Portada /Antofagasta

Geride kocaman bir gönül enkazı bırakarak çölün kahverengisinin içine daldık.

San Pedro de Atacama deyince öncelikli olarak Licancabur-Juriques ikiz volkanlarıyla, Moon Valley (Ay vadisi) düşer aklıma. Yazdığım romandan dolayı bölgenin haritası mıh gibi çakılıdır aklımda. Aslında bilinçaltım defalarca gidip gelmişti belki de. İlk defa gittiğim bir yere ilk defa gitmiyor gibiydim. Ne zaman ki ufukta Licancabur’un bir yumurta kadar düzgün siluetini gördüm, -bu duygu örneğin Kayseri’ye giderken Nevşehir’den Erciyes’i görmek gibi- kafamda hemen mesafeleri oluşturdum. Volkanlar Bolivya sınırında ve kasabadan 30 km. daha ilerideydi. 4000’li rakımdan başladıkları için de çok uzak mesafelerden göründüğünü biliyordum. Birazdan şunu, daha sonra şunu ve şunu göreceğim diyerek kafamda sıraladığım her imge sırasıyla karşıma çıktı. Elbette bu durum heyecanımı zerre törpülemedi.

20151115_150131_HDR~2~2

Ay Vadisi sırtlarından San Pedro de Atacama (yeşil bölge)

San Pedro de Atacama, tek katlı toprak sıvalı evlerden, taşıt geçmeyecek kadar dar sokaklardan oluşmuş bir kasaba. Bu haliyle bir ortaçağ kasabasında bulunduğunuzu düşünmemeniz için hiçbir sebep yok. Çölde olmasına rağmen yemyeşil… Bunun nedeni etrafındaki yüksek And tepelerinden süzülen kar sularının Rio San Pedro adlı bir çay vasıtasıyla bu bölgeye gelmesi. Zaten çay burada sona eriyor ve kocaman yemyeşil bir vaha oluşturuyor. Yoksa arazinin geneline bakıldığında burada tek bir canlının dahi yaşaması imkansız gibi.

20151115_150344_HDR

San Pedro de Atacama’ya gelmeden önce Ölüm Vadisi civarı

San Pedro de Atacama,  Ay Vadisi (Valle de la Luna) ve Ölüm Vadisi (Valle de la Muerta) adıyla ünlü iki  doğal oluşumun hemen dibinde. Kasaba ve çevresi Şili’nin ünlü turistik bölgelerinden birisi olduğu için epey kalabalık… Dar sokakları tıklım tıklım turist kaynıyor. Sonra upuzun kocaman bir çöl düzlüğü, taa Licancabur Volkanı’na kadar.

20151116_182950_HDR

Ölüm Vadisi’nde kum kayağı yapan sporcular…

Kasabanın sırtını dayadığı Ay Vadisi ile Ölüm Vadisi, ilk akla gelen türdeki vadilerden değil. Daha çok çanak biçiminde ve kumlu, kayalı farklı bir yapısı var. Bir kazanın içinde helva pişirilmiş ve kurumaya bırakılmış gibi; benek-benek, çıkıntılı-girintili, kocaman arı ve kuş yuvaları gibi, enteresan… Koyu kahverengiden açık pembeye ve sarıya kadar değişen bir renk çümbüşü göreni hayran bırakıyor. Ay Vadisi daha büyük ve daha ilginç, giriş ücretli. Ölüm Vadisi ücretsiz, kasabaya yürüme mesafesinde, burada kum kayağı yapılabilir yahut etrafı dolaşabilirsiniz ki giderseniz sakın es geçmeyin. Kasabadan kiralayacağınız bisikletlerinizle keyifli saatler geçirmeniz mümkün, hem spor da yapmış olursunuz. Pedalinize güveniyorsunuz Ay Vadisi’ne de sürersiniz…

20151116_112232_HDR~2

Şili Bolivya sınırı…

Ben ilk gün şoförüm ve özel aracımla 30km ileride bir şövalye gibi dikilen Licancabur ve Juriques Volkanlarına gitmeyi tercih ettim. Bolivya-Şili sınırındaki bu iki volkan romanımda ön plana çıkan figürlerdendi ve önceliğimi bu yüzden onlar kapmıştı. Tuhaf gelebilir belki ama ben Çark adlı romanımı da yanıma almıştım ve ilham kaynağım bu iki volkanla tanıştıracaktım, tanıştırdım da, kitap elimde volkanlar arkamda bol bol resim çektim.

20151116_110854_HDR

Licancabur ve Juriques Volkanları

Volkanların etrafındaki çöl bitkilerinin sardığı arazi ve geri planda volkanlar ve uzakta San Pedro de Atacama gerçekten muhteşem bir manzara oluşturuyor. Etrafta bol bol lama görmek mümkün… İnsanlardan kaçmıyorlar ve çölde yetişen bizim süpürge otuna benzeyen bitkileri yiyerek besleniyorlar. Etrafta yaban eşekleri de var fakat onlar insanları görünce kaçıyorlar. Buradan nadir çöl bitkileri topladım, bol bol resim çektim ve ruhum dingin vaziyette geri döndüm.

20151116_113240_HDR~2

Yaban eşekleri, arkada Licancabur Volkanı

San Pedro de Atacama’ya birkaç kilometre kala bu defa Arjantin sınırına giden ayrı bir yola saptık. Burada hedefimiz iki turistik nokta. Toconao  ve Salar de Atacama adındaki tuz gölü… Toconao, çölü yarıp giden bir akarsunun oluşturduğu kanyonun etrafına kurulmuş küçücük bir çöl köyü. Doğanın sürprizlerinin bu kadar muhteşem olabileceğini ancak bu köyü görerek anlayabilirsiniz. Küçük bir lokantada yediğimiz yöresel yemeğin tadı hâlâ damağımda.

20151116_131837_HDR~2

Toconao

Toconao’dan yaklaşık yirmi beş kilometre ileride Salar de Atacama var. Berrak bir suda yansıyan gökyüzü ile flamingolar, leylekler ve adını bilmediğim daha pek çok kuş türünden oluşan ilginç ambians unutulmayacaklar arasında yer etti bende.

VALLE DE LA LUNA. AL FONDO VOLCAN LICANCABUR

Ay Vadisi’nden Licancabur Volkanı

Akşam, kasabanın içi cıvıl cıvıl; kafeler, barlar, hediyelik eşyacılar insan kaynıyor. Tavsiyem gündüz çevre gezileri yapıp akşam kasabada vakit geçirmeniz… Zaten burada düzen öyle oluştuğu için gün içinde kasabada pek insan göremiyorsunuz. Fakat bunun yanında sakın kaçırmayın diyeceğim bir hususu belirtmeden geçemeyeceğim… Akşamüzeri kasabada olursanız eğer, güneş Ay Vadisi’nin arkasına geçince ortalık hafiften kararıyor, karşıdaki Licancabur Volkanı hâlâ güneşi görmeye devam ettiği için kan kırmızısı bir renge bürünüyor… İşte bu manzarayı atlarsanız hiç San Pedro de Atacama’ya gittim demeyin.

20151116_195415_HDR~2

Kasabanın içinden kızıla boyanmış Licancabur…

Ertesi sabah yürüyerek kasabaya yarım saat mesafedeki Rio San Pedro Çayı etrafındaki tepelerden birisinin üstüne çıktım. Manzara muhteşem, aşağıda yemyeşil çay yatağı, sağda koyu kahverengi Ölüm Vadisi ve onun önünde Puchara antik kenti kalıntıları, solda Licancabur Volkanı’na kadar uzanmış sapsarı bir düzlük, arkada kasaba… Müthiş bir manzara, muhteşem bir enerji… Saatlerce kalınabilir, meditasyon yapılabilir, tefekküre dalınabilir… Yolunuz San Pedro de Atacama’ya düşerse sakın es geçmeyin.

20151115_184213_HDR~2

Rio San Pedro Çayı, arkada Ölüm Vadisi ve Puchara antik kenti

Çark adlı romanımda konu edindiğim Machuca adlı bir köy vardı, kasabaya yaklaşık 30 kilometre mesafede, kuzeyde… Onun devamında ise Gaiser el Tatio adındaki sıcak su kaynaklarının bulunduğu bölge… Vakitsizlikten o tarafa gidemedim fakat daha uzun kalacaklar için bahsettiğim bu iki yer de mutlaka görüleceklerin içinde olmalı.

Sonuç itibariyle San Pedro de Atacama öyle böyle anlatılacak bir yer değil. Evrensel enerjilere inanıyorsanız, bilinç altınızı beslersiniz. Sıradışı doğaya meraklıysanız gözünüzü dinlendirirsiniz. Çölün sessizliğini dinlemek isterseniz kulağınızda hissedersiniz. Sonsuzluğu hissetmek isterseniz ruhunuzu dinlersiniz. Ve bir başka siz olarak geriye dönersiniz.

ee5094207599_a328f7b159_b

Licancabur ve Juriques,arkam Bolivya toprakları…

caps-CARK-1

%d blogcu bunu beğendi: