ROMAN NASIL YAZILIR

Posted in Blog with tags , , , , , , , , , , , , , , on 08 Nisan 2017 by mehmetmollaosmanoglu

Hani beylik laftır, ‘hayatımı yazsam çok satan roman olur…’ Değil, gerçekten bu kadar kolay değil roman yazmak. Konuyla iş bitmiyor işte. Şüphesiz romanı roman yapan faktörlerden birisi konudur ama asla ilki değildir.

İlk sırada duygu gelir; okuyanı saracak, içine çekecek ve eserin bir parçası haline getirecek duygu…

Sonra da dil; taze, temiz bir dil yahut iflah olmaz edebiyat meraklılarına hitap edecekseniz matematiksel bir dil.

İşte bu ikisi sağlam olup, özgün bir konu da yakaladıysanız işin yüzde altmışı tamamdır (Kalan yüzde kırk yayınlatma mücadelesi )

‘Duygu’ dedik, oradan başlayalım.

Evvela karakterlerin inandırıcılığından bahsetmemiz lazım çünkü onlar bir roman boyu okurun yol arkadaşları olacak. Hiç kimse beraber saatler geçireceği inanların sıradan, silik, kendini ifade etmekten aciz olmasına tahammül edemez. Hele ki bir de robot gibi duygu aktarmayanlardansa yolculuk çekilmez hale gelir değil mi? Bu yol arkadaşlarını yaratacak ve okurun yanına verecek olan yazardır işte, yazarın becerisidir, ustalığıdır… Bir sanattır karakter yaratmak. Konudan daha önemlidir karakter. Kim bir sapığın iç dünyasını, hayata bakışını öğrenmek istemez yahut kim bir iyilik meleğinin içindeki bastırılmış duygulara kayıtsız kalabilir. Şüphesiz rast gele iki örnekti bu, fikir versin diye, yoksa karakter yaratmanın sınırı yok malum… Evet,  iyi bir romanın temel taşlarıdır karakterler.  Peki,  yeni bir yazardan bu tür ustalıklar beklenebilir mi? Mümkün tabii, çok çalışmak ve kafa yormakla mümkün… Örneğin ben ilk romanlarımda henüz bağımsız karakterler yaratma becerisine tam hâkim değilken, çevremden faydalandığımı itiraf etmeliyim. Karakterini iyi tahlil ettiğim insanları, başka fizik ve başka mesleklerin içine sokarak kullandım, yalan yok. Ayrıca yeni bir yazar başka roman karakterlerinden de ilham alabilir, taklit anlamında değil düşünmek fikir edinmek açısından… Şibumi adlı romandaki iskambil kâğıdından kaleme kadar sıradan eşyaları ölümcül birer silaha dönüştürme becerisi olan baş karakter Nicholai Hel’i okuyan bir daha unutabilir mi?

Nicholai Hel demişken, karakter için seçilen ismin de ne kadar önemli olduğunu hatırlatmalıyım. ‘Ahmet Yılmaz’ gibi bir isim ne özeldir ne akılda kalıcı… Kendi romanlarımdan örnek vereceğim, fazla abartılı bulabilirsiniz ama ‘Atahunalp Urumgalatlı’  ‘Talaytay İzafi’ ‘İlimdar Can Çekirdek’ gibi başkahramanlar, örneğin bir ‘Sinan Aydın’ ismine göre daha hafızalara kazınacaktır.

Bir de roman içinde birbirine benzeyen isimlerin okurda kargaşa yaratacağını hatta karıştırabileceğini belirtmekte fayda var. Yine kendimden örnek; Ata Mezarlığı adlı ikinci romanımda bu söylediğimi ben de yapmışım. Yabancı ve Türk karakterleri garip biçimde birbirine uyumlu adlardan seçmişim, gayriihtiyari… Shan, Suhan – Frida, Ferda –  Enki, Engin isimlerini karıştırdığını söyleyenler olunca aklım başıma geldi ve sonraki romanlarımda buna özellikle dikkat ettim. Unutmadan, iyi bir yazar olmak için eleştirilmeye hazır ve istekli olmalısınız. Mutlaka çevreniz, ‘ne kadar güzel yazmışsın, harika, muhteşem,’ türünden övgülerle yaklaşacaktır size. Gerçekten iyi bir eser ortaya çıkarmış olabilirsiniz, siz yine de İnanmayın, havaya girmeyin. Bizim insanlarımız naziktir malum. Oysa ben dostlarıma sürekli ‘acımasızca eleştirin’ diyerek baskı kurdum. Acımasızca olmadı belki ama nazik nazik de olsa eleştirilere böyle kapı açtım, böyle iyi bir roman yazarı olmaya doğru ilerliyorum.

Duygu konusuna devam ediyoruz, sırada betimlemeler var… Şimdi örnek bir paragraf ele alalım ve buradan yürüyelim. Örneği ÇARK adlı romanımdan seçtim. 16 yaşındaki Atila ile 25 yaşındaki İbrahim, Şili’nin Antofagasta kentinde Sofia adındaki bir öğretmeni arıyorlar.

*************
Okulun kapısındaki görevli İngilizce bilmiyordu. İbrahim birkaç defa 
Sofia adındaki İngilizce öğretmeniyle görüşmek istediğini söylese de 
derdini anlatamamıştı.

“Okul saati yaklaşıyor olmalı, en iyisi gelen öğrencilere soralım,” 
dedi İbrahim.

Atila “Henüz kimse yok etrafta,” diye bakındı.

İbrahim, “Birazdan gelmeye başlarlar,”

Bir araç yanaştı kaldırımın kenarına ve içinden öğretmen olduğu belli 
bir adam indi. İbrahim fırsatı kaçırmadı, “Affedersiniz, 
İngilizce biliyor musunuz?”

Adam ‘evet’ anlamında başını salladı. “Birisini mi arıyorsunuz?”

“Sofia adındaki İngilizce öğretmenini arıyoruz.”

“Adının tamamını söyleyin!”

“Soyadını bilmiyorum, bir öğrencisiyle ilgili görüşecektik.”

“Siz hangi ülkedensiniz?”

“Türküz.”

“İlginç,” diyerek dudak büktü adam. “İki Türk, Sofia Paz’ı arıyor. 
Bu kadının sağlam pabuç olmadığını biliyordum zaten!”

“Harika! Bu ülkede ilk merhaba dediğimiz kişi küstahlık mastırı yapmış 
birisi ve bütün Şilililer böyleyse biz hepten yandık! “Nereli olursa olsun,
tanımadığınız insanlar için böyle aşağılayıcı bir ifade takınmanızın 
sebebi nedir?”

“Dürüst olacaksak…” dedi adam, “Ortadoğuluları sevmiyorum!”

İbrahim sakinliğini koruyordu, “Dürüstlük iyi elbette ancak ön yargı 
kötü!”

“Adım Fabian Ushina, felsefe derslerine giriyorum, ateistim ve 
savaşlardan nefret ediyorum. Farkında mısınız bilmem bütün kötülükler 
Ortadoğu’dan çıkıyor, dinler de…”

“Felsefe, genelleme yapmaz,” diye itiraz etti İbrahim. 
“Sonuçları doğuran şartlardır!”

“Sofia Paz’ın son zamanlarda Türkiye’ye olan ilgisi dikkat çekiciydi. 
Dünyanın öbür ucundaki bir ülkeyle ne işi olabileceğini merak ediyordum. 
Allah bilir ya, orada darbe olunca kesin bu işte parmağı vardır diye 
düşünmedim değil. Allah Şili’yi bu kadından korusun,” 
dedikten sonra daha fazla muhatap olmak istemez görünerek hızlı adımlarla 
kapıya doğru yürüdü. İçeri girecekken aniden geri döndü; “Burada bekleyin 
birazdan gelir. Kolay tanırsınız, rastlayacağınız en güzel kadındır o 
ama peri kızı kılığına girmiş cadı olduğunu sakın unutmayın.”
*************

Metnimiz bu. Diyalog ve anlatım olarak kusur yok değil mi? Bence de yok fakat bir şeyler eksik, hani tuzu az yemek gibi, dalından ham kopmuş meyvenin kompostosu gibi. Geçerli evet, ama bir gurmeyi tatmin etmekten uzak…  Derinlik sorunu var, biraz yüzeysel… Derinlik nasıl olacak? Betimlemelerle ve duyguların aktarılmasıyla… Şimdi yukarıdaki metne bazı ilaveler yapacağım ve bu ilaveleri bold (kalın) harflerle göstereceğim.

*************
Okulun kapısındaki güvenlik görevlisi İngilizce bilmiyordu. İbrahim birkaç 
defa Sofia adlı İngilizce öğretmeniyle görüşmek istediğini söylese de 
derdini anlatamamıştı yahut esmer, tıknaz, orta yaşlı görevli, sabahın 
köründe musallat olmuş bu yabancıları anlamıyor görünmeyi tercih 
ediyordu... Yerel saatle sabahın sekiziydi. 

“Okul saati yaklaşıyor olmalı, en iyisi gelen öğrencilere soralım,” dedi 
İbrahim. Okul, beş katlı mavi boyalı bir apartmandı. Önünde küçük bir 
teneffüs bahçesi, girişte güvenlik kulübesi ve giriş kapısının üzerindeki 
profil kemer üzerinde yazan ‘College’ yazısı olmasa ana cadde kenarındaki 
sıralı apartmanlardan birisi zannedilebilirdi.  

Atila ürkek ve tedirgindi, biraz da sevdiği kızın ilk randevuya gelip 
gelmeyeceğinden korkan delikanlı havası taşıyordu, “Henüz kimse yok 
etrafta,” dedi hüzünle.

İbrahim yaşının verdiği tecrübeyle kendinden emin davrandı. “Birazdan 
gelmeye başlarlar.”

Atila o sabah tedirginliğe programlanmıştı, güvenlik görevlisini işaret 
etti, “Bakışları pek dostça değil.”

“İşi bu, her yabancıyı potansiyel suçlu olarak görmek zorunda…”

Bir araç yanaştı kaldırımın kenarına ve içinden öğretmen olduğu belli 
kırklı yaşlarda, top sakallı, elinde bilgisayar çantası olan kumral birisi 
indi. İbrahim fırsatı kaçırmadı, “Affedersiniz, İngilizce biliyor 
musunuz?”

Adam ‘evet’ anlamında başını salladı. “Birisini mi arıyorsunuz?” Soğuk 
ifadeli, asık suratlıydı.

“Sofia adındaki İngilizce öğretmenini arıyoruz,”

Bu defa bir ifade belirtisi olarak kaşını kaldırdı, düşünür gibi yaparak 
zaman kazandı, “Adının tamamını söyleyin?” dedi sonra 
memnuniyetsiz...

“Soyadını bilmiyorum, bir öğrencisiyle ilgili görüşecektik.”

Adam ikisini dikkatle süzdü, “Siz hangi ülkedensiniz?”

“Türküz.”

Memnuniyetsizliği aleniydi, “İlginç,” diyerek dudak büktükten
sonra “İki Türk, Sofia Paz’ı arıyor. Bu kadının sağlam pabuç olmadığını 
biliyordum zaten!”

İbrahim sitem ederek söylendi, “Harika! Bu ülkede ilk merhaba dediğimiz kişi
küstahlık mastırı yapmış birisi ve bütün Şilililer böyleyse biz hepten 
yandık!”

Atila yan gözle İbrahim’e baktı. Onun sağduyulu olduğunu biliyor olsa da 
öfkeyle gelecek bir kontrolsüzlük tanımadıkları ülkede başlarına iş 
açabilirdi. Neyse ki İbrahim’in dilindeki zehir yüzüne yansımamıştı ve 
sakin görünüyordu. “Nereli olursa olsun, tanımadığınız insanlar için böyle 
aşağılayıcı bir ifade takınmanızın sebebi nedir?” Ses tonundaki otorite 
hayranlık uyandıracak kadar etkiliydi ve daha çok ders veren bir 
öğretmenden farksızdı…

“Dürüst olacaksak…” dedi adam, “Ortadoğuluları sevmiyorum!”

İbrahim sakinliğini koruyordu, “Dürüstlük iyi elbette ancak ön yargı kötü!”

“Adım Fabian Ushina, felsefe derslerine giriyorum, ateistim ve savaşlardan 
nefret ediyorum. Farkında mısınız bilmem bütün kötülükler Ortadoğu’dan 
çıkıyor, dinler de…” İfadesi hâlâ buz kalıbı gibiydi.

“Felsefe, genelleme yapmaz,” diye itiraz etti İbrahim. “Sonuçları doğuran 
şartlardır!”

Atila, İbrahim’in konuyu uzatıyor olmasından rahatsız olmuştu. Biraz daha 
bekleseler Sofia’yı soracak onlarca kişi bulabilirlerdi.

Adının Fabian ve felsefe öğretmeni olduğunu söyleyen adamda mahcubiyet 
ifadesi oluşmasa da kısa süre durdu, bir elini şakağına götürüp kaşır gibi 
yaptı. Ardından çok bilen insanlara özgü bir ifade takındı. “Sofia Paz’ın 
son zamanlarda Türkiye’ye olan ilgisi dikkat çekiciydi. Dünyanın öbür 
ucundaki bir ülkeyle ne işi olabileceğini merak ediyordum.  
Allah bilir ya, orada darbe olunca kesin bu işte parmağı vardır diye 
düşünmedim değil. Allah Şili’yi bu kadından korusun,” dedikten sonra 
daha fazla muhatap olmak istemez görünerek hızlı adımlarla kapıya 
doğru yürüdü. İçeri girecekken aniden geri döndü; 
“Burada bekleyin birazdan gelir. Kolay tanırsınız, rastlayacağınız en güzel
kadındır o ama peri kızı kılığına girmiş cadı olduğunu sakın unutmayın.”

*************

Eğer iki metni çok dikkatli incelediyseniz ikincisinde mekân ve karakter tahlilleri birden derinleşti ve okuru ikna edecek seviyeye geldi. Okulu gözünüzde canlandırabildiniz, öğretmenin ise nasıl bir tip ve karakter olduğu konusunda belirsizliklerden kurtuldunuz. Yani sahnenin içine girdiniz… Umuyorum verdiğim örnekle betimleme ve karakter duygularının aktarılması konusunda yeterince fikir edindik…

[ EDİT: Bu notu, yazıyı paylaştıktan yaklaşık bir ay sonra ekliyorum. Sakin kafayla baştan sona okuyunca yukarıdaki metinde berbat, hatta 10 kitabı olan bir yazar için utanç verici bir hata yaptığımı fark ettim... Bilmiyorum sizler de fark ettiniz mi, adam ateist fakat ‘Allah bilir ya‘ ‘Allah Şili’yi bu kadından korusun‘ gibi laflar ediyor. Hemen şimdi burada değiştirebilirdim ama maalesef kitap bu haliyle başkıda… Yeni yazarlara ders olsun diye böylece bırakmanın faydalı olacağını düşündüm. Buradan yazmakla ilgili önemli bir ders daha çıkıyor; diyaloglar, karakterlerin olmalı, yazarın değil… Yazar, karakter gibi düşünerek diyalog oluşturmazsa işte böyle benim gibi rezil rüsva olur. Umarım genç yazar arkadaşlarıma güzel bir örnek oldu bu hatam… O zaman yazar, yazdıklarını araya bir süre koyup daha sonra sakin kafayla okumalı, öyle değil mi? Anlaştık.]

caps-CARK-1

Şimdi bir romanı düz anlatım tekdüzeliğinden çıkararak anlatılmak isteneni vurguyla daha iyi ifade edilmesini sağlayacak örneklemeye yani metafora gelelim. Bir başka tanımla, metafor, anlatılanı iyi bilinen bir örnekle vurgulamaktır. Bu alıntı Talaytaytan adlı romanımdan. Şöyle bir metin:

*************
Talaytay kadınla laf yarıştırılamayacağını öğrenmişti, hayranlığı biraz 
bundandı zaten. Haliyle onunla olduğu müddetçe sınırlarını kaldırmış, 
sinirlerini aldırmış gibi yaşayabiliyordu. “Tamam abartma, kör müydü 
adam?” diye sordu.
Tennure, oyunda hile yapmış, yakalanmış fakat itiraz ettiği takdirde 
düştüğü eziklikten kurtulacağını zanneden kumarbaz ifadesi takınarak 
yanıt verdi,“Uydurma, kör falan değildi, yalnızca görme bozukluğu vardı!”
*************

Bold yazı tekniğiyle kararttığım cümle metafordur. Bunu hiç eklemeyebilir, sadece Tennure’nin sarf ettiği cümleyle işi geçiştirebilirdik değil mi? Peki o zaman Tennure’nin açığı yakalandığı için düştüğü mahcubiyetten haberimiz olabilir miydi? Şunu önerebilirsiniz,

[Tennure, mahcubiyete düştüğünü belli ederek yanıt verdi, “Uydurma, 
kör falan değildi, yalnızca görme bozukluğu vardı!”]

Bu defa mahcubiyetin türünü, şeklini açıklayamıyoruz. Oysa örneğimizdeki metafor, Tennure’nin aslında gerçeği gizlediğini, kurnazlık yaptığını, karşısındakini kandıramayınca su yüzüne çıkmaya çalıştığını bir tek cümleyle açıklayıveriyor ve okur Tennure hakkındaki hükümlerini sağlamlaştırıyor.

Şimdi aynı kitabımdan birkaç metafor örneği daha:

*************
[Talaytay, önüne konan bir deste paraya kendini aptallaşmış 
hissederek bakarken, başına gelenin ne olduğunu anlayamamanın gerilimine 
kapıldı. Tepesine gemi çapası inmiş balıktı şimdi…]
[Tennure, “Ah bebeğim!” diyerek sağ kaşını kaldırdı… Yüz ifadesi, eski 
Türk filmlerindeki bedbaht kadının ‘o senin baban yavrum’ itirafına hazır 
olduğu anı yansıtıyordu…]
[Talaytay, sokağın köşesinde öğrenci olduğu belli, okul üniformalı bir kız 
gördü. Yanına usulca yaklaştı, “Bir şey soracağım,” dedi. Genç kız kibar 
davrandı, “Elbette.” Talaytay, “Tennure nerede?” diye sordu. “Tennure mi?” 
“Bilmiyor musun?” “Hayır!” “Aşağılık bir orospusun sen!” Genç kız belaya 
çattığını anlayarak cevap vermeden aceleyle yürüdü. “Hepiniz iğrenç 
fahişelersiniz, duydun mu?” diyerek kızı kolundan yakaladı. Kız, “Bırak 
beni manyak…” diye bağırdı. İşte dalgalarla boğuşan vapur tam burada su 
aldı. Emniyetli bir liman da kalmamıştı etrafta. Vapur, Lüleci Hendek 
Sokağı’nı titrete titrete, gürültüyle suya battı. Onu batıran dalgalar, 
önce yitirdiği aklıydı sonra sokak esnafının bir sapığa layık 
gördüğü dayaktı…]
*************

Roman da dâhil olmak bütün edebiyat eserlerindeki püf noktalarından birisi aynı paragrafta aynı kelimeyi birkaç defa kullanmamaktır. Bu nedenle yazdığınız bir paragrafı tekrar tekrar okumakta fayda var. Kuşkusuz zamanla kazanılacak pratiklik bu sorunu ortadan kaldıracaktır fakat genellikle ilk romanlarda en fazla karşılaşılan sorunlardan birisi bu oluyor. Örnek bu defa Kaderler Tableti adlı romanımdan…

*************
[Engin, Ayçiçek Kadın’a baktı endişeyle, kadın güçlükle soluk alıp 
veriyordu ve hırıltılarının şiddeti git gide azalıyordu. Etraf karanlık 
olsa kadının sesini uzaklaşan bir kara trenin sesi zannedecekti.Engin 
gözlerini kapattı istemsiz, kara trenin azalan sesi yavaşça kayboldu. 
Dağların arkasında yeni göller, yeni steplere yol alıyor olmalıydı! 
Engin önce hüzünduydu sonra annesi tarafından terk edilmiş kedi yavrusu 
gibi hissetti kendini. Sonra bir kadının ölüm anına tanık olmanın manevi 
yükü çöktü Engin’in üzerine. Çürümekte olan bir beden kokusuna dönüştü 
odayı saran ölüm kokusu. Keşiş kadının (‘ölünün’) nabzını kontrol etti,
sonra kadının (‘onun’) ayak bileklerine inen elbisesini dizine kadar 
çekti, artık morarmaya başlamış kadının ayaklarını birkaç defa masaj 
yapar gibi sıkıp bıraktı. Ardından elini kadının başının altına sokarak
arka boynunu tutarak (‘tutup’)bekledi birkaç saniye. Sonra ölünün 
elbisesini düzeltti ve örtüyle (‘çarşafla’) üzerini örttü. 
“Geçiş tamamlanamıyor, Büyük Kurtuluş Yasası’nı ihlal eden bir şeyler var 
Ayçiçek Kadın’ın ruhunda,” diyerek üzgün bir ifadeye büründü.]
*************

Gördüğünüz gibi ‘bold ve üzeri çizgili’ kelimeler çıkarıldığında paragraf içerik bakımında kayba uğramadığı gibi tekrar edip duran kelimelerin kulak tırmalayan rahatsızlığından da kurtulmuş oluyor.

Roman yazma tüyoları vermeye devam ediyorum. Hani kahramanlara ad veriyoruz ya, hele ki eserde gereğinden fazla kahraman varsa adların akılda tutulma olasılığı düşer, okur ‘bu kimdi’ diyerek ön sayfaları karıştırma derdine düşer. Ben o zaman şöyle bir yola başvuruyorum, kahramanın adına ekleyeceğim bir sıfatla dikkat çekmek…  Tabii işin içine sıfat girince bunu yazarın değil, roman kahramanlarından birisinin diğerine hitabı olarak ele almak ve böyle kullanmak daha doğru olur. Örneğin Talaytaytan adlı romanımda başkahraman Talaytay’ın mahalle arkadaşına taktığı lakap ‘Yastık Suratlı Ayı Nusret’ di. Ata Mezarlığı’nda yanağında yara izi olan bir yan karakter ‘kesik yanak’ olarak yer almıştır. Örnekleri çoğaltabilirim ama anlaşıldı herhalde, uzatmaya gerek yok.

Son bir tavsiye daha… Roman boyunca baş karakterin ağzından onun durumunu anlatan slogan bir cümle belirli aralıklarla kullanılırsa duygu etkisini katmerleştirir. Örneğin Çark adlı romanımda 15 yaşındaki Alanya adlı genç kız köyünden büyük şehre eğitim için gider fakat aklı köyünde ve ailesindedir. Yazar olarak ben, genç kızın özlem duygularını aktarırken ‘Ay kadar uzak’ cümlesini kalıp olarak ele alıp farklı biçimlerde roman boyu kullandım. Bu cümleyi seçmemin bir başka nedeni de genç kızın köyünün ‘Ay Vadisi’ olarak adlandırılan bir bölgede yer alıyor olmasındandı… Kullanımlarımdan birkaç tanesi aşağıda…

*************
[Annesini, kardeşlerini özledi, geceleri gizli gizli ağladı. 
Artık evi ay kadar uzaktaydı.]
[Annesi geldi gözlerinin önüne, tek sığınağı, tek güvendiği… Şimdi çok 
uzaklardaydı ve kızı Antofagasta’da öğrenim görüyor zannediyordu… 
Keşke zayıf kollarına sığınabilseydi, başını göğsüne dayayıp hüngür 
hüngür ağlayabilseydi. Tedirgindi ve annesi ay kadar uzaktaydı.]
[Bilmediği bu yerde kente inen ormana daldığında aklında tek düşünce vardı, 
ailesi ve kasabası…Eskiden ay kadar uzakta olduklarını düşünür hüzünlenirdi,
şimdi ne kadar uzaktaydılar bilmiyordu]
[Alanya, Atila’ya yaşadığı evi biraz uzaktan gösterdi. Annesi ve 
kardeşlerini çok özlemişti. Hem artık ay kadar uzakta değil kirpiği kadar 
yakınındaydılar ama ne fark ederdi ki, onlara görünmesi imkânsızdı, 
gözleri doldu.]
*************

Toparlarsak;

Önce betimlemelerin öneminden bahsettik. Okur olayın yahut konunun geçtiği mekânı, şehri, ormanı vs. gözünün önünde canlandırsın ki kendisini ortamın tam içinde hissetsin… Örneklerini bolca verdik yukarıda.

Ve duygu dedik… Karakterlerin hislerini aktarabilme becerisi yazarın olgunluğuyla paraleldir. Yoksa okur ‘Allah Allah, Ayşe şimdi neden böyle davrandı ki!” diye açmaza giriyorsa o roman muhtemelen duygusuzdur.  İyi yazar okura katili sevdirebilir, bir melekten ise nefret ettirebilir. Sadece ikna edici karakterler yaratmakla olur bu iş. Unutmayalım iyi roman okurun kendisini içinde bulduğu romandır bu da duygu sorunudur.

Duyguyu metaforla zenginleştirdik sonra. Hatırlayın, bir olayı bir çevreyi tarif ederken çok iyi bilinen bir örnekle kıyasladığımız zaman daha ikna edici olduk, öyle değil mi?

Paragraflarda tekrarlayan kelimelerin olmamasını tavsiye ettik bir de. Bunu önlemenin bir yolu var, eğer Word dosyasında çalışıyorsanız en çok tekrarlamanız muhtemel kelimeleri ve ekleri (bir, ben, ve, de-da, yine, dedi, diye, gibi, zira, kez, var, yok, ama, fakat, herşey, oldu, olmak…) aratın. Ne kadar sık kullandığınızı görüp hayret edeceksiniz ve üstelik o kelimelerden bazılarını çıkardığınızda cümlenin hiçbir şekilde anlam kaybetmediğini anlayacaksınız. Özellikle ‘bir, ben, de, da’ gereksiz kullanımı en fazla olan kelime ve eklerdir, buna dikkat edin. Cümlelerinize fazla yük bindirmeyin lütfen.

Yeni yazarların fazlaca tekrara düştüğü gereksiz kelimelerden birisi de ‘şey’. Eğer ifade edilen muğlak, müphem, anlaşılmaz bir duygu yahut varlıksa ‘şey’ kullanılabilir fakat bunun yanında belirgin, somut bir kavram için bu kelimeyi kullandığınızda cümlenizin edebi değeri düşer. Örnek verelim:

*************
[Yapabileceği tek şey vardı pencereden içeriye bakmak...] Bu cümle, 
[Yapabileceği tek hareket içeriye bakmaktı…] haline gelince daha anlamlı 
oldu değil mi? Veya, [Kadının endişeli gözleri hızla değişti. 
Hayret ifadesi gibi bir şey oturdu…] bu örnekte ise ’şey’ yerine ‘duygu’ 
koymak her zaman işe yarar. [Ya da cehennem dedikleri şey yeryüzü 
yaşamının şerdeki yansımasıydı…] Bu örnekte ise ‘şey’ kelimesini kaldırın, 
anlamın değişmediğini göreceksiniz; fazlalık yani, gereksizlik.Şu örnekte 
ise, [Karar verdi; hiç bir şey düşünmeyecek ve bu yolun ulaştığı yere 
kadar sakin biçimde yürüyecekti…] ‘şey’ kelimesi uçsuz bucaksız, soyut 
kavramlar ifade ediyor olduğu için kullanılması sakıncasız ve uygun.
*************

Evet, epey detaylıca anlattığım bu konulara dikkat ediyorsanız, cümle kurma yeteneğiniz iyiyse ve son olarak konuyu giriş, gelişme ve sonuç olarak kurgulayabiliyorsanız iyi bir yazar olacaksınız demektir.

Kurguyla ilgili birkaç laf edip konuyu kapatalım. Evvela bunun bir matematiği yok, belirtmeliyim. Tamamen kabiliyet işi… Bazı yazarlar formül çıkarır, bu formüle göre taslak yapar ve o taslak üzerinden yazmaya başlar. Burada ana konu bellidir… Bende durum biraz farklı. Ben romana başlarken asla bir konu belirlemiyorum –belirleyemiyorum- Örneğin Çark adlı romanıma gördüğüm ve saatlerce etkisinden kurtulamadığım bir rüyamı yazarak başladım. [Rüyamda henüz çocuğum ve ülkede iç savaş çıkıyor, babam siyasi bir figür, kaçmak zorunda. Annem ve kızkardeşlerimle beraber kamyonete atlayıp kaçarlarken teröristlerin saldırısı sonucu diri diri yanıp ölüyorlar.  Ben son anda kamyonete binmediğimden hayatta kalıyorum. Eve geri girdiğimde içerisinin eskisi gibi olmadığını görüyorum. Sihirli bir ortam var. Üst kattan gelen bir müzik sesi, dışarının isine pusuna inat pencereden sızan güneş ışıkları filan, şaşırıyorum.  Üst kata çıkınca müzik eşliğinde dans eden kızkardeşlerimi görüyorum, halbuki az önce ölmüşlerdi.] İşte gördüğüm rüya bu, dolayısıyla malzeme de bu… Ne yaptım? Bu rüyayı yazdım fakat nasıl devam edeceğimi bilmiyorum. Sonra, hadi dedim evin kapısına delikanlının yaşıtı bir kız gelsin, o da bir şeylerden kaçıyor olsun. Kız geldi. Sonra bir de terörist sığındı eve. Garip bir üçlü çıktı ortaya. Bu esnada iç savaş bitti, askerler darbe yaptı…  İşte böyle böyle bir baktım ki 400 sayfalık roman olmuş. Şunu da belirtmeliyim son sayfalara kadar asla nasıl sonuçlandıracağımı bilmiyordum. Elbette roman ilerlerken gelişmelere göre başa dönüp ilaveler veya silmeler yaptığımı belirtmemde fayda var. Talaytaytan da ise, yüzyılın başında Londra İtfaiyesi’nin tatbikat yaptığı evde oyun oynayan yedi çocuğun yanarak ölmesine neden olduğunu okuduğum bir internet haberi konu başlangıcı oldu ve buradan yola çıkarak gelişti büyüdü… Diğer eserlerime gelince, onlar da benzer yolla yazıldı, daha çok rüyalarımdan yola çıktığımı söylersem abartı olmaz.

Umuyorum kurgu konusunda kendimden yola çıkarak fikir verebildim. Kuşkusuz daha pek çok usul ve tarz bulunabilir. Hatta her yazarın kendi şartlarınca usulleri vardır, kendinize bu konuda sınır koymayın.

Noktalama işaretleriyle, dilbilgisi kuralları konusunda kendinizi eğitmeniz konusuna girmeme gerek yok sanırım, bu yoksa zaten yazmaya hiç niyet etmeyin.

İyi yazmalar…

Mehmet Mollaosmanoğlu kitaplarına ulaşmak için:

http://www.kitapyurdu.com/yazar/mehmet-mollaosmanoglu/39503.html

PATAGONYA-1 : Dünyanın Dibindeki Şehir: PUNTA ARENAS

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 26 Mart 2017 by mehmetmollaosmanoglu

Macellan Boğazı, Ateş Toprakları ve Patagonya gibi coğrafik bölgeler sizi de masalsı ve gizemli duygulara iter mi bilmiyorum ama bendeki etkisi tam olarak böyledir. Hatta bu toprakların büyük bir kısmını içinde barındıran Şili de (Diğeri Arjantin) ülke olarak benzer duygular uyandırır üzerimde. Şili’ye bu üçüncü seyahatim, daha evvel Şili’nin kuzeyini yani Atacama Çölü’nü aşağıdan yukarıya kat etmiştim ve benim için doyulmaz bir deneyim olmuştu. Bu defa sırada ülkenin en güneyi yani Patagonya var…

Patagonya’ya Şili’den karayoluyla ulaşmak mümkün değil. Arada Patagonya’nın buz tarlalarıyla aşılmaz dağlar var. Havayolu veya deniz yoluyla ulaşacak niyet eden… İlla karayolu diyecekseniz o zaman rotanızı Arjantin’e kırmalısınız çünkü Patagonya’nın doğusu düz bir coğrafya ve karayolu ulaşımı var.

Başlangıç noktası Başkent Santiago olunca deniz yolu uzak ve meşakkatli, neyse ki havayolu ulaşımı son derece kolay… Bahtınız açıksa aşağıda muhteşem dağları, gölleri ve buzulları görerek uçuyorsunuz, dağlar yüksek olduğundan kuş gibi süzüldüğünüz hissi baskın, görüş net, doyumsuz bir uçuş. Hadi abartayım, sırf bu uçuş için bile Patagonya’ya gidilir…

_20170225_111222

Şili’nin Patagonya Bölgesi geçit vermez dağlar ve buzlarla kaplı

Başkent Santiago’dan, Punta Arenas’a uçuşum 3.5 saat sürdü.  Aynı ülke içinde epey bir mesafe, Antarktika ana kıtaya 1000 km. kalıyor neredeyse. Patagonya Bölgesi’ne aynı zamanda Şili Antarktikası da deniyor zaten. Tarih 20 Şubat, yani Güney Amerika’nın yazı, bizim 20 Ağustos’umuz gibi düşünmek doğru fikir verir. Yaz ama buz gibi, neyse ki güneş var, ısıtmasa da var… İki kazak bir montla ancak çıkılabiliyor dışarıya. Hani yukarıda söylemiştim, karayolu yok, arada buz tarlalarıyla, aşılmaz sarp dağlar var diye… Bulutsuz bir havada uçtuğumuz için bu doyumsuz manzara seyahatin bonusu oldu.

DSC_0149_1488907616168_1488908449723

Macellan Boğazı kenarındaki Punta Arenas Havalimanı’na iniş…

Punta Arenas Internetional Carlos Ibanez del Campo Havalimanı küçük ama şık bir terminal binasına sahip. Başkent Santiago’dan neredeyse saat başı karşılıklı uçuş gerçekleşiyor. Ayrıca bu havalimanından Arjantin Patagonyası’ndaki şehirlere ve şimdi İngiliz idaresinde olan Falkland Adaları’na da uluslararası uçuş var. Seyrek nüfuslu bir bölgeye bu kadar çok uçak inip kalkmasının nedeni turizm… Yazı dizimin ilerleyen bölümlerinde anlatacağım, Şili Patagonyası’nın iç bölümleri muhteşem bir göl ve dağ cenneti. Özellikle Torres del Paine adındaki sivri kuleli dağ çok popüler bir turistik destinasyon haline gelmiş ki benim de bölgede en çok görmeyi arzu ettiğim yerlerden birisi…

Punta Arenas…

Punta Arenas,  Macellan Boğazı kıyısında 120 bin nüfuslu bir kent. 180 km. daha aşağıdaki Arjantin’in Ushuaia’sıyla ‘dünyanın en güneyindeki kent’ unvanı için arada bir kapışıyorlar… Ushuaia daha aşağıda, bundan net ispat mı olur diyebilirsiniz, bana kalsa da öyle ama Punta Arenaslılar 120 binlik nüfuslarıyla metropol olduklarını 50 bin nüfuslu Ushuaia ile kıyaslanmanın abes olduğunu iddia ediyorlar. İşin aslı, biri Arjantin öbürü Şili olsa da halk, aynı halk, Patagonya Kızılderilileri ile denizci Portekizlilerin karışımı…

Punta Arenas kent merkezi…

Punta Arenas nasıl bir şehir diye soracaksanız tek kelimeyle soğuk diyeceğim ama bunu hava durumuyla ilişkilendirmeyin. Evvela insanları soğuk sonra şehrin mimarisi… İklimden midir nedir insanlar buz gibi, sıcak bir ilgi, kalpten bir gülüş yok, herkes robot gibi işini yapıyor. Kentin mimarisi de öyle, kar ve buz tutmasın diye teneke levhalarla kaplanmış dik çatılar mavi yeşil gibi renklerden seçilince üşüme duygusu gözden başlıyor haliyle. Şili’nin ünlü Patagonya dağları daha yukarıda (kuzeyde), Punta Arenas’ın olduğu yer düz, heyecansız bir coğrafya. Tek özelliği Macellan Boğazı’na bakıyor olması…

Punta Arenas…

Bölgenin kendine has bir yemek kültürü olmadığını belirtmeliyim. Mutfağı çok rastgele… Balık yemek istiyorsun mesela, sana işlenmiş somon öneriyorlar. Balık diyorum balık, şöyle kuyruğu, gözü, kafası, derisi olan büsbütün balık… Yok yeminle. Macellan Boğazı’nın kıyısındasın ve kabul edilen manada balık keyfi yapma şansı yok. Mükellef bir ızgara lüfer, uskumru kızartma ne bileyim işte. Gel de sinir olma. Gözünü seveyim İstanbul senin… Hayır, var da ben mi rast gelmedim diyeceğim, beş gün geçirdim bölgede, yok işte, yok. Hâlâ yanıldığımı umut ediyorum; bana denk gelmedi herhalde! Bu balık yeme işine kafaya felaket derecesinde taktım ki karakolluk dahi oldum, ama şimdi değil Patagonya maceramın devamında anlatacağım, sırası gelince…

Macellan Boğazı…

E, sebze de yok! Lama, kuzu, domuz türevinden etler var bolca ama ben et yemiyorum, çok çaresiz kalınca tavuk yiyebiliyorum, buradaki tavuklar da çok lezzetsiz, samanın et hali. Beş günde iki öğün tavuk yedim bundan sonra artık tavuk da yemem, bıktım, tiksindim… Velhasıl Patagonya mutfağı kocaman bir sıfır aldı benden. Burada bir not düşmeliyim; ‘king crab’ Macellan Boğacı’nın ünlü deniz ürünüdür, soğuk sulara has bu yengeç cinsinin denenebileceği lüks lokantalar var fakat ben et yemeyen hatta balığı dahi kırk yılda bir yiyebilen birisi olduğum için düşünmedim ama yolunuz düşerse Macellan Boğazı’na  gidip king crab yemedim demek olmaz, orasının raconu bu, hatırlatayım. Hakkını yemeyelim muhteşem dondurmaları var bakın. Hele likörle kaynatılmış kuş üzümünden bir dondurma yapıyorlar, ben hiçbir yerde böyle bir lezzet tatmadım. Bir de kendilerine has çikolatalarının hakkını vermek gerek. Bildik çikolatalara göre daha yumuşak ve pastamsı, değişik, fena değil.

Punta Arenas sahili…

Punta Arenas,  Macellan Boğazı’nın kıyısında ya, karşı kıyı Ateş Toprakları (Tierra del Fuego) ve orada Porvenir adında küçük bir kasaba var. Lİmandan kalkan gemilerle bu kasaba ziyaret edilebilir, çok bir özelliği var mı derseniz bence yok ama en azından Ateş Toprakları’na da ayak basmış olma fantezisi için denenebilir. Macellan Boğazı içindeki Magdelana Adası’na penguen turları düzenleniyor, şahsen niyet etmedim fakat denenebilir. Ayrıca Punta Arenas limanından buzlu fiyortlara ve balinaların bulunduğu bölgelere günlük turlar var.  Punta Arenas’da geçireceğim iki günün ardından gideceğim Puerto Natales adındaki kasabada böyle bir tura katılacağım çünkü orası Patagonya’nın daha içleri ve doğa biraz daha vahşi. Bu nedenle öyle bir tercihte bulundum. Belirteyim, kocaman Patagonya’da Şili’nin başka şehri yok, Bir Punta Arenas bir de 240 km daha yukarıdaki 20 bin nüfuslu Puerto Natales…

DSC_0159

Macellan Boğazı

Puerto Natales benim için daha fantastik çünkü burada Torres del Paine adındaki ünlü milli park var ve dağların koynunda, muhteşem Patagonya Gölleri kıyısında tam bir doğa şöleni bekliyor beni. Bu yüzden Punta Arenas’a iki gün, Puerto Natales’e üç gün ayırdım.

Punta Arenas’daki ikinci günüme yağmurla uyandım. Hava buz gibi de olsa bir gün önce güneşliydi.  İnce bir yağmur, montunu ve başlığını giydiğin takdirde ıslatmıyor belki ama ısıtmayan Patagonya güneşini tercih ederdim haliyle…

Punta Arenas’dan ne alınır? Öyle ya, dünyanın en ucuna gidip, aileye, eşe-dosta hediyelikler almamak olmaz. Bütün Latin Amerika şehirlerinde hatta kasaba ve köylerinde olduğu gibi burada da bir ‘Plaza de Armas’ var; kent merkezi yani… Tam ortasındaki Macellan Heykeli elbette şehrin simgesi… Plaza de Armasların özelliği kare şeklinde büyük bir park, bu parka bakan bir katedral veya kilise ile meydan/parkın etrafında alışveriş caddeleri…  Pek çok Latin Amerika ülkesi gezmiş birisi olarak bu standardın dışında bir şehirle karşılaşmadım. Cetvelle çizilmiş, karelerden oluşan, ızgara sistemi olarak adlandırılan bir şehir planına sahip Punta Arenas’ın merkezinde seyyar satıcılar var, şık kulübelerde yöresel ürünler satılıyor. Neler var derseniz, biraz hayalkırıklığı… Yöreye özgü olarak birkaç ahşap işlemeden başka bir şey yok, onlar da ilkokul öğrencisinin elinden çıkmış gibi. Bütün Latin Amerika ülkelerinde rastlanan And Başlıkları, lama yününden dokunmuş kaşkollar ve kazaklar ve tabii olmazsa olmaz magnetler… Bunların hepsini herhangi bir havalimanında dahi bulabilirim demek ki diğer Şili şehirlerinden toptancıların getirdiği ürünleri satıyorlar. Mutfağı gibi yöreye has hediyelikleri de olmadığını anlıyorum. Yemeklerden sonra bu ikinci hayal kırıklığım. Patagonya Halkı’nın soğuk ve ağır tabiatlı olduğu yönündeki gözlemlerime bir de çok fazla el becerileri olmadığını eklemiş oldum böylelikle.

DSC_0237

Punta Arenas

Punta Arenas’da sabah erken oluyor. Güneş sabahın beş buçuğunda doğuyor akşam ise 9.30 gibi batıyor. Tan yeri aydınlığı uzun sürdüğü için sabah 4’den akşam 10.30’a kadar da hava aydınlık. Akşam 6’da bütün işyerleri kapandığı için gündüz vakti bomboş /ölü bir şehirle karşılaşmak insanda tuhaf duygular uyandırıyor. Yaz olduğu için böyle. Kışın Haziran’da ise güneş sabah 9.00 da doğup 16.00 civarında ise batıyormuş.  Sonuç itibariyle Punta Arenas şehri, yaz aylarında 6 saate yakın karanlık, 18 saat aydınlık, kışın ise tersi, 16 saat karanlık… Alışık olmayana kutup bölgelerinde yaşamak zor şüphesiz…

Punta Arenas yüzyılın başında çok önemli bir liman konumundaymış fakat Panama Kanalı açıldıktan sonra önemini kaybetmiş.  Panama nere Patagonya nere demeyin, daha evvel Atlas Okyanusu’ndan Pasifik Okyanus’una geçecek gemiler için tek yol Punta Arenas’ın bulunduğu Macellan Boğazı’ymış. Yoksa daha aşağıda Antarktika’nın buzlu denizlerinden geçmek özellikle kış aylarında imkânsız olduğu için kuvvetli rüzgârları ve fırtınaları yüzünden geçilmesi zor olsa da tek çare olan Macellan Boğazı’nı kullanıyorlarmış. Belki o yıllarda bu boğaz mecburi istikamet olmasa Punta Arenas diye bir kent olmayacaktı, kim bilir… Sonrasında önemini yitiren kent özellikle askeri cunta dönemlerinde devlet memurları ve siyasi suçlular için sürgün yeri haline gelmiş. İlaveten bir de gidenler geri gelmesin diye serbest bölge ilan edilince kent kendini muhafaza etmeyi başarmış…

Yağmur ve soğuk Macellan Boğazı’ndaki ikinci günüme damgasını vurdu. Güya yaz, Güney Kutbu’nun Ağustos’u fakat Boğaz’dan esen dondurucu soğuk binlerce jilet olup insanın elini yüzünü çiziyor. Normal şartlarda böyle bir havada otelden bir saniye bile dışarı çıkmayacak olan ben sabahtan beri Punta Arenas sokaklarını arşınlıyorum. Buradaki son günüm, Punta Arenas’ı tamamlamalıyım. Sırada dünyaca ünlü mezarlığı var

Punta Arenas Mezarlığı

Punta Arenas Mezarlığı’nın ününü daha önce duymuştum. Büyük kelimesinin yetersiz kaldığı kale kapısı gibi muhteşem bir yapıdan içeriye girdiğimde ününün hakkını verdiğini peşinen anladım. Sara Braun Mezarlığı deniyor, Sara, 1800 lü yılların sonunda Şili’ye giden bir Rus ailenin kızı. Hükümet, göçmenleri bu uzak bölgeye gönderdiği için buraya yerleşmiş sonra zengin olmuş ve Patagonya’da o dönemde büyük yatırımlar yapmış güçlü bir kadın … Mezarlık arazisini de o bağışlamış.

Mezarlığın girişinde bizim türbeler misali görkemli aile mezarları var. Hepsi birer işçilik harikası… Orta kısımlarda ise daha mütevazı fakat bildik standart mezarlardan biraz daha fazla heykellerle, işçilikle donatılmış…  Mezarlığın dışı ise kat kat ve göz göz dizilmiş mezarlarla çevrili, her bir göz çekmece gibi. Tabutlar bu gözlerin içine konuyor ve alın biraz içeriden kapatıldıktan sonra en önde vitrin oluşturuluyor. Bu vitrine ise ölenin resimleri, sevdiği eşyalar, biblolar ve yapma çiçekler konuyor.

Mezarlığın bir bölümünde ise Yamana denen Patagonya yerlilerinden bir kahramanın heykeli ve mezarı var. Etrafında ise yüzlerce plakada temenniler, istekler ve teşekkür name türünden yazılar göze çarpıyor.  Biraz bizim türbe işi gibi geldi bana…

DSC_0263

Bu mezarlığı ünlü yapan her ne kadar görkemli mezarları olsa da asıl dikkat çekici kısmı peyzajı  Silindir biçiminde budanmış ağaçlar fantastik bir görüntü veriyor. Bu ağaçların budanmamışlarından şehir merkezinde çok var, kalın gövdeli, sık iğne yapraklı bildiğimiz ağaç türlerinden epey büyük ve farklı bir cins bu… Zannediyorum sadece Macellan Boğazı kıyısında yetişiyor çünkü Patagonya’nın diğer bölgelerinde rastlamadım.

DSC_0262_1487732105541

Mezarlığı gezmek neredeyse bir saatimi aldı, insan oyalanacak pek çok şey buluyor burada. Mezarlıkta değil müzede gibi… Çıkışta görevli kadın yaklaştı yanıma ve İspanyolca bir şeyler sordu, anlamadığımı ifade edince milliyetimi merak etti. Türk olduğumu söylememle kadının yüz ifadesi değişti ve kapıya yakın duran diğer erkek görevliye seslendi. Bu arada telefonundaki çevirisi programı aracılığıyla mezarlıkla ilgili bilgiler aktarmaya başladı. Mezarlık 120 yıllıkmış fakat arazi içindeki bazı ağaçların 600 yıllık olduğunu söyledi, şaşırdım. Soğuk iklime ait bu ağaçların ömrü çok uzun oluyormuş. Erkek görevli de gelince başladılar Türk Dizileri hakkında soru sormaya. İkisi de sıkı birer Türk dizisi fanatiğiymiş meğer. Önce Onur’dan bahsettiler, Şili’de ve Peru’da Onur mevzusu o kadar çok geçti ki, artık onun Bin bir Gece’deki Halit Ergenç olduğunu öğrendim. Başka dizi yıldızlarından bahsettiler fakat benim dizi kültürüm kısıtlı, aklımda kalmadı. Yalnızca ‘Kaçak’ adında bir diziyi yayınlayan Şili kanalı yarım bırakmış, bunların canı sıkkın hatta sosyal medyada dizi tamamlansın diye kampanya başlatmışlar. Bu konu ilgimi çekince unutmadım, Türkiye’ye dönünce sordum öğrendim ki dizi Türkiye’de tutmayınca apar topar yayından kaldırılmış, Şililer kendi kanallarının yarım bıraktığını zannediyor. İşte böyle mezarlıktan, Türk Dizilerinden filan yarım saatten fazla ayaküstü konuşmuşuz. Onlar İspanyolca ben İngilizce, hiç anlaşamadığımız zaman da cep telefonu… İnsan istesin yeter ki, kalpten sevgi ve hoşgörü aktı mı anlaşmak için engel kalmıyor.

Artık akşam oldu, mesai saati olarak tabii, yoksa havanın kararmasına daha 3-4 saat var. Ben otele doğru giderken mutluyum, dünyanın en dibinde Türkleri seven insanlar olması keyif veriyor tabii. Yarın sabah otobüsle yola çıkacağım, 240 km daha yukarıdaki Puerto Natales adlı kasabaya yolculuğum Zaten koca Patagonya’da Şili’nin başka yerleşim yeri yok.

Güney Amerika ülkelerine gidecekler aşağıdaki linkten  yazımı okuyabilir, işe yarayacak pek çok bilgi toparladım:

https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/04/28/guney-amerika-rehberi/

BOLİVYA-2: TİWANAKU

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , on 25 Mart 2017 by mehmetmollaosmanoglu

Zecharia Sitchin, Tiwanaku için, “Hiçbir yere gideceği yokken süslenip püslenmiş gibidir,” der. Ben de diyorum ki, “Süslenin püslenin ve Mezopotamya’nın mahsun gelini Tiwanaku’yu ziyaret gidin…” Neden bunu söylediğimi yazının bütünün okuduktan sonra anlayacaksınız.

Copacabana’dan Tiwanaku’ya doğru yola çıkıncaya kadar görmeden ölmekten korktuğum toprakların kokusu burnuma gelmeye başlamıştı. Aslında Copacabana kuş uçuşu Tiwanaku’ya çok yakın fakat arada Titicaca Gölü ile Peru toprakları olunca kulağı tersten tutup başkent La Paz tarafından dolanmak gerekiyor. Sakıncası yok, benim için İnka enerjisi her yerde ve buram buram hissediyorum.

20150503_091353

Copacabana’dan Lapaz’agiderke Titicaca Gölü

IMG_7004

Tiquina Boğazı

Copacabana’nın sırtını dayadığı çok yüksek olmayan Manco Kapac Dağı eteklerinden Titicaca Gölü manzarası eşliğinde önce Doğu istikamete gidiyoruz. Titicaca Gölü’nün Bolivya’ya doğru yaptığı epey büyük bir körfez var ve bu körfez, en dar yeri 85 metre olan bir boğazla ayrılmış.  Tiquina Boğazı burası. İki yakası Tiquina Kasabası olan bu boğazı salla geçiyoruz ve Kuzey’e kıvrılıyoruz. Dağlar tepeler bitti, artık dümdüz bir plato. Sağ tarafta Titicaca Gölü’nün dingin mavisi… Yaklaşık yarım saat süren bir yolculuğun ardından göl de bitiyor sarı platoyla başbaşa kalıyoruz… La Paz’a girmeden kenar mahallelerinden bu kez Batı’ya kıvrılıyoruz. Kenar mahalleler ilginç, şaşırtıcı hatta şok edici… Ne tarafa bakacağını bilemediğimiz görüntüler. Kolonlu ve tuğlalı 2-3 katlı apartmanımsı evler,  vızır vızır 3 tekerlekli moto-taksiler, yerel kıyafetli ve melon şapkalı kadınlar, esmer birbirine benzeyen siyah takım elbiseli erkekler… Puno ve Copacabana’dan farklı ne var demeyin,  Uzaydan güneş sistemine giren bir varlık için dünyanın gitgide büyümesi ve ayrıntıların an be an daha belirginleşmesi gibi bir şey…   Puno etnikti, Copacabana daha etnikti ama La Paz’ın kenar mahalleri artık zirve…

IMG_7062

La Paz’ın kenar mahallerinde okul çıkışı

La Paz ‘barrio’ larından (barrio=kenar mahalle/varoş) Tiwanaku 45 dakika sürüyor. Bu antik kasaba La Paz-Peru karayolunun Peru’ya yakın bir bölgesinde yer alıyor… Titicaca Gölü’ne 15 km. Çok eskiden gölün Tiwanaku’ya kadar çıktığı ve kasabanın o zaman göl kıyısında olduğunu söylüyor tarihçiler. Ki mantıklı… And Dağları platolarında tepelerin arasından bir kanal gibi göle uzanan düzlüğün ortalarında kurulmuş. Şüphesiz bu doğal kanal bir zamanlar Titicaca’nın kollarından birisiydi, görünce mantık bunu kabul ediyor. Küçük ve eski kasabanın etrafındaki kalıntılar da zaten eskiden nasıl önemli bir kent olduğunun ispatı.

Akapana’nın üzerinden Tiwanaku Kasabası.

Görkemli tarih geçmişini ayrı tutmak kaydıyla benim Tiwanaku’yla asıl gönül bağım AKAPANA adındaki bir kalıntıyla ilgili. Akapana, kasabanın hemen güneyinde bir tepenin altında saklanmış muazzam büyüklükte bir ‘zigurat’ yani kesik piramit… Üzeri toprakla kaplanıp tepe haline getirilmemiş olsa günümüzde ayakta kalan tek zigurat özelliği taşıyacak fakat sebebi meçhul, hatta özellikle mi kaplanmış yoksa doğal sonuç mu bilinmez bir şekilde gizlenmiş. Üzerindeki toprak yer yer kazılarak taş duvarlara ulaşılmış olsa da devam ettirilmemiş. Ben Akapana’yı ‘Ata Mezarlığı’ adlı romanımın kurgusuna dahil ederek bölgenin tufandan sonraki efsanelerini konu edinmiştim. Gönül bağım buradan… Üstelik Akapana etrafında gelişen olayları ve Tiwanaku’yu upuzun bir roman boyu işlerken bu topraklara henüz ayak basmamıştım.

Yol arkadaşım Murat Satı’yla Tiwanaku girişinde…

İşte Tiwanaku’ya böyle bir tomar ön bilgiyle yahut hafızayla, ne derseniz artık, öyle geldim. Akapana düşündüğüm gibiydi, çarşafın içine gizlenmiş kadın gibi… Tepesine çıkıp dolaşmaktan ve kazı yapılan yerlerdeki blok taşlara dokunmaktan başka yapılabilecek bir şey yok. Bir de Tiwanaku düzlüğü üzerinde suni de olsa tepe oluşturduğu için seyir terası kabilinden çevreyi kuşbakışı izleyebiliyoruz. Böyle önemli bir yapının gizlenmeye devam etmesinin arkasında ne tür sebepler olabileceğini bilmiyorum fakat muhtemelen küresel otoriteye kapılarını açmayan nadir ülkelerden olan Bolivya Hükümeti’nin tasarrufu olduğunu düşünüyorum.

20150503_121443

Altında devasa bir zigurat olan Akapana

Akapa’nın hemen yanındaki ‘Kalasasaya’ adında Unesco Dünya Mirası’nın en önemli kalıntılarından birisi mevcut. 120×130 metre ebadında, kesme taş duvarla çevrilmiş bir höyük burası. Duvarlardaki insan başı şeklinde oyulmuş taşlar ilginç… İçeride pek çok taş heykel var. Fakat en önemli köşesi, kuzey kenarın ortasında yer alan ve ‘Güneş Kapısı’ olarak adlandırılan 3×4 m. ebadında yekpare taş kemer. Kemerin alın kısmı İnkaların kutsal tanrıları Viracocha’ya adanmış gizemli bir yazıtla kaplı. Bu oyma şeklindeki yazıların astronomik özellik taşıdığına inanılsa da henüz gerçek anlamda deşifresi yapılamamış.

Güneş Kapısı…

Kalasasaya’dan kasabaya doğru yürüdüğümüzde karşılıklı iki müze çıkıyor karşımıza. Seramik Müzesi (Museo Ceramico)  ve Site Müzesi (Museo del Sitio)… Zaten her taraf Açıkhava müzesi… Biz yine de daha büyük olan del Sitio’ya giriyoruz. Daha önce Peru’da örneklerinden bolca gördüğümüz insan ve bazı insanımsı varlıkların kuru kafaları var. Ayrıca yörede eski zamanlarda kullanılmış ilkel aletler sergileniyor. Müzelere ve kafataslarına Peru’da doyduğumuz için öylesine bir göz atıp çıkıyoruz.

20150503_135113

Tiwanaku Kilisesi

Kasabanın kuzeyinde ‘Puma Punku’ adında yüzlerce taş bloğun ve heykelin dağınık bir şekilde bulunduğu eski bir tapınak kalıntısı da görülecek başlıca noktalardan. Eski kasabanın Puma Punku ile Kalasasaya arasında olduğu düşünülüyormuş çünkü bu alanda çok fazla kalıntı var. Şimdiki Tiwanaku 1km. daha doğuda…

Kalasasaya…

Tiwanaku küçük bir kasaba.  Bütün Latin Amerika yerleşimlerinde olduğu gibi merkezde Plaza de Armas ile koloniyel dönem kilisesi mevcut. Meydanın sağına soluna serpiştirilmiş heykeller, meydanı çevreleyen üç basamaklı taş kaldırımların üzerinde tezgâh açmış elişi ürünler satan yerel giysili kadınlar, tarihi eser kalıntılarından alınmış taşlardan yapılma duvarlar, hepsi doğal bir zaman makinası olarak göze çarpıyor, ilgi duymakla hüzün duymak arasında bir sürü etki veriyor. Kasabadaki en görkemli yapı olan kilise ise etraftaki antik kalıntıların taşlarından yapıldığı için insanda biraz kargaşa yarattığını söylemek mümkün.  Kim bilir kaç antik yapının ruhunu taşıyor!

IMG_7132

Kalasasaya duvarları ve yerli kadınlar…

Gelelim şimdi girişte yazdığım ‘Mezopotamya’nın mahsun gelini Tiwanaku’ tabirine… Gerçekten burada olan her şeyin Mezopatamya ile bir bağlantısı var. Bunu ben söylemiyorum, ünlü Sümerolog Zecharia Sitchin iddia ediyor, ben de katılıyorum. Bir kere zigurat bir Sümer tapınağı… Tiwanaku’nun Baştanrısı Viracocha, tıpkı Hitit Tanrısı Teşup yahut Babil Tanrısı Adad gibi elinde yaba/ çatal şimşek/ şamdan gibi adlar verilmiş bir simge tutuyor. Bu simgenin Peru-Paracas’ta denize bakan tepenin birisinin yamacına işlendiğini önceki yazılarımdan hatırlayın. Hititlerdeki pek çok motifin aynısı bu bölgenin yerlileri olan Aymara ve Quechualar’da da var. Dünyada tarla sürme tekniği denen yazı sitilini yeryüzü halkları içinde bir buradaki yerliler kullanmış bir de Anadolu’nun en eski halkı olan Kassiteler…  Ve en önemli iddia Sitchin’den; Mezopotamya’da bronz çağını başlatan bakır ve kalay madenleri buradan taşınmış… Nasıl ve neden demeyin, dünyanın geçmişindeki sırları resmi tarih içerisinde bulamazsınız fakat bu bölgede dolaşırken ikide bir karşılaşıp durduğunuz insanımsı varlıkların kafatasları, geçmişin tanrılarının bir şekilde dünyadaki mesafeleri teknolojileriyle kısalttığını düşündürüyor. Hele bir de Nasca yakınlarındaki dağların tepelerin  tıraşlanarak yapılmış pistleri görünce inançlarınızı ve tarih bilginizi yeniden gözden geçirme zamanı geldiğini anlıyorsunuz.

IMG_7188

Tiwanaku Meydanı

Tiwanaku 4000 rakımda. Dolayısıyla oksijen az. Epey dolaştığımız için yorgunuz ki bu oksijen azlığında hızlı hareket etmemiz imkânsız zaten. Aslında burada bir iki gün kalınmalı ve yavaş yavaş dolaşıp sindirilmeli. Biz La Paz’a gideceğiz o yüzden 2-3 saat ayırdığımız Tiwanaku’ya doymadan ayrılıyoruz. Bu sürenin yetmediğini söylemeliyim, kesinlikle daha sonra bir kere daha Tiwanaku’ya gelmeli ve en az bir gece kalmalı diye düşünerek veda ediyorum. Bu kadim havayla ve binlerce yıllık medeniyetlerin ruhuyla başka türlü bütünleşemem.

Güney Amerika ülkelerine gidecekler aşağıdaki linkten bu yazımı okuyabilir, işe yarayacak pek çok bilgi toparladım:

https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/04/28/guney-amerika-rehberi/

20150503_120659

Akapana’nın üzerinde, arkada Kalasasaya…

BOLİVYA-1 Copacabana

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , , , , on 06 Ocak 2017 by mehmetmollaosmanoglu

Peşinen söyleyeyim, Peru ve Bolivya bir başka gezegen gibi, keşfetmeye ömrünüzün yarısı anca yeter, doymaya ise ömrünüz yetmez. Peru’dan sonra Bolivya da emsalsiz bir ülke… Evet, Peru’ya benziyor ama Peru’ya ait ne varsa bu ülkede daha yoğun daha kesif. Burada insanı ele geçiren bir ruh var, ister İnka Ruhu deyin, ister And Ruhu, ister Atacama Ruhu, kesinlikle huzur verici, dingin, sade ve iddiasız. ‘Ruhen hafiflemek’ tabirinin ne anlam içerdiğini ancak burada anlayabilirsiniz.

Son Peru kenti Puno’dan Bolivya’nın ilk şehri Copacabana’ya giderken: Titicaca Gölü.

 

Evet, on güne yakın süren Peru seyahatimizin ardından Bolivya’dayız…

 

Yolculuğumuzun bu aşamasına kadar geçen sürede, özel araçla Lima’dan yola çıkarak güneye doğru önce Atacama Çölü’nü kat ettik, sonra da doğuya yönelip And Dağları’nın bir kısmını… Güzergâhımız şöyleydi; Lima, Chinca Alta, Paracas, Nasca, Arequipa, Cusco, Ollantaytambo, Macchu Pichu ve Puno.

Peru’nun sonu, biraz ileride Kasani Sınır Kapısı’ndan Bolivya’ya gireceğiz…

Bolivya’ya doğru, Puno’dan sonra yaklaşık 1 saati bulan yolculuğumuz kıyı boyu sürdü. Kinoa tarlaları ve Titicaca mavisi eşliğinde tek şeritli asfalt yolun dingin-asude manzarasının terapi gibi geldiğini söylememe gerek yok. Karayoluyla yapılacak en güzel yolculuklar diye bir sıralama yapılsa ilk beşe girer, o kadar eminim.

Kasani Sınır Kapısı:Bolivya

Bolivya’ya Titicaca Gölü kıyısındaki Kasani Sınır Kapısı’ndan karayoluyla girdik. Bolivya plakalı başka bir özel araçla devam edeceğiz. Kolay ve zahmetsiz bir gümrük geçişi oldu. Bölge insanı genellikle güler yüzlü ve yardımsever olduğu için dolayısıyla görevliler de öyle. Bolivya’nın Titicaca Gölü kıyısındaki kenti Copacabana, bu sınır kapısından sonra 8 kilometre ileride.  Yaklaşık 10 bin kişinin yaşadığı Copacabana, Bolivya’nın tek sahil kenti özelliğini taşıyor, tabii bu sıfatı dünyanın en büyük göllerinden Titicaca kıyısında olma sebebiyle almış yoksa Bolivya’nın her hangi bir denize yahut okyanusa kıyısı yok. Bu nedenle Copacabana görünüş itibariyle de bir turizm şehri havasında. Sahil boyu oteller, pansiyonlar, lokantalar ve tekneler, yatlar rengârenk, ışıl ışıl…

Copacabana; biraz bakımsız ama doğal güzelliği başka…

Sahilin bu bildik görüntüsü kentin caddelerine girince kayboluyor. Peru’nun kırsal kesim şehirlerindeki etnik yapı burada da karşımıza çıkıveriyor hemen. Yerel giysili kadınlar, işçiliği kötü apartmanlar, yol boyu sıralanmış tezgahlarda yerel yiyecek satan işportacılar… Tıpkı geldiğimiz Peru kenti Puno gibi ‘salaşlığın yakıştığı’ bir şehir burası da. Samimi, doğal. Şehre ayak uydurmak için çok fazla zorlanmanıza gerek yok. Üstelik her köşe başında ilgi çeken bir görüntüyle karşılaşmak mümkün…

Güneş Adası’na giderken, arkada görünen Ay Adası…

Copacabana’yı özel kılan pek çok unsur sıralanabilir fakat en önemlisini anlatayım şimdi. Epey büyük olan ve üzerinde köyler, kasabalar bulunan Isla del Sol (Güneş Adası) daha küçük, Isla del Luna (Ay Adası)… İkisi de Copabana açıklarında yan yana duruyor ve İnkaların kutsal toprakları sayılıyor. Tufandan sonra İnka Tanrısı Viracocha’nın Güneş Adası’na inerek halkını yeniden toparladığına inanılıyor. Bu adalarda ta İnkalardan beri süregelen teraslama yöntemiyle yapılmış tarım uygulamaları halen devam ettiği için zamanda binlerce yıl öncesine gittiğinizi düşünmek abartı olmaz. Zaten Peru’nun And kırsallarına hakim olan yerel ve etnik yapı, asfalt yollar ve otomobillerle bir nebze olsa kırılıyorken Güneş Adası’nda otomobil ve asfalt yol olmadığı için tamamen yüz yıl geriye gittiğinizi kabul edebilirsiniz. Arazisi sarp ve engebeli olan adada ulaşımı sağlamak için eşekler kullanılıyor, bu yüzden adanın iskelesine yanaşan teknelerden çıkacak insanları bekleyen eşeklerle karşılaşıyorsunuz ilk tecrübe kabilinden. Müthiş bir deneyim.

Güneş Adası’nın iskelesi…

Isla del Sol’da yediğimiz öğlen yemeği için kelime bulmakta zorlanıyorum. Yamaçta, göl manzaralı, ada yerlisi bir ailenin oturduğu evin önü burası. Bildik lokantalardan değil yani, aileye misafir gitmiş gibisiniz. Etrafta oyun oynayan küçük çocuklar, kümes hayvanları ve sebze ekilmiş teraslar var. Ben hayatımda bu kadar iri taneli baklayı ilk defa burada gördüm. Titicaca Gölü’nün küçük balıklarından yedik, bizim hamsi görünümünde ama aynı lezzeti beklememek gerek tabi. Balıkla beraber gelen haşlanmış sebze tabağı için ise mucize gibi demek mümkün. İri taneli baklalar, yine iri taneli ve fildişi rengindeki mısırlarıyla o yöreye ait pembemsi patatesler muhteşem, vejetaryen değilseniz dahi ete tercih edebileceğiniz kadar lezzetliler. Başlangıçta içtiğimiz kinoalı ve sebzeli çorbanın da çok lezzetli olduğunu atlamayalım.

Güneş Adası’nda yemek yediğimiz ev-lokanta…

Titicaca’yla ilgili olarak son adımda adının kökeninden bahsetmek istiyorum, epey ilginç çünkü. Titi kelimesi yöredeki en çok kullanılan etnik dillerden Aymara Dili’nde jaguar (büyük kedi) anlamına geliyor. Caca (kaka okunur) ise kaya… Fakat  yine yöredeki en etkin dillerden Keçhua Dili’nde titi aynı zamana ‘kalay’ anlamına da geldiği için gölün adı hem Kalay Kayası hem de Jaguar Kayası diye tercüme edilebilir. İşte tam burada ilginç bir ayrıntı devreye giriyor. İnka inanışlarına göre tanrıları Viracocha’nın tezahürlerinden birisi Jaguardır ki bu hayvan yerel halk için kutsal sayılır. Jaguarın sadece G. Amerika’da yaşayan bir leopar cinsi olduğunu hatırlatmalıyım. Viracocha kim derseniz, Eski Sümer metinlerindeki Tanrı Addad, Hititlerdeki Tanrı Teşup… Bunun sağlam bir gerekçesi var, çünkü her üç tanrı da günümüze ulaşan eserlerde elinde yaba tutan bir erkek biçiminde tasvir edilmiş, üstelik pe birbirinden habersiz kültürler tarafından… Titicaca Gölü’ne yaklaşık 750 km. mesafede, Peru’nun Paracas sahilinde de yamaca işlenmiş devasa bir yaba figürü de gizem araştırmacılarının ilgisini çekmeye devam ediyor. Şimdi bu yaba figüründen yola çıkınca tuhaf bir Sümer-Hitit-İnka bağlantısına ulaşmak mümkün. Sümer metinleriyle, Tevrat’taki Eyüp kitabı ise kıymetli madenlerin çıkarıldığı bir kalay diyarından bahseder. Bu konuyu bir adım öte götüren Zecharia Sitchin ise Titicaca Gölü’nün geçmişte yaşamış gelişmiş bir medeniyet tarafından çıkarılmış maden ocaklarının yatağı olduğunu iddia eder. Titicaca’nın yerel adını öğrenmiştik, bu durumda yukarıda bahsettiğim bütün bağlantılar ve iddialar çok ters durmuyor değil mi? İşte Titicaca Gölü’nü görmek, havasını solumak, göldeki balıklardan yemek için muhteşem bir sebep size…

Güneş Adası’nın haşlanmış sebzeleri çok lezzetli…

Gelelim yeniden Copacabana şehrine…

 

Şehir merkezine akşam girebilme fırsatı bulduk. Ben gece de yaşayan şehirleri severim, cıvıl cıvıl, ışıl ışıl bir meydan ve bu meydana açılan kalabalık sokaklar, seyyar satıcılar, müzik sesleri… Çok büyük olmasa da bir turizm kenti olmasından kaynaklanan doğal sonuç diyeceğim ama çok fazla turist görünmüyor etrafta, Bolivya’nın kendi yerel halkı… Sokaklarda rengârenk yerel giysili kadınlar, siyah takım elbiseli erkekler, hepsi çok şık… Pek çok erkek fazla içmiş, sarhoş, karsının kolunda yalpalıyor, bir iki tane içkiden yüzü gözü kaymış yerli kadın da görünüyor, her şey çok eğlenceli. Karnaval gibi. Zannediyorum hafta sonu olması bu görüntüyü ortaya çıkarıyor. Bir yerde düğün var mesela, bir başka açık eğlence alanında nişan türünden bir etkinlik… Diyorum ya mutluluk yayılıyor her yerden, biz de mutluluğun resimlerini çekiyoruz bol bol

Cobacabana Sokaklarından iki görüntü, biri gündüz öbürü gece. Kadınlar sarhoş  🙂

Sonuç itibariyle Copacabana insana keyif ve huzur veren bir şehir. İnsanlar fakir ama mutlu ve güler yüzlü. Sokaklar bakımsız, pejmürde ama pis değil. Yapılar kötü işçinin elinden çıkmış belli, özensiz ama farklı mimarileriyle de ilgi çekici bir yandan…

 

O gece Titicaca Gölü’ne bakan küçük ama odaları birer kral dairesi kadar geniş ve şık döşenmiş otelimizde geceledik. Ertesi gün Tiwanaku ve başkent LaPaz’a karayoluyla devam edeceğiz. Biz Copacabana’yı çok sevdik. Titicaca’yı da ta Puno’dan beri çok seviyorduk zaten. Ruhunu beslemeyi bilenler ve buna önem verenler için buraya benzeyen daha iyi bir coğrafya yok, bana inanın.

 

Hep söylerim; buz gibi soğuk havası, aynı tornadan çıkmış benzer şehirleri, robot kadar donuk insanları, bir de geleni vizeyle-gümrükle filan aşağılayıp duran Avrupa’ya gitmeyi seyahat zannetmeyin.Hakiki bir yolculuksa niyetiniz sadece birkaç saat daha fazla uçacaksınız… Viva Bolivia.

Copacabana…

Güney Amerika ülkelerine gidecekler bu yazımı okuyabilir, işe yarayacak pek çok bilgi toparladım:

https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/04/28/guney-amerika-rehberi/

M. Mollaosmanoğlu Kitaplarından alıntılar, aforizmalar ve tweetler-3

Posted in aforizmalar, Uncategorized with tags , , , , , on 21 Aralık 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Yeryüzündeki her faaliyet gökyüzünün idrak edemediğimiz bir bölümünde işlenip kayda alınır. İşte o KAYITÇILAR amel defterlerini işlerken bazen bilerek veya bilmeyerek müdahalede bulunup insanın o andaki şartlarını ani biçimde değiştiriverir fakat insan bunu anlamaz. Hani suya düşen böceği alıp bir yaprağın üzerine bırakırsın, ya da tam tersi öfkelenirsin üzerine basar öldürürsün, öyle bir durum… Şans ya da şansızlık senin idrakinin ötesinden yapılan müdahalelerden başka bir şey değildir. (A.Urumgalatlı’nın Amel Defteri)

 

An gelir bir bardak çay meftun eder, an gelir bir kazan aş merhum eder.

Biraz evrensel bakacaksak eğer, insanın yanlış yerde, yanlış insanlar içinde doğmuş, büyümüş ve yaşıyor olması da bir nevi cehennemdir.

Şekle şemale değil, kalplere bakmayı öğrendiğimizde insan olacağız…

Çocuklarınız küçükken onlara ne anlattığınıza dikkat edin, unutmuyorlar ve büyüdüklerinde sizi fena vuruyorlar çünkü…

Bazı insanlar var, bir siyasi parti, dernek vs. altında bir şekilde kimlik bulmuş… Alın üzerindeki siyasi kılıfı, kocaman bir tın…

Özgüven eksikliği insanı ‘militarist‘ biçimde bir siyasi partide, bir tarikatta veya bir örgütte güç peşinde koşturur hale getiriyor.

Ya halk adamı olacaksın ya düşünce adamı… Halk düşündürmez kabullendirir, düşünce kalıplara sığmaz özgürleştirir.

Kötü günler, güzel günler dokuyan bir tezgahtır, farkında olursanız tabii..

Uzayın uydu çöplüğüne dönmesi gibi beynimiz de şifre çöplüğüne döndü… Hangi site, hangi şifreydi derken toptan delireceğiz bir gün.

KISA HİKAYE: Uzayın derinliklerinde bir gezegene indiler. Gelişmiş canlıların daha az gelişmiş canlıları yediklerini görünce şok oldular.

Hiç bir balık uçmaya, hiç bir kuş yüzmeye zorlanamaz” diyen eğitim felsefesinden haberiniz var mı acaba milli eğitimciler ha!

Dünya‘ denen göksel varlığa sirayet etmiş zararlı bakterileriz…

Fiziği, kimyayı, biyolojiyi sadece iyi not almak için öğrenir genç insanlar. Oysa bir atomun içindeki hareketler ne kadar fantastiktir… Öğretmenler de farkında değildir bu fantastizmin, yoksa formül ezberletmekle uğraşmazlardı… Lisede nefret ederdim fizikten kimyadan, öğretmenler yüzünden. Artık öyle değil, insan bilime âşık olmak için önce müfredattan kurtulmalı…

Aylak Adam Yayıncılık; ‘Varolmanın dayanılmaz ağırlığı – NikolaTesla‘… Oldu mu, Tesla’yla böyle taklit bir isim birlikte yakıştı mı yani!

Düşünmek için okunur, inanmak ya da reddetmek için değil… Bunun farkında olanlar hakiki okuyucudur.

Ya betonlaşıyoruz diye feryat etme, ya da Dubai resimlerini ağzının suyu aka aka paylaşma…

Duraklara, parklara açık kütüphane kurmaktan korkmayın. Kitap bu ülkede çalıp götürülecek son şeydir.

Aykırı‘ fikirlerinizden birisini şuracığa yazınca kimsenin umurunda olmadığı bir gün bu ülkede de demokrasiden bahsedilebilir… Namusu bacak arasından alıp beyninize taşıdığınızda da demokrasiyi konuşabilirsiniz. Siyasetçiyi özel hayatıyla değil fikirleriyle değerlendirmeye başladığınızda da ülkede demokrasi çiçekleri açmaya başlar. Beğenmediğiniz siyasiye, politik görüşe ve de fikirlere tepkinizi hakaret ederek değil, sandıkta koyduğunuz gün ülkeye demokrasi gelmiştir. Ve tabii bütün bunları idrak edecek, ettirecek insanların azlığı ülkeye demokrasinin gelmeyeceğini fısıldıyor, kimse duymuyor anlamıyor. Ve de utanmadan herkes bir demokrasi söylemi tutturmuş gidiyor.

Çok az insan sevdim, onlar da insan sevmezdi…

Hepiniz dünyaya ‘mutluluk taşı‘ bulmak için geliyorsunuz, insan yapımı pek çok ağa takıldığınızdan bulamadan gidiyorsunuz.

Kolay gaza gelen, kopyala yapıştırı pek seven, paylaşım tuzaklarına düşüveren dostlar… Sorgularsanız siz olursunuz yoksa herkessiniz.

Biten gün değil, dün adını vereceğimiz henüz taze sanrılar…

Herkes uzman, bi ben cahilim ve neler oluyor diye anlamaya çalışıyorum.

Seyahat edenler ırkçılıktan ve bağnazlıktan kurtulur. Sadece bir ülkeye ait değil, dünyaya ait olduğunu anlar çünkü.

Çok sular aktı köprünün altından ama köprü dağ zirvelerinden kopup gelmiş o ilk seli hiç unutmadı…

 

Arkadaş Osmanlıcı… Aklında sadece ‘halifelik‘ kavramı var. Örneğin V.Murad’ın, Abdülaziz’in, vals bestelediğinden haberi yok… Ya da tam tersi arkadaş Cumhuriyetçi, aklındaki kavram modernlik… Örneğin ilk İmam Hatip’in 1924 de açıldığını bilmiyor. Cehalet ve cehalete pirim veren bu kafalar kutuplaştırıyor, bölüyor bizi. Oysa geçmişten geleceğe kocaman gövdesi olan dev bir ulusuz biz…

İnsanların büyük çoğunluğu çocuk yetiştirmeyi bilmiyor. Çocuk özgür büyümeli; büyüdüğünde seçimlerini özgürce yapabilecek kadar özgür… Anne ve babanın sevgi vermesi yeterli… Evet, sadece sevgi; sevgi, bir çocuğun korunması ve sağlıklı büyümesi için yeterli. Ağacı yaşken eğmeyelim, dimdik yükselsin, güneşi böyle görsün, yağmuru rüzgârı öğrensin, doluya fırtınaya direnmeyi bilsin…

Konuşurken lafı uzatan insanlar vakit hırsızıdır, ötesi yok.

Otoriter, sevgisizse faşisttir; otoriter, sevgiliyse liderdir.

Yaşamın gayesi neden hesap vermek olsun, hesap sorduğun müddetçe anlıyorsun yaşamın ruhunu; yükseliyorsun, erişiyorsun.

Ne zaman yağmur yağsa utanıyorum demiş şair. Yağmur altında yapıldığında utanılacaklar listesi yapsın birisi…

Güzel günler biriktiriyorum, çoğalan kötü günlerde çok arayacağım diye…

Cuma diye sevinmeyin, Pazartesi’ye iki gün kaldı… Pazartesi üzülmeyin Cuma’ya üç gün kalmış olacak. Sorunlar bakış açımızda yani!

Siyasetten başka konu bilmeyen insanları sevmiyorum. Sanattan, çevreden, spordan, seyahatten bihaber olanları itici buluyorum.

Evetlerim hayırlarımdan hep fazla oldu, bana bir hayrı olmadı o başka…

Sende otomobil pahalı ben de direksiyondaki…

Mausu sol elle kullanıp sağ elle yazı yazabiliyor olmamın büyük kolaylık olduğunu an itibariyle bir müşterimden öğrenmiş bulunuyorum. Neden sadece mausu sol elle kullanıyor olduğumu merak ederdim… Küçük bir ilahi dokunuşmuş meğer.

Deprem haritalarına bakın işte; sürekli gaz çıkaran Dünya Ana’nın huzursuz çocuklarıyız hepimiz.

Şu b.ktan hayat da mağaza vitrinindeki tayta benzer, uzun bacaklı mankende muhteşem durur ama sokaktaki hali vahimdir.

Konu twitter oldu mu bugün okuyanı düşündürecek bir şeyler yazabildim mi diye düşünürüm. Ağır bi yük.

Tam olarak bize ait olmayan ne sahte bir hayat sürüyoruz farkında mısınız?

Bir bakmaya doyamadıklarımız vardır bir de doya doya bakamadıklarımız… Diğer baktıklarımız kanıksadıklarımızdır.

Sosyal medya iyi; kiminin içindeki öküz ortaya çıkar kiminin canavar, içindeki Mevlana’yı çıkaran Frankheshtaynlar da bonustur.

Okullar ne kadar eğitim yuvası! Devlet okulları siyaset devşirmekte, özel okullarsa para.

Her bebek saf ve güzel doğar, büyüdükçe karakteri yüzüne vurmaya başlar. Tipini beğenmeme durumu budur işte.

Şuradan bir avuç doğa, insansız olsun.

Aşk bitince ukde adında bir faça atar ve gider…

İnsanlar üçe ayrılır; çobanlar, sürüler ve bilgeler…

Geçmiş geçmediyse, kucaklaş, yüzleş, hesaplaş ama kaçma… Peşinden gelen karşına aldığından daha fazla üzer.

Cehennemi sordu birisi, Ortadoğu diyemedim!

Hiç bir siyasi parti yahut kuruma, hiç bir dini-sosyal topluluk yahut cemaate tabii değilim, Bundan daha büyük özgürlük tarifi var mı?

Hepimiz biraz Sami’yiz biraz da Ari… Evet, insan olduğumuzu söyleyip kandırıyorlar, bütün sorun bu. İnsanlar bu gezegenden gideli çok oldu. Geriye yalnızca bedenle uyumsuz ruhlar kaldı. Tabii, ruh primat, beden insan, bize kalan sadece bu… Bir de sopa! Kafesinden çıkmaya çalışırsan kafana inecek, olmayan bir sopa. Herkes sanrıda… Öyle olmasa primat ruhla insan bedeni bir arada olamazdı. İnsanlar ateş arabalarıyla geri dönecekler bir gün…

Beyinler zincirli, kalpler zincirli, zincirin ucu neredeyse ona mahkûm etmişsiniz kendinizi. Özgürlüğün tadından dahi haberiniz yok.

Bir siyasetçi, bir otorite, bir lider nasıl sizden güçlü olabilir ki? Siz daha güçlüsünüz çünkü onlar size muhtaç, neden anlamıyorsunuz! Siz seçensiniz, seçilen değil… Seçen mi güçlüdür seçilen mi? Bunu idrak edin yeter.

Reddetmek en kolay siyaset biçimi… Yüzleşmek en zor erdem biçimi… Halk birincisine daha yatkın tabii…

Bu nasıl bir sınav Ya Rab… Hikmetinden sual olunmaz bilirim ama Ateistlerin icatlarıyla dini yaşamak nasıl bir sınav?

Adam düşmüş, adam perişan, alacaklıları da salmış icrayı üstüne. Yahu nesini alacaksınız canını mı? Silin borcunu, daha iyi sevap mı olur!

Sorunların kaynağı kendi bakış açılarımız… Oysa asıl bakış açısı doğanın hafızasında ve oradan bakmayı bilen çok az.

Bazen düşünüyorum da pek para biriktirememişim ama insan biriktirmeyi başarmışım. Kesinlikle paranın açtığı kapıların daha fazlasını açıyor.

Ispanak gibi berbat bir ottan envaı türlü börek-çörek-yemek yapmayı başarmış insanoğlu elbette dalkavuklardan da milletvekili çıkaracak…

Kabalaşanlar, zekice laf sokma becerisi olmayanlardır. Aşağılık duygusu da kabalaşmanın altında yatan en önemli sebeptir.

Kaybettikleriniz kazançlarınızdır aslında, yerine yenisini koyabilirseniz…

Bir pilotun kapıyı içeriden kilitleyip 150 kişiyle beraber uçağı düşürebileceğini gösterene dek kimse buna ihtimal vermez. Hayat da böyledir.

Düşüncelerine katılmasan da fikir üreten insan değerlidir, düşüncelerine katılıyor olsan da fikrinin doğruluğunu dayatıyorsa tehlikelidir.

İnsanları kutuplaştırdığı, böldüğü, parçaladığı için din-ırk-siyaset ve siyasetçiden tedirginim. Bu dört kavram gönülden olursa kutsaldır.

Mutluluğun nedeni insanın kendi seçimlerindedir.

Herkes haklı, haksız olan diğerleri…

Siyasetin işleyişi değil sonucu önemlidir ve bilen bilmeyen herkes konuşur. Oysa bilim ve sanat konuşturmaz, öğretir.

Gün güzel başlasa n’olacak, dün beynimize çakılı dururken…

Bazıları için geçmiş, bu günkü cezanın adıdır.

Ahiretin nimetleriyle dünyanın nimetleri arasına sıkışıp kalmış insan olmak ne zor! Oysa çözüm basit, akıl…

Dinin ruhsal, bilimin ise zihinsel ihtiyaç olduğunu anlayabilecek siyasetçiler çoğalıp, eğitim bu bilinç seviyesine çıkınca hepsi düzelecek.

Bir susarak çok şey anlatanları severim bir de konuşarak susturanları…

Karşındakinin kalbi kırılmasın diye salağa yatılır ya, ben işi eğlenceye döktüm artık, ‘bu salak ne demek istedi,’ diye düşünür oldular.

Doğduğun günle öldüğün gün aynıdır çünkü öbür tarafta zaman yok.

Dünya dediğiniz şey, podyumda salınan Adriana Lima değil, klozettekidir…

Beynimde bir Andromeda, Samanyolu’ndan ayrı dönen… Ruhumda bir Tiamat, Dünya vaktinden önce ölen.

“Kaderleri kim yazar Ariston?” “Kaderleri bilmem ama kısmetleri bizzat insanoğlu kendi yazar Selahattin.”

En güzel hayvan hikayeleri et yemeyen yazarların kaleminden çıkar, diğerleri biraz pastırma biraz da köftedir.

Yeşil ışık 10 sn. yanar, ön öndeki ışığın dibine kadar girdiğinden 5 sn sonra haberi olur. #sonuç Trene bakanlar daima en önde durur.

Ürkütücü bir gerçek: kahraman da yok hain de, ya da her ikisi de var ama ikisi de birbiriyle aynı. 2 sene evvel hapiste olanlar bir tarafın kahramanıydı şimdi hapiste olanlarsa haindi, şimdi hapiste olanlar bir başka kesim kahramanı oldu. Demek ki kahramanı ve haini ideolojiler belirliyor. Aslında kahraman da yok hain da… Yalnızca insanlık denen bir erdem var o da ideolojilere yenik düşmüş, olayın özü bu.

Fetih ile işgalin, kahraman ile hainin eş olduğunu, sadece tarafa göre ad aldığını anlayamazsın! #insanlarüçeayrılırçobanlarsürülervebilgeler

 

Tam, ‘Yahudi mallarını boykot için önce ellerindeki bilgisayarı kapatmaları gerektiğini anlayabildiler’ diyorum birileri daha pırtlıyor.

Türkleri kapılarında perişan eden Avrupa ülkelerine gitmem diyordum fakat konu fuar olunca Almanya vizesi almam gerekti. İst. İdata’daydım dün. Haliyle vize kuyruğu kalabalık, bana da gözlem yapmak düştü… Huzursuz bir şekilde Avrupa’ya hak verir gibi oldum, üzücü ama benim gibi bu vize işini gurur yapmış insanı sorgulatacak görüntüler vardı. Konu asla fiziki görüntü değil, insan vize başvurusu yaparken evindeki, tarlasındaki gibi giyinip gelmez değil mi? Yurtdışına da mı böyle? Konu sosyal statü hiç değil; özensizlik, pespayelik… Senin için ‘Türk’ dedikleri zaman geride 70 küsur milyon insanı da manipüle edeceksin. Yine derim ki dünyada muhteşem ülkeler varken ve çoğu da vize istemiyorken benim açımdan Avrupa’ya gitmek peşin yorgunluk.

Kasabalar küçüktür ama farkındalığı büyüktür. Bu sabah burada ne çok selâ okundu ve bu akşam ne çok havai fişek atılıyor. Garip bir gün!

Yağlı kellepaçalar, işkembeler ölüm oranını artırır, yollar kazalarla kan gölüne döner ve biz bu bayramlarda sadece hayvanların kurban gittiğini zannederiz…

Laf soktu dedirtmeyeceksin, lafı dübelledi dedirteceksin ki, iki dakika sonra çıkarıp atılmayacağını bilecekler…

Bilge kimdir diye sordum ustama; daldaki kuş, dağdaki kurttur dedi, çünkü onlara kimse öğretmez…

Tapınma duygusuyla eğitim seviyesi ters orantılı, bilgili insan gücü dışarıda aramaz bizzat kendinde olduğunu bilir.

Umutsuz insanların çokluğu yaşam puanını aşağı çektiği için çok mutlu olmayanlar sınıfındakiler hayattan iyi dereceyle mezun olmuş sayılacak

Hayata 360 derece bakmak zor tabii, bilgi ister, tecrübe ister, derin bakış ister ve tabii zekâ ister…

Nasıl her fazla kilo hamallıktan başka bir şey değilse, upuzun cümleler de beyni hantal bir harddiske döndüren kötü-gereksiz yazılımlardır.

Yaşam dediğimiz de mağaza vitrinindeki tayta benzer, uzun bacaklı mankende muhteşem durur ama sokaktaki hali vahimdir.

Sosyal medya iyi; kiminin içindeki öküz ortaya çıkar kiminin canavar, içindeki Mevlana’yı çıkaran Frankheshtaynlar da bonustur. Ruh sağlığımın bozulduğunu anladığımda her kesimden nefret kusucuları sosyal medyamdan temizliyorum, ilaç oluyor, iyi geliyor. Ne var ki bu ruh sağlığı bozuk nefretçiler sürü gibi, kısa sürede yenileri gelmiş, anlamıyorum bile… Geleceğim nokta bu; “Şuradan bir avuç doğa, insansız olsun.”

“Gördün müüü, gördün mü…” diye başımı şişiren havuzbaşı eğlenceleri, geri gelin artık, razıyım sizden, affedin, söz bir daha şikayet yok. #turizmbittiğinde

Aşk ile alkol aynı ruhtandır, sevmesini ve içmesini bilen insanda güzelleşir, bilmeyende şeytanlaşır.

Bilinçaltı mükemmeldir, insanı noksan olduğu konularda sürekli uyarır. Mesela Mevlana’dan erdemli sözler paylaşır sürekli…

Bir partiyi, bir cemaati, bir sosyal yapıyı kılavuz edinmeyin, onlar güç savaşçısı, filler tepinirken ezilen çimenlerdir, daha ne diyeyim. Siyasetle kalben ilgilenin, dini Kuran’la öğrenin, sosyal yapınızı ruhunuzla kurun; güç sizin içinizde, bir başkasında değil bunu unutmayın. Gücü siyasette, cemaatte ve örgütlerde arayanlar görece zayıf insanlardır, bütün sosyal bilimciler bunda hemfikirdir.

Eskiden ‘aynasız‘ derlerdi, ayna yüreklerindeymiş, nerede bir polis görsem sarılmak geliyor içimden. #BaşımızSağolsun

Ülkeler satranç tahtasıdır, yapılacak en kolay hamle, din ve ırk taşlarını kullanmaktır. Bu iki taşı ehil eller karşılamazsa oyun biter. Ülkemizi dış güçlerin satranç tahtası yapmasına izin vermeyeceğiz… Çünkü kendi kaderini kendi yazacak kadar köklü ve asil bir geçmişin hayranlık uyandıran mirasını taşıyor Anadolu’m.

Dünyada en zor alınan nefes, özgürlüğün gittiğini anladığın o ilk esaret nefesidir. (Domuz Kasabı)

Nuri erkek, Nuriye ve Huriye kadın adı mantığından yola çıkınca, ya cennete gidecekleri Nuri gibi Huriler bekliyorsa!

Domuz Kasabı Röportajı-Star Gazete

Posted in röportajlar with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on 16 Aralık 2016 by mehmetmollaosmanoglu

star1

Yeni romanı ‘Domuz Kasabı’nı geçtiğimiz günlerde yayınlayan Mehmet Mollaosmanoğlu ile edebiyata, edebiyat ortamına dair ses getirecek bir söyleşi yaptık. Frankfurt Fuarı’nda kitabının lansmanı yapılan ilk Türk yazar olan Mollaosmanoğlu, “Bir gün dünyanın en çok okunan kurgu yazarlarından olacağımı biliyorum” diyor.

15259750_10154834008582904_1405751019228466507_o

Domuz Kasabı her ne kadar gerilim kurgusu olsa da, konunun Alanya’da geçmesinden yola çıkarak soruyorum; sizin hayatınızdan hangi izleri taşıyor? Anlatır mısınız?

Kişiselleştirmezsek şayet etrafımda cereyan eden olaylardan faydalandığım doğrudur bunun kapsamı da sadece roman kahramanımın karakteri ve işiyle ilgili olmaktan öte gitmez. Yoksa bir domuz kasabıyla hiç tanışmadım, domuz eti hiç yemedim ve en önemlisi kaynanam asla ve kat’a romandaki gibi bir kadın değil… Yine roman kahramanım İlimdar Can Çekirdek gibi bir karakterin bakış açısıyla hareket ettiğim de söylenemez. Bununla beraber ben kendimi bildim bileli doğduğum ve yaşadığım Alanya’da her zaman bir domuz kasabı olagelmiştir, ilham veren de budur zaten. Malum, Alanya Türkiye’de en fazla yabancının yerleşik yaşadığı Akdeniz şehri…

20161022_165025_hdr-kopya

Frankfurt Kitap Fuarı Lansmanı’ndan…

yazar-mehmet-mollaosmanoglu-frankfurtta-kitabini-imzaladi_8ccb37d-700x600

Frankfurt Kitap Fuarı, Domuz Kasabı tantım kokteyli; Münir Üstün ve Sayım Çınar’la.

“Müslüman Mahallesinde salyangoz satmak,” diye bir deyim var, Domuz Kasabı’nı okumaya başlayınca çıkış noktasının bu olduğu anlaşılıyor fakat devamında ortaya konan felsefe daha farklı. Benim en çok dikkatimi çeken şu oldu; kitabın özellikle sonlarında ilkel yahut gelişmiş fark etmiyor, insanların bir güce sığınma ihtiyacından kaynaklanan soyut kavramların esiri haline gelmeleri üzerinde durulmuş. Üstelik bu sığınma duygusunun, korku unsuruyla harmanlandığı ve korkunun nasıl hayranlık doğurabildiği türünden çelişkiler sorgulanmış daha çok. İnsan acizliği kendi doğa üstü dogmalarını üretiyor gibi de bir sonuç çıkmış ortaya.Doğru mu anlamışım?

Acizliğin yanına bir de ihtirası koyarsak doğru… İlimdar, açgözlü ve kurnaz bir esnaf, düştüğü tuzağın bu durumuyla ilgili olabileceğini baştan anlayamıyor. Dar bir vadide ilkel hayat yaşayan bir grup insanın arasına düşünce kendini, mesleğini ve diğer insanları sorgulamaya başlıyor. Bu küçücük kolonideki bir düzine insan İpar’ın Ruhu adını verdikleri, ortaya çıktığında fırtınalar ve şimşeklerle vadinin üzerine bir kabus gibi çöken, üstelik her sene vadiden birisini ‘kefaret’ olarak alıp giden ve yerine dış dünyadan birisini getiren soyut bir kavramın etkisi altındalar. İlimdar dış dünyadaki inanç ve kabullerle buradakinin arasında çok fark olmadığını anladığında bilmeceyi çözüyor. Demek istediğim şu; çoğu zaman gerçeğe ulaşmak için kabullerden sıyrılmak gerekir, işte bu cesareti bulanlar için yaşam daha anlamlıdır. Bakın kolay yahut zor demiyorum, anlamlı diyorum… Bu nüansı yakalamak çok önemlidir.

Frankfurt Kitap Fuarı’nda ilk defa bir Türk yazarın yani sizin yeni romanınızın lansmanı yapıldı. Neler yaşandı, gözlemleriniz nasıldı?

Frankfurt yerel basınının ‘Türkiye Domuz Kasabıyla fuarda’ türünden ironik ve eğlenceli manşetlerini bir tarafa bırakacak olursak benim için çok ilginç bir deneyim oldu. Uluslararası fuar ortamlarının yazara kariyeri açısından katkılar sunduğuna inanırım. Hem olaya kariyerim açısından bakınca, yeni tanıştığım okurlar, edebiyat isimleri, yabancı yayınevleri vs. büyüdüğümü, geliştiğimi hissederim. Yazar olarak biraz daha piştiğimi düşünürüm. Frankfurt’ta da Yayıncım Münir Üstün’ün çabasıyla böyle bir etkinlik düzenlendi ve Sayım Çınar-Münir Üstün-Mehmet Mollaosmanoğlu üçlüsü olarak gösterişli bir lansmana imza atmış olduk.

“YENİ ROMAN YOLDA…”
Domuz Kasabı artık raflarda… Boş durmuyorsunuz herhalde, sırada ne var?

Türkiye ve Peru Amazonu odaklı yeni bir gerilim-kurgu romana devam ediyorum. Bununla beraber bir ara kitap çıkarma fikri oluştu. Daha evvel hiç hikâye kitabım olmamıştı, sevdiğim dünya kentlerinin adını taşıyan ve konusu bu kentlerde geçen ‘tutkulu kentler’ adını vermeyi düşündüğüm birkaç uzun hikâyeden oluşacak yeni bir eser üzerinde daha çalışmaya başladım. İlk hikâye Şili’nin başkenti Santiago’da geçen genel tarzımın dışında romantik bir aşk, İkincisi Bangladeş’in başkenti Dhaka’da geçen bir gerilim; bu ikisi tamam… Böyle toplam dört veya beş kentte geçen hikâye tasarladım. Sırasıyla, Thimphu-Butan, LaPaz-Bolivya ve Berlin Almanya düşünüyorum. Zannederim yeni yılın ilk aylarında bir ara kitap olarak raflarda yerini alacak.


“İLHAM MELEKLERİMİN MUZİP OLDUĞU YÖNÜNDE KUŞKULARIM VAR”

Eserlerinizde bolca siyasi ve sosyal sorgulamalar var fakat bunu yaparken hararetli bir konu içindeki macera-korku-gerilim gibi unsurlarla birlikte kurgulama yoluna gidiyorsunuz. Zannediyorum Türk yazarların çok fazla kullandığı bir yöntem değil bu. Yanılıyor muyum?

Bir yazarın tarzını belirleyen faktör nedir gibi bir soruyu çok fazla düşünmüşümdür. İlham kaynaklarıyla ilgili olabilir mi yahut yaşadıklarıyla belki ilgi alanlarıyla…Benim bu tarzımın sebebi de muğlak bu yüzden. Mutlaka her yazar ilgi alanları doğrultusunda bir şeyler yazar fakat konu tarz olunca bu etken kendi başına yeterli olmuyor. Yalnız ilham meleklerimin muzip olduğu yönünde kuşkularım var. Sineği bile incitmekten korkan ben çok ustaca katil, psikopat karakterler yaratabiliyor, kan, işkence ve cinayet kavramlarını bir nebze bile rahatsızlık duymadan kolayca işleyebiliyorum.Tarzıma döneceksek eğer, romandan daha çok araştırma, tarih ve felsefe kitapları okuduğum için Türk roman yazarları içerisinde benim gibi yazan birileri var mı onu da bilemiyorum. Dünyadan ise Dan Brown, Koontz, Gaiman gibi yazarlarla kıyaslanmam da gerçekçi değil. Umarım bir gün, kendi tarzını yaratmış bir yazar olarak yer alırım literatürlerde.

Yeniden Domuz Kasabı’na gelecek olursak, konuyu seçerken veya işlerken nelerden beslendiniz?

Bütün eserlerimi okumuş olan bir arkadaşım samimi bir eleştiride bulundu; bugüne kadar yazdığım romanlar içinde en fazla yerel özellikler taşıyanın bu olduğunu söyleyerek kendisine çok ilginç gelmediğini ekledi. Ben de Alanya’da yaşadığı ve kanıksadığı için bir domuz kasabının ve bir Müslüman ülkenin şehrinde yerleşik yaşayan yabancıların/gayrimüslimlerin kendisi için ilginç gelmeyeceğini söyledim karşı tez olarak. Domuz Kasabı, Alanya’da ‘İlimdar’ın leziz ve sıhhi domuz etleri’ tabelalı bir kasap dükkânı ve buradan alışveriş yapan Asia Kova adındaki bir Rus kadının etrafında dönen olayları işliyor. Elbette konu domuz eti, Rus kadın filan olunca Alanya’da yaşayanlar için sıradanlaşıyor. İyi de ben bu romanı Alanyalılar için yazmadım ki! Alanya gibi Müslüman bir ülkenin turistik kasabasına yerleşmiş ecnebilerin küçük bir kasabanın sosyal hayatından pencere açtım, bu pencereden bakacak olanlar da Alanyalı olmayanlar…

Türkiye’de edebiyat ortamını nasıl buluyorsunuz? En iyi roman listeleri yapılıyor, sayısız kitap eki çıkıyor. Sizce bu yayınlar ne kadar etkili?

Türkiye, yeni okumaya başlayan bir ülke bence… Bakın kitap fuarlarına, genç nüfus ne kadar fazla. Elbette bunun handikaplarına katlanmamız gerekiyor. Kitap kurdu olmamış bir okurun seçme kabiliyeti olmayacağından önce popüler olmayı başarmış eserleri tercih etmesi çok doğal. Malum, bir eserin popüler olması iyi olduğu anlamına gelmiyor. Popülerliği sağlayan eserin popüler olması iyi olduğu anlamına gelmiyor. Popülerliği sağlayan okurun tercihleri elbette; yeni okumaya başlamış bir genç önce kolay anlayabileceği, teması sade, muhtemelen dini-sosyal kabuller çerçevesinde aykırı durmayacak eserlere yönelecek, bu da diğer okurları tetikleyecek. Şahane bir örnek vereceğim bu konuda. Sosyal medyadan arkadaşım bir yazar var. İlk üç romanı satmadı, bu yüzden yayınevi bulmakta zorlandı. Bir gün bana çok satmanın formülünü bulduğunu ve sadece birkaç ay beklememi söyledi. Şaka yaptığını düşünüp üzerinde durmadım. İslam kadınlarından birisinin hayatını romanlaştırdığını fark ettiğimde kitap çok satanlar listesindeydi. Şimdi sadece bir kitapla benim on kitabımın toplamından daha çok satış yapmayı başardı. Türkiye’de nasıl çok satan yazar olunurun formüllerinden birisi bu, başka yollar da bunun tali olanları, anlayın işte.

Kitap eklerine gelince, kültüre çok fazla hizmet ettiklerini düşünmüyorum. Bol bol ilan toplayıp, kendilerine ilan verenlerin tanıtımlarını yaptıkları ticari mecralar… Yoksa bu ülkede üretilmiş gerçekten iyi edebiyat eserleri kıyıda köşede kalmazdı.

ŞİMDİLİK ÇOK SATMA POPÜLER OLMA  ÇABASINDA DEĞİLİM.
Bir yazar olarak siz kendinizi nerede  görüyorsunuz?

Ben kendi adıma şimdilik çok satma,popüler olma çabasında değilim. Hatta bir adım daha ileri gideyim, hedefim Türkiye değil. Bir gün Türkiye’de çok satacağımı da düşünmüyorum. Matematiksel bakıyorum ve ortalama Türk okuyucusunun okuma potansiyeli ile ilgi alanlarını kolayca hizalayabiliyorum. İşin aslı, biraz da ağır kurgular yapıyorum, akıl oyunlarıyla dolu kurgular… Kolay olmuyor tabii, bunun için çok fazla seyahat ediyorum, örneğin herkes Avrupa’ya Amerika’ya giderken ben Peru’ya gidiyorum, Butan’a, Bangladeş’e…Yakında Patagonya var… Kendime soruyorum; Paris’te, Londra’da ya da işte Berlin’de acaba İstanbul’dan daha farklı ne görüp, yaşayabilirim ki? Size soruyorum; Butan’ı bilir misiniz? Peru’da And Dağlarında yaşayan Keçhualardan haberiniz var mı, Bolivya’daki Tiwanaku’yu duydunuz mu? Atacama Çölü’nün boydan boya kat edebildiniz mi? Evet, bunlar benim seyahat tercihlerim işte. Zihnimin ve şuurumun bir balon gibi şişmesi bu yüzden, kurgular böyle çıkıyor, hafızamda yeni dünyalar böyle kuruluyor… Yoksa oturur herkes gibi edebiyat yaparım ben de. Öyle değil mi? Ama bu çabalarım karşılıksız kalmayacak, bir gün dünyanın en çok okunan kurgu yazarlarından olacağımı biliyorum. İnanmayan yazsın bir köşeye…

HİMALAYA’nın GİZEMLİ ÜLKESİ, NEPAL:

Posted in Blog, Seyahat with tags , , , , , , , , , , , on 20 Eylül 2016 by mehmetmollaosmanoglu

Bazı ülkeler bazı halklar için muammadır… Örneğin Nepal; ortalama Türk insanı için adı geçtiğinde bir iki kavram dışında öyle kolayca ete kemiğe bürünen bir intibaı yoktur. En fazla Himalaya eteklerinde, bol tapınaklı, Budist bir ülke olduğu şeklinde tarif edilebilir, başka üzerine birkaç cümle koyacak insan da zor bulunur. Elbette bu durum ülkeler arasındaki siyasi, kültürel ve ekonomik işbirliğinin boyutuyla ilgili bir durum. Dolayısıyla Türk medyasında seyahat gezileri dışında Nepal’le ilgili çok fazla habere rastlayamazsınız.

Buna rağmen İstanbul’dan Nepal’in başkenti  Katmandu’ya haftanın dört günü THY’nin karşılıklı seferi olmasına (2016 itibariyle) şaşırdığımı itiraf etmeliyim fakat sonradan anladım ki Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden Nepal’e gitmek için İstanbul aktarması kullanılıyor. Yoksa ilk anda zannedildiği gibi Türkler ve Nepalliler birbirlerini pek seviyorlar ve gidip, gidip geliyorlar türünden bir olay yok. Zaten uçağımızda bizden başka Türk var mıydı emin değilim (en azından Türk olduğunu düşündüğüm birisiyle karşılaşmadım) , daha çok diğer ülkelerden gelip Nepal’e aktarma yapan kendi vatandaşlarıydı…

AİRBUS-BOEİNG MESELESİ:

Tarifeli uçak, İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan 20.55 te… Bu yolculuğa da değişmez seyahat arkadaşım Murat Satı ile çıktık. Sabah 6.30 civarında Katmandu’daydık. Toplam 6.5 saatlik bir uçuş, 3 saatlik zaman farkı nedeniyle Nepal’e varınca gün ağarmış oluyor. Tek sıkıntımız Airbus’la uçmak oldu. Ben Airbus’ları sevmiyorum, koltuklar çok dar ve yanında oturduğun kişinin koluyla sürekli çarpışıyorsun, hele ikram zamanları çok sıkıntı oluyor. Yanımda oturan arkadaşımdı, ola ki yabancı olsaydı hele bir de şişman olsaydı… Hep söylerim, Boeing 777’lerin koltuk konforu Airbuslardan daha iyi.  THY artık Airbus satın almasa diyeceğim de fare-dağ meselesine dönecek…

Resim: Katmandu, Tribhuvan Uluslararası Havalimanı Terminal Binası….

NEPAL’E GİRİŞ:

Uluslararası havalimanı lüks değil, hatta eski… Sıcak ve samimi bulduğumu söyleyebilirim. Vize 25 dolar karşılığı girişte alınıyor. Görevliler güler yüzlü ve yardımsever. Başka ülkelerde olduğu gibi ‘neden geldin’, ‘kaç gün kalacaksın’, ‘otel rezervasyonlarını göreyim’  türünden sorular yok. Ülkelerine geldiğiniz için minnet duyar gibiler, abartmıyorum hakikaten öyle. Nepal’den sonraki durağımız Butan Ülkesi’nde de aynı sevecen muameleyle karşılaştık.  Link burada: https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/09/07/mutlu-ejderhalar-ulkesi-butan/

Bir mühendis gözüyle Katmandu Uluslararası Havalimanı’nın terminal binasının dış mimarisini çok beğendiğimi söylemek istiyorum, tuğla kaplı çok büyük olmayan yapının farklı bir mimarisi var. Fakat Katmandu’nun diğer yapıları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim…

KEŞFİ ZOR SIRLI KENT; KATMANDU

Lafı hiç kıvırtmayacağım, Katmandu çirkin bir kent… Burada bir imar planı olduğuna kimse beni inandıramaz, uçaktan da belli, içinde gezerken de.  İsteyen istediği gibi yapmış evini apartmanını; arıların, kuşların yuva yaptığı gibi, nereyi bulduysa, rastgele… Bu yüzden belli başlı birkaç ana caddesi dışında yol yok. Katmandu’nun nüfusu 1.000.000 (bir milyon) ama merkezde trafik sıkışıyor, neden çünkü ana caddelere alternatif yollar açmak çok zor, her taraf mahalle… Merak edip mahallelere de daldık Muratla, sokaklar çıkmaz, labirent gibi.

Kent merkezindeki tapınakların bolca bulunduğu Narayanhiti  ile Ranipokhari Tapınağı arasındaki bölge yapı istilalarından bir nebze kendisini kurtarmış görünüyor, etrafta bolca parklar, yeşili bol caddeler, modern kafeteryalar görmek mümkün ama bahsettiğim bu yerler koca Katmandu’nun yüzde onu bile sayılmaz.  Yine de aklınızda bulunsun kent merkezi sayılan ve tapınaklarla pazarların bulunduğu  Durbar Square’e çok yakın olan bu bölge vakit geçirmek için ideal. Durbar Squara deyince, burası Katmandu’ya gelen herkesin uğradığı kent merkezi. Tapınaklarla dolu upuzun bir caddeden sonra yerel pazarların olduğu bölgeye geçiliyor, oradan da değerli süs eşyalarının satıldığı daha geniş ve geride kalan sokaklara göre kısmen modern sayılabilecek bir ana caddeye… Buraya bir gününüzü ayırsanız yetmez çünkü yerel ürünlerin, hediyelik eşyaların, ipeğin, incinin, gümüşün, altının ve değerli taşların satıldığı kocaman bir çarşıda bulacaksınız kendinizi.

KOLTUK DEĞNEKLİ TAPINAKLAR:

Her ne kadar Katmandu’nun olumsuz tarafıyla mevzuya girmiş görünsek de bunu bir mühendis refleksi olarak algılamakta fayda var. Katmandu gerçek bir tapınaklar şehri.  Gezecek görecek o kadar çok yer var ki… 2015 yılındaki depremde tapınaklar büyük ölçüde hasar görmüş, bakınca üzülmemek elde değil, yakılan İskenderiye Kütüphanesi kabilinden silinmeye yüz tutmuş tarih korkusu veriyor, koca koca destansı yapılar koltuk değneğine yaslanmış ağır hastalar gibi ayakta tutulmaya çalışılıyor, neyse ki Unesco el atmış da bu tapınaklar aslına uygun restore edilecekmiş…

Çok tapınak var dedik, biz iki gün kaldığımız için hepsini gezme fırsatımız olmadı fakat 2 tanesini ısrarla tavsiye edebilirim. İlki Swayambhunath , Maymun Tapınağı adıyla da bilinen bir tepenin üzerinde yer alan epey büyük bir tapınak… Etraf maymun kaynıyor, içerideki yapılar depremdan hasar görmüş ama yine de büyüleyici ve görkemli olduğunu söylemek zor değil. Yüksekte dedik,  Katmandu buradan kuşbakışı seyrediliyor.

Diğer tapınak ise Pashupatinath… Ganj Nehrinin yukarı kollarından birisinin kenarında yer alan bu tapınağın bir özelliği var, ölüler burada yakılıyor. Nehir boyu sıralanmış sunakların üzerinde yakma törenleri günün her saatinde görmek mümkün. Üstelik yakma esnasında fotoğraf ve video çekilmesine hiç kimse itiraz etmiyor. Ben izlemekle yetindim ama arkadaşım Murat bir cesedin nasıl yakıldığını saniyesi saniyesine videoya çekmeyi ihmal etmedi.  Belgeselciler bile bu kadarını yapamaz. Şimdi soracağınız soruyu biliyorum… Hayır, havada yanık et kokusu yok, hiç yok hem de… Oysa etrafı kaplamış dumanla beraber bir koku bekliyor insan. Anladığım kadarıyla bunu önlemek için kimyasal bir madde sürüyorlar ölünün vücuduna. Havalimanına çok yakın olan bu tapınağı atlamamanızı tavsiye ederim.

Diyeceğim o ki, Katmandu yeni keşiflere açık bir kent. Boş verin imarının çirkinliğini, sokakların pejmürdeliğini, kaldırımların pisliğini; gezin, insanlarını tanıyın, tepelerine çıkıp manzara seyredin…  Hatta sokaklardaki insanların pek çoğunun ağız maskesiyle dolaştığını da görmezden gelin (hava kirliliğine karşı dediler de yazın ne hava kirliliği-buz gibi mikroplardan korunmak için)Bize iki gün yetmedi, sindirebilmek, tadına varabilmek için en az bir haftalık bir kent burası unutmayın.

LUKLA HEVESİ KURSAĞIMIZDA KALDI:

Niyetimiz Katmandu’dan Everest eteklerindeki Lukla’ya gitmekti fakat bu mevsimde (Temmuz) Muson Yağmurları yoğun olduğu için uçaklar düzenli biçimde gidip gelemiyormuş. Bir gün, iki gün boyunca sefer yapılamadığı zamanlar olduğu için dönüşümüzü riske atamadık çünkü iki gün sonra Bhutan’a gideceğiz, uçak biletimiz ve oteller ayarlanmış durumda. Pokhara’yı önerdiler. Biz kendimizi Lukla’ya hazırlamıştık ki Lukla dünyanın en yüksekteki ve en tehlikeli havalimanına (küçük pervaneli uçaklar gidebiliyor sadece) ev sahipliği yapmasıyla ünlü…

POKHARA ADINDA BİR YERYÜZÜ CENNETİ:

Mecburen Pokhara’ya çevirdik yönümüzü… İyi ki de öyle olmuş, nasıl bir doğa anlatamam. Üstelik Pokhara, ilk niyet ettiğimiz Lukla gibi bir köy değil, kocaman bir şehir, zannediyorum Nepal’in Katmandu’dan sonraki ikinci büyük kenti. Katmandu’ya benzer kötü ve çirkin bir şehirleşme var ama kıyısında olduğu Phewa Gölü’nün muhteşemliği bütün çirkinlikleri silip süpürüyor. Ben hayatımda bu renkte bir göl hiç görmedim, hakiki bir yakut yeşili… Tesisimiz gölün kıyısında Fihtail Lodge ayrı bir dünya, ayrı bir şahane… Alt resimde, gölün karşısında tepenin eteğindeki tesis…

Pokhara, Nepal’e 200 km. mesafede batıda… Karayoluyla 8 saat sürüyormuş, biz uçakla gittik, küçük pervaneli uçaklar gidiyor sadece ve yolculuk 1 saat sürüyor. Katmandu Havalimanı’nın iç hatları bizim en ücradaki otobüs terminallerinden bile daha kötü ama olsun insan bazen bu ilkelliği de özlüyormuş meğer. Öyle ya, bizler de gökdelenlerin arasında, lüks alışveriş merkezlerinin yürüyen merdivenlerinde büyümedik,  Nepal bizim 60’lı yıllarımız gibi. Nostaljik bir tadı var.  Bununla beraber Nepal’de daha uzun kalacaklara Pokhara’ya gitmek için karayolunu öneriyorum çünkü Himalaya eteklerinde muhteşem bir doğanın içinde yol alacaksınız, bunu rahatlıkla söyleyebilirim çünkü uçağın penceresinden gördüm…

BULUTLARI PEÇE YAPMIŞ ANNAPURNA’NIN YÜZÜNÜ GÖRMEK:

Pokhara, Himalayaların eteklerinde… Bu görkemli dağ sırasının en ünlü iki tepesi Annapurna ve Machhapuchhare (diğer adıyla Fishtail) Pokhara’nın kuzey-batısında bulutların arasından hayalet şato gibi fırlarmış, öyle muhteşem ve masalsıymış görüntü fakat  Muson Yağmurlarından dolayı sürekli bulutlu olduğundan bu mevsimde pek görünmezmiş. Pokhara da gezdiğimiz sürece her yerde bu iki dağın resmiyle karşılaşınca ve de herkes bu iki dağdan bahsediyor olunca aldı bizi bir merak… Kime sorsak başını sallıyor, bu mevsimde görünmezmiş… İlk gün bizi gezdiren taksi şoförü tavsiyede bulundu, bu mevsimde sabaha karşı gün doğarken bazen ortaya çıkabiliyor, bir deneyin isterseniz dedi. Denemiş Murat, ben tabii o saatte iki dağ göreceğim diye uykumu feda edemeyeceğim için umurumda olmadı. Ne olmuş dersiniz? Kahvaltıda, ‘Şans mı var biz de,’ diye söylenen Murat’a bakınca anladım sabahın köründe mıntıka kontrolüne çıktığını… Görememiş tabii,  nazlı dağlar bulutların arkasına saklanmaya devam…

Otelin restoranı kıyıda, biraz yüksekten bakıyor göle, tam bir huzur mekânı… Hava sıcak olduğundan herkes klimalı kapalı kısımda ama biz Muratla sıcak-mıcak demeden bahçedeyiz. Önümüz göl, gölün arkası ise bulutların sakladığı dağlar. İkinci ve son günümüz, dağlardan umudu kesmişiz, gölün güzelliği ile idare ediyoruz. Gölü arkamıza aldık birbirimizin resimlerini çekiyoruz. Murat şöyle elini başının üzerine attı, poz veriyor ben denklanşöre basacağım o ne? Kadrajda yavaşça dağılan bulutların içinden sıyrılan sivri bir kütle, zebella gibi ortaya çıkmakta, büyümekte… Nasıl muhteşem bir görüntü anlatamam. Heyecanla Murat’a gösteriyorum, ikimizde büyülenmiş gibi seyrediyoruz. Önce sipsivri Machhapuchhare (Fishtail-balıkkuyruğu) tamamıyla ortaya çıkıyor ardından daha derli toplu Annapurna…  Ağızlarımız bir karış açık bakakalıyoruz. Anlıyoruz ki sadece bunu deneyimlemek için bile gidilir Nepal Pokhara’ya… Benim anlatmam hiçbir şey ifade etmez beş duyu organıyla yaşamak lazım.

ALIŞVERİŞ CENNETİ:

Pokhara turistik bir kent… Alışveriş yapmak için de çok ideal, yöresel ürünler konusunda gayet tatmin edici. Fiyatlar da uygun. Nepal pahalı bir ülke değil sonuçta. Göl kenarında turistik eşya ve ipekten dokunmuş ürün satan dükkânlar ile barların, kafelerin ve lokantaların olduğu epey uzun bir caddesi var. Bu cadde boyu ve caddeye inen sokaklarda çok fazla orta halli – lüks olmayan otel dikkat çekiyor. Yaz ayları turistik mevsim değilmiş, bahar ve kış aylarında gitmek gerekiyor Nepal’e o yüzden çok kalabalık değildi. Biz de bol bol, ipek, sabun ve çay aldık… Sabunları çok güzel, bunu özellikle belirteyim.

EJDERHA KALELERİ:

Pokhara’da atlanmaması gereken yerlerden birisi Sarangkot Tepesi… Buradan şehir kuşbakışı seyrediliyor ayrıca Himalayaların muhteşem görüntüsü de artısı. Biz Himalayaların göründüğü saatlerin devamında tepeye gittiğimiz için manzaranın tadını çıkarabildik çünkü Annapurna ve Fishtail gün boyu yüzünü göstermeye devam etti. Uyarım olsun Nepal’e sakın yaz aylarında gitmeyin; hem sıcak hem de Himalayalar bize yaptığı jesti size yapmayabilir, bulutların arkasına gizlenmiş canavar zirveleri görmeden, yaşamadan Nepal’e gittim denmez ona göre. Kendinizi hakiki bir masal dünyasında, ejderha kalelerinin içinde hissedeceğinizin garantisini veriyorum buradan, acayip bir deneyim.

AGARTA:

Pokhara’da aşka nereler var derseniz, Mahadev Cave’de  görülmesi gereken yerlerden. Şehrin kenar mahallelerinden birisinde kocaman bir yeraltı mağarası, içinde görkemli bir şelale var, su akıp gidiyor da nereye derseniz bilmiyorum belki Agarta’ya… Efsanelere ve mitlere meraklıysanız rahatlıkla hayal kurabileceğiniz muhteşem bir mağara burası. Etrafındaki hediyelikçiler, şehir merkezindekilerden çok ucuz, alışverişinizi buradan yapın…

Son olarak görülmesi gereken bir de Old Pokhara denilen bir mahalle var. Oradaki yapıların 250 yıllık olduğunu söyledi bizi gezdiren taksi şoförü. Şehre hâkim kötü binaların aksine buradakiler eskimiş de olsa tuğla ve ahşap karışımı mimarileriyle güzel ve asil görünüyorlar.

NEPAL’LE İLGİLİ BİR KAÇ NOT:

Nepal halkı yüzyılın başında İngiliz hâkimiyetinde kaldıkları için çok iyi İngilizce konuşuyor, anlaşmakta zorlanmazsınız. Ayrıca Nepal halkının bir kısmı fizik olarak biz Türklere çok benziyor. Epey şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Elbette Hindular ve çekik gözlü kuzeyliler de var ama özellikle başkent Katmandu’da bizim Anadolu insanına benzeyen çok insan gördük. Orta Asya’dan bir kısım halkın buraya gelip yerleştiğini düşünmek mümkün. Pokhara’da kaldığımız otelin kahvaltısında reçelin peynirin yanında irmik helvası ve gözleme vardı, bununla ilişkilendirilebilir mi bilmiyorum.

20160628_073146_hdr

Fish Tail Lodge’daki kahvaltı tabağım: irmik helvası ve gözleme…

Katmandu’nun trafiği de keşmekeş… Tuk tuk denen 3 tekerlekli taşıtların ve çek çek denen oturaklı bisikletlerin fazlalığı belki de trafiği tıkayan etkenlerin en önemlisi fakat ortada bir cümbüş olduğu kesin ve ilgi çekici olabiliyor.

Katmandu’da akla gelen anlamda modern alışveriş merkezleri yok. Olanlar da 70’li 80’li yıllardaki Isparta Manifaturacılar çarşısı türünden, idare eder yerler. Biz iki tanesini gezdik, ikisi de yukarıda bahsettiğim Ranipokhari Tapınağı ve Durbar Square arasında merkezi bir yerde. Gidip gezmeye değer mi, değer bence, görmekte fayda var.

Son olarak, Nepal halkı çok güler yüzlü, yardımsever ve pozitif insanlar. Her zaman her yerde birisinden yardım alabiliyorsunuz. Yolda yürürken örneğin çocuklu bir kadının resmini çekmek isteseniz hemen gülerek kabul ediyor, ya da kavşaktaki bir polisin yanına gidip beraber resim çektirebiliyorsunuz. Nepal dilinde ‘hayır’ denen bir kelimenin olmadığına dair kuvvetli şüpheler oluştu bende. Evet, şehirler çirkin, pejmürde ama insanları, doğası ve tarihi ile yeryüzünde görülmesi gereken ülkelerin en başında yer alıyor. Seyahat ediyorsanız ve henüz Nepal’i görmediyseniz ilk fırsatta programınıza alın derim. Oradan da Butan’a geçmeyi ihmal etmeyin.

%d blogcu bunu beğendi: