Hani beylik laftır, ‘hayatımı yazsam çok satan roman olur…’ Değil, gerçekten bu kadar kolay değil roman yazmak. Konuyla iş bitmiyor işte. Şüphesiz romanı roman yapan faktörlerden birisi konudur ama asla ilki değildir.

İlk sırada duygu gelir; okuyanı saracak, içine çekecek ve eserin bir parçası haline getirecek duygu…

Sonra da dil; taze, temiz bir dil yahut iflah olmaz edebiyat meraklılarına hitap edecekseniz matematiksel bir dil.

İşte bu ikisi sağlam olup, özgün bir konu da yakaladıysanız işin yüzde altmışı tamamdır (Kalan yüzde kırk yayınlatma mücadelesi, keza yayıncılar eseri ne kadar iyi olursa olsun satma potansiyeli görmedikleri bir yazarın eserine 10-15 bin Tl. yatırmak istemez. Bizim ülkemizde popüler olmanın iyi eser üretmekle ilgili olmadığı da bir başka gerçek.)

Yazmaya devam edelim biz çünkü konumuz bu. Bir başka yazıda da ‘eserimi nasıl yayınlatabilirim’ konusuna gireriz.

‘Duygu’ dedik, oradan başlayalım.

Evvela karakterlerin inandırıcılığından bahsetmemiz lazım çünkü onlar bir roman boyu okurun yol arkadaşları olacak. Hiç kimse beraber saatler geçireceği insanların sıradan, silik, kendini ifade etmekten aciz olmasına tahammül edemez. Hele ki bir de robot gibi duygu aktarmayanlardansa yolculuk çekilmez hale gelir değil mi? Bu yol arkadaşlarını yaratacak ve okurun yanına verecek olan yazardır işte, yazarın becerisidir, ustalığıdır… Bir sanattır karakter yaratmak. Konudan daha önemlidir. Kim bir sapığın iç dünyasını, hayata bakışını öğrenmek istemez yahut kim bir iyilik meleğinin içindeki bastırılmış duygulara kayıtsız kalabilir. Şüphesiz rast gele iki örnekti bu, fikir versin diye, yoksa karakter yaratmanın sınırı yok, malum… Evet,  iyi bir romanın temel taşlarıdır karakterler.  Peki,  yeni bir yazardan bu tür ustalıklar beklenebilir mi? Mümkün tabii, çok çalışmak ve kafa yormakla mümkün… Örneğin ben ilk romanlarımda henüz bağımsız karakterler yaratma becerisine tam hâkim değilken, çevremden faydalandığımı itiraf etmeliyim. Karakterini iyi tahlil ettiğim insanları, başka fizik ve başka mesleklerin içine sokarak kullandım, yalan yok. Ayrıca yeni bir yazar başka roman karakterlerinden de ilham alabilir, taklit anlamında değil düşünmek fikir edinmek açısından… Şibumi adlı romandaki iskambil kâğıdından kaleme kadar sıradan eşyaları ölümcül birer silaha dönüştürme becerisi olan baş karakter Nicholai Hel’i okuyan bir daha unutabilir mi?

Nicholai Hel demişken, karakter için seçilen ismin de ne kadar önemli olduğunu hatırlatmalıyım. ‘Ahmet Yılmaz’ gibi bir isim ne özeldir ne akılda kalıcı… Kendi romanlarımdan örnek vereceğim, fazla abartılı bulabilirsiniz ama ‘Atahunalp Urumgalatlı’,  ‘Talaytay İzafi’, ‘İlimdar Can Çekirdek’, ‘Ata Mert Tek’ gibi başkahramanlar, örneğin bir ‘Sinan Aydın’ ismine göre daha hafızalara kazınacaktır.

Bir de roman içinde birbirine benzeyen isimlerin okurda kargaşa yaratacağını hatta karıştırabileceğini belirtmekte fayda var. Yine kendimden örnek; Ata Mezarlığı adlı ikinci romanımda bu söylediğimi ben de yapmışım. Yabancı ve Türk karakterleri garip biçimde birbirine uyumlu adlardan seçmişim, gayriihtiyari… Shan, Suhan – Frida, Ferda –  Enki, Engin isimlerini karıştırdığını söyleyenler olunca aklım başıma geldi ve sonraki romanlarımda buna özellikle dikkat ettim.

Bazı yeni yazarların çok sık düştüğü handikaplardan birisi de gereğinden fazla karakter olması. Kimin kim-neci olduğunu anlamak için boğulacak hale gelen okuru peşinen kaybedersiniz. Eğer mümkünse yan karakterleri fazla kullanmamak her zaman işe yarar. (Örneğin, roman kahramanının beş arkadaşı olacağına iki arkadaşı olması yahut kahraman bir iş yerinde çalışıyorsa mümkün olduğunca az mesai arkadaşının konuya dahil edilmesi gibi…) Yok, illa fazla karakter kullanmanız gereken bir kurgunuz varsa hiç olmazsa karakterleri romanın başında listelemeniz okurun tıkandığı anda bu listeye bakarak karakterin kim olduğunu anlamasını kolaylaştırabilir fakat siz siz olun aşırı kalabalıktan kaçının, okuru üç beş insanla bir arada tutmak duygu aktarımını kolaylaştırır.

Unutmadan, iyi bir yazar olmak için eleştirilmeye hazır ve istekli olmalısınız. Mutlaka çevreniz, ‘ne kadar güzel yazmışsın, harika, muhteşem,’ türünden övgülerle yaklaşacaktır size. Gerçekten iyi bir eser ortaya çıkarmış olabilirsiniz, siz yine de İnanmayın, havaya girmeyin. Bizim insanlarımız naziktir malum. Oysa ben dostlarıma sürekli ‘acımasızca eleştirin’ diyerek baskı kurdum. Acımasızca olmadı belki ama nazik nazik de olsa eleştirilere böyle kapı açtım, böyle iyi bir roman yazarı olmaya doğru ilerliyorum.

Duygu konusuna devam ediyoruz, sırada betimlemeler var… Şimdi örnek bir paragraf ele alalım ve buradan yürüyelim. Örneği ÇARK adlı romanımdan seçtim. 16 yaşındaki Atila ile 25 yaşındaki İbrahim, Şili’nin Antofagasta kentinde Sofia adındaki bir öğretmeni arıyorlar.

*************
Okulun kapısındaki görevli İngilizce bilmiyordu. İbrahim 
birkaç defa Sofia adındaki İngilizce öğretmeniyle 
görüşmek istediğini söylese de derdini anlatamamıştı.

“Okul saati yaklaşıyor olmalı, en iyisi gelen öğrencilere
soralım,” dedi İbrahim.

Atila “Henüz kimse yok etrafta,” diye bakındı.

İbrahim, “Birazdan gelmeye başlarlar,”

Bir araç yanaştı kaldırımın kenarına ve içinden öğretmen
olduğu belli bir adam indi. İbrahim fırsatı kaçırmadı,
“Affedersiniz, İngilizce biliyor musunuz?”

Adam ‘evet’ anlamında başını salladı. “Birisini mi arıyorsunuz?”

“Sofia adındaki İngilizce öğretmenini arıyoruz.”

“Adının tamamını söyleyin!”

“Soyadını bilmiyorum, bir öğrencisiyle ilgili görüşecektik.”

“Siz hangi ülkedensiniz?”

“Türküz.”

“İlginç,” diyerek dudak büktü adam. “İki Türk, 
Sofia Paz’ı arıyor. Bu kadının sağlam pabuç 
olmadığını biliyordum zaten!”

“Harika! Bu ülkede ilk merhaba dediğimiz kişi 
küstahlık mastırı yapmış birisi ve bütün Şilililer böyleyse
biz hepten yandık! “Nereli olursa olsun,
tanımadığınız insanlar için böyle aşağılayıcı bir ifade
takınmanızın sebebi nedir?”

“Dürüst olacaksak…” dedi adam, “Ortadoğuluları sevmiyorum!”

İbrahim sakinliğini koruyordu, “Dürüstlük iyi elbette ancak
ön yargı kötü!”

“Adım Fabian Ushina, felsefe derslerine giriyorum, ateistim
ve savaşlardan nefret ediyorum. Farkında mısınız bilmem 
bütün kötülükler Ortadoğu’dan çıkıyor, dinler de…”

“Felsefe, genelleme yapmaz,” diye itiraz etti İbrahim. 
“Sonuçları doğuran şartlardır!”

“Sofia Paz’ın son zamanlarda Türkiye’ye olan ilgisi
dikkat çekiciydi. Dünyanın öbür ucundaki bir ülkeyle ne işi
olabileceğini merak ediyordum. Allah bilir ya, orada darbe olunca 
kesin bu işte parmağı vardır diye düşünmedim değil.
 Allah Şili’yi bu kadından korusun,” dedikten sonra daha fazla 
muhatap olmak istemez görünerek hızlı adımlarla 
kapıya doğru yürüdü. İçeri girecekken aniden geri döndü;
“Burada bekleyin birazdan gelir. Kolay tanırsınız, 
rastlayacağınız en güzel kadındır o ama peri kızı
kılığına girmiş cadı olduğunu sakın unutmayın.”
*************

Metnimiz bu. Diyalog ve anlatım olarak kusur yok değil mi? Bence de yok fakat bir şeyler eksik, hani tuzu az yemek gibi, dalından ham kopmuş meyvenin kompostosu gibi. Geçerli evet, ama bir gurmeyi tatmin etmekten uzak…  Derinlik sorunu var, biraz yüzeysel… Derinlik nasıl olacak? Betimlemelerle ve duyguların aktarılmasıyla… Şimdi yukarıdaki metne bazı ilaveler yapacağım ve bu ilaveleri bold (kalın) harflerle göstereceğim.

*************
Okulun kapısındaki güvenlik görevlisi İngilizce bilmiyordu. 
İbrahim birkaç defa Sofia adlı İngilizce öğretmeniyle 
görüşmek istediğini söylese de derdini anlatamamıştı yahut
esmer, tıknaz, orta yaşlı görevli, sabahın köründe 
musallat olmuş bu yabancıları anlamıyor görünmeyi tercih 
ediyordu... Yerel saatle sabahın sekiziydi. 

“Okul saati yaklaşıyor olmalı,en iyisi gelen öğrencilere soralım,”
dedi İbrahim. Okul, beş katlı mavi boyalı bir apartmandı.
Önünde küçük bir teneffüs bahçesi, girişte güvenlik kulübesi ve 
giriş kapısının üzerindeki profil kemer üzerinde yazan ‘College’ 
yazısı olmasa ana cadde kenarındaki sıralı apartmanlardan
birisi zannedilebilirdi.  

Atila ürkek ve tedirgindi, biraz da sevdiği kızın ilk randevuya
gelip gelmeyeceğinden korkan delikanlı havası taşıyordu, 
“Henüz kimse yok etrafta,” dedi hüzünle.

İbrahim yaşının verdiği tecrübeyle kendinden emin davrandı.
“Birazdan gelmeye başlarlar.”

Atila o sabah tedirginliğe programlanmıştı, güvenlik görevlisini
işaret etti, “Bakışları pek dostça değil.”

“İşi bu, her yabancıyı potansiyel suçlu olarak görmek zorunda…”

Bir araç yanaştı kaldırımın kenarına ve içinden öğretmen olduğu
belli kırklı yaşlarda, top sakallı, elinde bilgisayar çantası
olan kumral birisi indi. İbrahim fırsatı kaçırmadı, 
“Affedersiniz, İngilizce biliyor musunuz?”

Adam ‘evet’ anlamında başını salladı. “Birisini mi arıyorsunuz?”
Soğuk ifadeli, asık suratlıydı.

“Sofia adındaki İngilizce öğretmenini arıyoruz,”

Bu defa bir ifade belirtisi olarak kaşını kaldırdı,
düşünür gibi yaparak zaman kazandı, “Adının tamamını söyleyin?” 
dedi sonra memnuniyetsiz...

“Soyadını bilmiyorum, bir öğrencisiyle ilgili görüşecektik.”

Adam ikisini dikkatle süzdü, “Siz hangi ülkedensiniz?”

“Türk'üz.”

Memnuniyetsizliği aleniydi, “İlginç,” diyerek dudak büktükten
sonra “İki Türk, Sofia Paz’ı arıyor. Bu kadının sağlam pabuç
olmadığını biliyordum zaten!”

İbrahim sitem ederek söylendi, “Harika! Bu ülkede ilk merhaba
dediğimiz kişi küstahlık mastırı yapmış birisi ve bütün
Şilililer böyleyse biz hepten yandık!”

Atila yan gözle İbrahim’e baktı. Onun sağduyulu olduğunu biliyor
olsa da öfkeyle gelecek bir kontrolsüzlük tanımadıkları
ülkede başlarına iş açabilirdi. Neyse ki İbrahim’in dilindeki
zehir yüzüne yansımamıştı ve sakin görünüyordu.
“Nereli olursa olsun, tanımadığınız insanlar için böyle 
aşağılayıcı bir ifade takınmanızın sebebi nedir?” 
Ses tonundaki otorite hayranlık uyandıracak kadar etkiliydi
ve daha çok ders veren bir öğretmenden farksızdı…

“Dürüst olacaksak…” dedi adam, “Ortadoğuluları sevmiyorum!”

İbrahim sakinliğini koruyordu, 
“Dürüstlük iyi elbette ancak ön yargı kötü!”

“Adım Fabian Ushina, felsefe derslerine giriyorum, 
ateistim ve savaşlardan nefret ediyorum. 
Farkında mısınız bilmem bütün kötülükler Ortadoğu’dan 
çıkıyor, dinler de…” İfadesi hâlâ buz kalıbı gibiydi.

“Felsefe, genelleme yapmaz,” diye itiraz etti İbrahim. 
“Sonuçları doğuran şartlardır!”

Atila, İbrahim’in konuyu uzatıyor olmasından rahatsız olmuştu.
Biraz daha bekleseler Sofia’yı soracak onlarca kişi 
bulabilirlerdi.

Adının Fabian ve felsefe öğretmeni olduğunu söyleyen adamda
mahcubiyet ifadesi oluşmasa da kısa süre durdu, 
bir elini şakağına götürüp kaşır gibi yaptı. 
Ardından çok bilen insanlara özgü bir ifade takındı. 
“Sofia Paz’ın son zamanlarda Türkiye’ye olan ilgisi dikkat
çekiciydi. Dünyanın öbür ucundaki bir ülkeyle ne işi 
olabileceğini merak ediyordum. Allah bilir ya, 
orada darbe olunca kesin bu işte parmağı vardır diye 
düşünmedim değil. Allah Şili’yi bu kadından korusun,”
dedikten sonra daha fazla muhatap olmak istemez görünerek
hızlı adımlarla kapıya doğru yürüdü. 
İçeri girecekken aniden geri döndü; “Burada bekleyin 
birazdan gelir. Kolay tanırsınız, rastlayacağınız en güzel
kadındır o ama peri kızı kılığına girmiş cadı olduğunu 
sakın unutmayın.”

*************

Eğer iki metni çok dikkatli incelediyseniz ikincisinde mekân ve karakter tahlilleri birden derinleşti ve okuru ikna edecek seviyeye geldi. Okulu gözünüzde canlandırabildiniz, öğretmenin ise nasıl bir tip ve karakter olduğu konusunda belirsizliklerden kurtuldunuz. Yani sahnenin içine girdiniz… Umuyorum verdiğim örnekle betimleme ve karakter duygularının aktarılması konusunda yeterince fikir edindik…

[ EDİT: Bu notu, yazıyı paylaştıktan yaklaşık bir ay sonra ekliyorum. Sakin kafayla baştan sona okuyunca yukarıdaki metinde berbat, hatta 10 kitabı olan bir yazar için utanç verici bir hata yaptığımı fark ettim... Bilmiyorum sizler de fark ettiniz mi, adam ateist fakat ‘Allah bilir ya‘ ‘Allah Şili’yi bu kadından korusun‘ gibi laflar ediyor. Hemen şimdi burada değiştirebilirdim ama maalesef kitap bu haliyle başkıda… Yeni yazarlara ders olsun diye böylece bırakmanın faydalı olacağını düşündüm. Buradan yazmakla ilgili önemli bir ders daha çıkıyor; diyaloglar, karakterlerin olmalı, yazarın değil… Yazar, karakter gibi düşünerek diyalog oluşturmazsa işte böyle benim gibi rezil rüsva olur. Umarım genç yazar arkadaşlarıma güzel bir örnek oldu bu hatam… O zaman yazar, yazdıklarını araya bir süre koyup daha sonra sakin kafayla okumalı, öyle değil mi? Anlaştık.]

caps-CARK-1

Şimdi bir romanı düz anlatım tekdüzeliğinden çıkararak anlatılmak isteneni vurguyla daha iyi ifade edilmesini sağlayacak örneklemeye yani metafora gelelim. Parantez içinde belirteyim, ayrıca ‘teşbih‘ sanatından bahsetmeyeceğim, metaforla teşbih nüans olarak farklıdır ama aynı sonuca çıkar, merak eden sözlük anlamlarına bakar. Metafor, anlatılanı iyi bilinen bir örnekle vurgulamaktır. Bu alıntı Talaytaytan adlı romanımdan. Şöyle bir diyalog:

*************
Talaytay kadınla laf yarıştırılamayacağını öğrenmişti, 
hayranlığı biraz bundandı zaten. Haliyle onunla olduğu
müddetçe sınırlarını kaldırmış, sinirlerini aldırmış gibi
yaşayabiliyordu. “Tamam abartma, kör müydü adam?” diye sordu.
Tennure, oyunda hile yapmış, yakalanmış fakat itiraz ettiği
takdirde düştüğü eziklikten kurtulacağını zanneden 
kumarbaz ifadesi takınarak yanıt verdi,
“Uydurma, kör falan değildi, yalnızca görme bozukluğu vardı!”
*************

Bold yazı tekniğiyle kararttığım cümle metafordur. Bunu hiç eklemeyebilir, sadece Tennure’nin sarf ettiği cümleyle işi geçiştirebilirdik değil mi? Peki o zaman Tennure’nin açığı yakalandığı için düştüğü mahcubiyetten haberimiz olabilir miydi? Şunu önerebilirsiniz,

[Tennure, mahcubiyete düştüğünü belli ederek yanıt verdi,
“Uydurma,kör falan değildi,yalnızca görme bozukluğu vardı!”]

Bu defa mahcubiyetin türünü, şeklini açıklayamıyoruz. Oysa örneğimizdeki metafor, Tennure’nin aslında gerçeği gizlediğini, kurnazlık yaptığını, karşısındakini kandıramayınca su yüzüne çıkmaya çalıştığını bir tek cümleyle açıklayıveriyor ve okur Tennure hakkındaki hükümlerini sağlamlaştırıyor.

Şimdi aynı kitabımdan birkaç metafor örneği daha:

*************
[Talaytay, önüne konan bir deste paraya kendini aptallaşmış 
hissederek bakarken, başına gelenin ne olduğunu anlayamamanın
gerilimine kapıldı. Tepesine gemi çapası inmiş balıktı şimdi…]
[Tennure, “Ah bebeğim!” diyerek sağ kaşını kaldırdı… 
Yüz ifadesi, eski Türk filmlerindeki bedbaht kadının 
‘o senin baban yavrum’ itirafına hazır olduğu anı 
yansıtıyordu…]
[Talaytay, sokağın köşesinde öğrenci olduğu belli, 
okul üniformalı bir kız gördü. Yanına usulca yaklaştı, 
-“Bir şey soracağım,” dedi. 
Genç kız kibar davrandı, 
-“Elbette.” 
Talaytay, “Tennure nerede?” diye sordu. 
-“Tennure mi?” 
-“Bilmiyor musun?” 
-“Hayır!” 
-“Aşağılık bir orospusun sen!” 
Genç kız belaya çattığını anlayarak cevap vermeden
aceleyle yürüdü. 
-“Hepiniz iğrenç fahişelersiniz, duydun mu?” diyerek kızı 
kolundan yakaladı. 
Kız, “Bırak beni manyak…” diye bağırdı. 
İşte dalgalarla boğuşan vapur tam burada su aldı. 
Emniyetli bir liman da kalmamıştı etrafta. Vapur,Lüleci Hendek 
Sokağı’nı titrete titrete, gürültüyle suya battı. 
Onu batıran dalgalar, önce yitirdiği aklıydı sonra 
sokak esnafının bir sapığa layık gördüğü dayaktı…]
*************

Roman da dâhil olmak bütün edebiyat eserlerindeki püf noktalarından birisi aynı paragrafta aynı kelimeyi birkaç defa kullanmamaktır. Bu nedenle yazdığınız bir paragrafı tekrar tekrar okumakta fayda var. Kuşkusuz zamanla kazanılacak pratiklik bu sorunu ortadan kaldıracaktır fakat genellikle ilk romanlarda en fazla karşılaşılan sorunlardan birisi bu oluyor. Örnek bu defa Kaderler Tableti adlı romanımdan… Bu paragrafı iki kere okuyun. Önce üstü çizgili bold kelimeleri çıkarmadan, sonra çıkararak…

*************
[Engin, Ayçiçek Kadın’a baktı endişeyle, kadın güçlükle 
soluk alıp veriyordu ve hırıltılarının şiddeti 
git gide azalıyordu. Etraf karanlık olsa kadının sesini 
uzaklaşan bir kara trenin sesi zannedecekti.Engin 
gözlerini kapattı istemsiz, 
kara trenin azalan sesi yavaşça kayboldu. 
Dağların arkasında yeni göller, yeni steplere yol alıyor 
olmalıydı! Engin önce hüzün duydu sonra annesi tarafından
terk edilmiş kedi yavrusu gibi hissetti kendini. 
Sonra bir kadının ölüm anına tanık olmanın manevi yükü çöktü 
Engin’in üzerine. Çürümekte olan bir beden kokusuna dönüştü 
odayı saran ölüm kokusu. Keşiş kadının (‘ölünün’) nabzını 
kontrol etti,sonra kadının (‘onun’) ayak bileklerine inen 
elbisesini dizine kadar çekti, artık morarmaya başlamış
kadının ayaklarını birkaç defa masaj yapar gibi sıkıp bıraktı.
Ardından elini kadının başının altına sokarak 
boynunu tutarak (‘tutup’)bekledi birkaç saniye. 
Sonra ölünün elbisesini düzeltti ve örtüyle (‘çarşafla’) 
üzerini örttü. “Geçiş tamamlanamıyor, 
Büyük Kurtuluş Yasası’nı ihlal eden bir şeyler var 
Ayçiçek Kadın’ın ruhunda,” diyerek üzgün bir ifadeye büründü.]
*************

Gördüğünüz gibi ‘üstü çizgili bold‘ kelimeler çıkarıldığında paragraf içerik bakımında kayba uğramadığı gibi tekrar edip duran kelimelerin kulak tırmalayan rahatsızlığından da kurtulmuş oluyor.

Roman yazma tüyoları vermeye devam ediyorum. Hani kahramanlara ad veriyoruz ya, hele ki eserde gereğinden fazla kahraman varsa adların akılda tutulma olasılığı azalır, okur ‘bu kimdi’ diyerek ön sayfaları karıştırma derdine düşer. Ben o zaman şöyle bir yola başvuruyorum, kahramanın adına ekleyeceğim bir sıfatla dikkat çekmek…  Tabii işin içine sıfat girince bunu yazarın değil, roman kahramanlarından birisinin diğerine hitabı olarak ele almak ve böyle kullanmak daha doğru olur. Örneğin Talaytaytan adlı romanımda başkahraman Talaytay’ın bir mahalle arkadaşına taktığı lakap ‘Yastık Suratlı Ayı Nusret’ di. Ata Mezarlığı’nda yanağında yara izi olan bir yan karakter ‘kesik yanak’ olarak yer almıştır. Örnekleri çoğaltabilirim ama anlaşıldı herhalde, uzatmaya gerek yok.

Son bir tavsiye daha… Roman boyunca baş karakterin ağzından onun durumunu anlatan slogan bir cümle belirli aralıklarla kullanılırsa duygu etkisini katmerleştirir. Örneğin Çark adlı romanımda 15 yaşındaki Alanya adlı genç kız köyünden büyük şehre eğitim için gider fakat aklı köyünde ve ailesindedir. Yazar olarak ben, genç kızın özlem duygularını aktarırken ‘Ay kadar uzak’ cümlesini kalıp olarak ele alıp farklı biçimlerde roman boyu kullandım. Bu cümleyi seçmemin bir başka nedeni de genç kızın köyünün ‘Ay Vadisi’ olarak adlandırılan bir bölgede yer alıyor olmasındandı… Kullanımlarımdan birkaç tanesi aşağıda…

*************
[Annesini, kardeşlerini özledi, geceleri gizli gizli ağladı. 
Artık evi ay kadar uzaktaydı.]
[Annesi geldi gözlerinin önüne, tek sığınağı, tek güvendiği… 
Şimdi çok uzaklardaydı ve kızı Antofagasta’da öğrenim görüyor
zannediyordu… Keşke zayıf kollarına sığınabilseydi,
başını göğsüne dayayıp hüngür hüngür ağlayabilseydi. 
Tedirgindi ve annesi ay kadar uzaktaydı.]
[Bilmediği bu yerde kente inen ormana daldığında aklında
tek düşünce vardı, ailesi ve kasabası…
Eskiden ay kadar uzakta olduklarını düşünür hüzünlenirdi,
şimdi ne kadar uzaktaydılar bilmiyordu]
[Alanya, Atila’ya yaşadığı evi biraz uzaktan gösterdi. 
Annesi ve kardeşlerini çok özlemişti. 
Hem artık ay kadar uzakta değil kirpiği kadar yakınındaydılar 
ama ne fark ederdi ki, onlara görünmesi imkânsızdı, 
gözleri doldu.]
*************

En başta matematiksel dil tabiri kullanmıştım, şimdi biraz da bundan bahsedeyim: Anlatmak istediğinizi günlük kullanılan cümlelerle ifade edebilirsiniz elbette ancak bir resmin üzerine fotoşop uygulamak gibi aynı cümleleri de minik dokunuşlarla ilgi çeker hale getirmeniz mümkün. Örnek: “Foyası ortaya çıkacaktı, keşke bugün işe gitmek zorunda kalmasaydı,” derdini anlatabilen açık, sarih bir cümle değil mi?. Şimdi aynı cümleyi sihirli bir dokunuşla zenginleştirelim: “Yağmurlar fırtınalar çıksaydı keşke, depremler olsaydı, iç savaş patlasaydı da bugün işe gitmek zorunda kalmasaydı.” Bir örnek daha verelim. “Aile ve iş problemleri yüzünden uzunca bir süredir neşesiz ve gergindi. Ne zaman normal insanlar gibi yaşar hale gelebileceğini de bilmiyordu.” Bu cümleye de dokunuyoruz şimdi: “Süregelen problemler yüzünden en son ne zaman ağladığını hatırlamıyordu, işin aslı ne zaman çılgınca kahkahalar attığını da… Gerilim yüklü gülmeler, yiyip içmeler, kırıklıklar, öfkeler epeydir yaşamının bir parçası haline gelmişti. Ne zaman normal insanlar gibi yaşar hale geleceğini de bilmiyordu.

Toparlarsak;

Önce betimlemelerin öneminden bahsettik. Okur olayın yahut konunun geçtiği mekânı, şehri, ormanı vs. gözünün önünde canlandırsın ki kendisini ortamın tam içinde hissetsin… Örneklerini bolca verdik yukarıda.

Ve duygu dedik… Karakterlerin hislerini aktarabilme becerisi yazarın olgunluğuyla paraleldir. Yoksa okur ‘Allah Allah, Ayşe şimdi neden böyle davrandı ki!” diye açmaza giriyorsa o roman muhtemelen duygusuzdur.  İyi yazar okura katili sevdirebilir, bir melekten ise nefret ettirebilir. Sadece ikna edici karakterler yaratmakla olur bu iş. Unutmayalım iyi roman okurun kendisini içinde bulduğu romandır bu da duygu sorunudur. Bu konuyla ilgili örnek vermiştim ama şu anda okumakta olduğum bir ilk romanın etkisiyle, kendileriminki haricinde bir başka eserden de alıntı yapmamın zenginlik katacağını düşündüm, adları değiştiriyorum:

Ali bahsedilen konudan ve uyarılmaktan rahatsızdı, 
"Şefim buna hakkınız yok, özel hayatım bana aittir sadece beni ilgilendirir."
"Anlamıyorsun Ali. Konu toplum huzuruysa hiçbirimizin özel hayatı sözkonusu
değildir.Söz konusu vatansa gerisi teferruattır."
"Haklısınız şefim.Özür dilerim."

Ali adlı kahramanımızın anlık değişimi sizde de bir boşluk duygusu uyandırmadı mı? Bu adam neden bu kadar çabuk ikna oluverdi demediniz mi?

Örneğin ben olsam bu metni şu şekilde yazardım:

Ali bahsedilen konudan ve uyarılıyor olma kuşkusundan rahatsızdı,
"Şefim bunu yapmayın bence, özel hayatımı konuya katmanız çok adil değil."
Karşısındaki orta yaşlı babacan suratlı adam kaşlarını kaldırdı, kararlı ifadesi karşısındakini ikna etme odaklıydı,
"Eğer işimiz toplum huzurunu sağlamak olmasaydı bu cümleyi kurmanı anlayışla
karşılayabilirdim fakat en baştan bu mesleği seçerken yaşam biçimine yansıyacak etkilerini de hesaba katmış olman gerekiyordu."

Ali kısacık düşündü. Sorumluluk  ve örnek olma kavramları öne çıkınca karşısındakine hak vermekte zorlanmadı.
"Tepkim için özür dilerim, haklısınız tabii," diye iç çekti.

*************

Duyguyu metaforla zenginleştirmiştik bir de… Hatırlayın, bir olayı bir çevreyi tarif ederken çok iyi bilinen bir örnekle kıyasladığımız zaman daha ikna edici olduk, öyle değil mi?

Paragraflarda tekrarlayan kelimelerin olmamasını tavsiye ettik bir de. Bunu önlemenin bir yolu var, eğer Word dosyasında çalışıyorsanız en çok tekrarlamanız muhtemel kelimeleri ve ekleri (bir, ben, ve, de-da, dedi, diye, gibi, için, var, yok, bu, ama, fakat, herşey, ol, oldu, olmak…) aratın. Ne kadar sık kullandığınızı görüp hayret edeceksiniz ve üstelik o kelimelerden bazılarını çıkardığınızda cümlenin hiçbir şekilde anlam kaybetmediğini anlayacaksınız. Özellikle ‘bir, ben, de, da’ gereksiz kullanımı en fazla olan kelime ve eklerdir, buna dikkat edin. Cümlelerinize fazla yük bindirmeyin lütfen.

Yeni yazarların fazlaca tekrara düştüğü gereksiz kelimelerden birisi de ‘şey’. Eğer ifade edilen muğlak, müphem, anlaşılmaz bir duygu yahut varlıksa ‘şey’ kullanılabilir fakat bunun yanında belirgin, somut bir kavram için bu kelimeyi kullandığınızda cümlenizin edebi değeri düşer. Örnek verelim:

*************
[Yapabileceği tek şey vardı pencereden içeriye bakmak...]
Bu cümle, [Yapabileceği tek hareket içeriye bakmaktı…] 
haline gelince daha anlamlı oldu değil mi? 
Veya, [Kadının endişeli gözleri hızla değişti. Hayret ifadesi
gibi bir şey oturdu…] bu örnekte ise 'şey' yerine ‘duygu’ 
koymak her zaman işe yarar. [Ya da cehennem dedikleri şey 
yeryüzü yaşamının şerdeki yansımasıydı…] Bu örnekte ise
‘şey’ kelimesini kaldırın, anlamın değişmediğini göreceksiniz; 
fazlalık yani, gereksizlik.Şu örnekte ise, 
[Karar verdi; hiç bir şey düşünmeyecek ve bu yolun ulaştığı yere 
kadar sakin biçimde yürüyecekti…] 
‘şey’ kelimesi uçsuz bucaksız, soyut kavramlar ifade ediyor
olduğu için kullanılması sakıncasız ve uygun.
*************

Evet, epey detaylıca anlattığım bu konulara dikkat ediyorsanız, cümle kurma yeteneğiniz iyiyse ve son olarak konuyu giriş, gelişme ve sonuç olarak kurgulayabiliyorsanız iyi bir yazar olacaksınız demektir.

Kurguyla ilgili birkaç laf edip konuyu kapatalım. Evvela bunun bir matematiği yok, belirtmeliyim. Tamamen kabiliyet işi… Bazı yazarlar formül çıkarır, bu formüle göre taslak yapar ve o taslak üzerinden yazmaya başlar. Burada ana konu bellidir… Bende durum biraz farklı. Ben romana başlarken asla bir konu belirlemiyorum –belirleyemiyorum- Örneğin Çark adlı romanıma gördüğüm ve saatlerce etkisinden kurtulamadığım bir rüyamı yazarak başladım. [Rüyamda henüz çocuğum ve ülkede iç savaş çıkıyor, babam siyasi bir figür, kaçmak zorunda. Annem ve kızkardeşlerimle beraber kamyonete atlayıp kaçarlarken teröristlerin saldırısı sonucu diri diri yanıp ölüyorlar.  Ben son anda kamyonete binmediğimden hayatta kalıyorum. Eve geri girdiğimde içerisinin eskisi gibi olmadığını görüyorum. Sihirli bir ortam var. Üst kattan gelen bir müzik sesi, dışarının isine pusuna inat pencereden sızan güneş ışıkları filan, şaşırıyorum.  Üst kata çıkınca müzik eşliğinde dans eden kızkardeşlerimi görüyorum, halbuki az önce ölmüşlerdi.] İşte gördüğüm rüya bu, dolayısıyla malzeme de bu… Ne yaptım? Bu rüyayı yazdım fakat nasıl devam edeceğimi bilmiyorum. Sonra, hadi dedim evin kapısına delikanlının yaşıtı bir kız gelsin, o da bir şeylerden kaçıyor olsun. Kız geldi. Sonra bir de terörist sığındı eve. Sihirli(!) bir evin içinde bir araya gelen garip bir üçlü çıktı ortaya. Bu esnada iç savaş bitti, askerler darbe yaptı vs…  İşte böyle böyle bir baktım ki 400 sayfalık roman olmuş. Şunu da belirtmeliyim son sayfalara kadar asla nasıl sonuçlandıracağımı bilmiyordum. Elbette roman ilerlerken gelişmelere göre başa dönüp ilaveler veya silmeler yaptığımı belirtmemde fayda var.

Talaytaytan da ise, yüzyılın başında Londra İtfaiyesi’nin tatbikat yaptığı evde oyun oynayan yedi çocuğun yanarak ölmesine neden olduğunu okuduğum bir internet haberi konu başlangıcı oldu ve buradan yola çıkarak gelişti büyüdü… Diğer eserlerime gelince, onlar da benzer yolla yazıldı, daha çok rüyalarımdan yola çıktığımı söylersem abartı olmaz.

Umuyorum kurgu konusunda kendimden yola çıkarak fikir verebildim. Kuşkusuz daha pek çok usul ve tarz bulunabilir. Hatta her yazarın kendi şartlarınca usulleri vardır, kendinize bu konuda sınır koymayın.

Yüz edebiyatçıya roman yazma usullerini sorduğunuzda yüzünün de en başta söyleyeceği, noktalama işaretleriyle dilbilgisi kuralları konusunda kendinizi eğitmeniz konusuna girmeme gerek yok sanırım, bu beceri yoksa zaten yazmaya hiç niyet etmeyin.

Önce iyi okumalar çünkü ne kadar çok okursanız o kadar iyi yazarsınız (pratik anlamda) sonra da iyi yazmalar…

Mehmet Mollaosmanoğlu kitaplarına ulaşmak için:

http://www.kitapyurdu.com/yazar/mehmet-mollaosmanoglu/39503.html