MUTLU EJDERHALAR ÜLKESİ: BUTAN

Efendim, Uzak Doğu Efsanelerinde Shangri La denen bir yerden bahsedilir, keza günümüzde o taraflarda bu adda çok sayıda turistik tesis vardır…  Anlamı, Mutlu Ejderhalar Ülkesi olan bu yer, Butan’mış meğer… Kendi dillerinde ‘Druk Yul’ olan bu adı sonuna kadar hak ettiklerine ikna olduğumuz fantastik Butan’dayız bu defa.

NEREDEN ÇIKTI BU BUTAN?

Garip bir şekilde önümüze düştü, mecbur bıraktı bizi, hatta abartayım biraz; bana kalırsa çağırdı… Aslında seyahatimiz Nepal-Hindistan’dı fakat Hindistan vizesi gecikince, bayram da yaklaşıyor olunca ‘sanki Hindistan’a girip bir daha çıkmayacağız öyle mi, alın vizeniz sizin olsun!’ deyip bir öfkeyle Hindistan’ın üzerini çiziverdik, benim önerimle programın Hindistan kısmını Butan’a kaydırdık. (Teşekkürler Hindistan, yoksa bu harika ülkeyle asla tanışmayacaktık)

Şimdi sorsam, Butan neresi diye, kaçınız bilir? Sıkı coğrafya ve seyahat meraklıları dışında çoğu insanın fikri olmadığından eminim. Ben Butan’ın yalnızca coğrafi konumunu biliyordum fakat yol arkadaşım Murat ilk duyduğunda  ‘orası da nere?’ dedi ki, Murat dünyanın yarısına seyahat etmiş, görmüş, gezmiş adamdır. ‘İşte,’ dedim, Google Earth’ü açarak, ‘Himalayaların eteklerinde bir ülke. Halkı Budist, krallıkla yönetiliyor, yeter mi?’ Yetti ki sesi çıkmadı.

20160709_122046_hdr2

TASHİ DELEK (Teşekkürler):

Türkiye’den Nepal’e uçup, dört günümüzü bu ülkede geçirdikten sonra başkent Katmandu’dan havalandığımızda, önümüzdeki 1 saatlik yol sadece Everest’i göreceğimiz için önemliydi yoksa Butan diye bir ülkeye gidiyor oluşumuz, diğer bilmediğimiz herhangi bir ülkeye gitmek kadar sıradan bir seyahat parçası olmaktan öte değildi başlangıçta. Nereden bilecektik ki, dünyanın en güzel, en fantastik ülkelerinden birisine doğru yola çıktığımızı… Hayır, bu güzellik sadece doğayla sınırlı değildi, insanları, evleri, hayvanları bile…

Nepal’deyken sabah vaktinde uçağa binerken İstanbul Havalimanı’na terörist saldırısı olduğunu ve kırk kadar insanın öldüğünü öğrenmiştik ve Butan’a doğru moralimiz bozuk yola çıkmıştık (28 Haziran 2016) Butan’ın milli havayolu olan Druk Air ile fıstık, sandviç ve meyve suyu ikramlı bir saat süren bir yolculuğun ardından ülkenin tek uluslararası havalimanı olan Paro’ya indik. Paro, dar bir vadide olduğu için uçağın dağların arasından ‘s’ler çizerek inmesi başkaları için korkutucu olsa da bizim için ilginçti, pek eğlendik. Evet, dünyanın en zor inişli pistiydi ama havalimanı yapıları da bir o kadar özgündü. Daha sonra her yerde göreceğimiz tipik Butan mimarisiyle yapılmış binalar renkli, işlemeli, cumbalı, çatılı, özgün yapılardı ve bizi kolayca cezbetmişti. Hele ki uçakta, üzerinde kral ile kraliçenin yeni doğmuş bebekleriyle resmi bulunan Tashi Delek adındaki havayolu dergisi adıyla ilgimizi çekince hostese sormuştuk, Tashi Delek ‘Teşekkürler’ demekmiş. Benzemiyor mu şimdi bu deyim bizim söylenmesi pek bi zor teşekkürümüze? Velhasıl, işin özü, farkı fark etmeye başlamıştık

Bu arada atlamayalım,  Paro Havalimanı’na  uçan  pilotların özel olarak eğitildiğini ve dünyada sadece 25 pilotun bu meydana iniş ve kalkış yapabildiğini belirtmekte fayda var.(Kaynak: http://www.kokpit.com)

Pilot Tufan Sevinçel anılarında bu havalimanından şu şekilde bahsediyor: 15 pistini karşılamak için kanadımız değecek kadar yaklaştığımız tepenin üzerindeki evi göstererek ‘‘İşte referans olarak kullandığımız Mr. Smith’s House bu’’ diyen Pilot Chhimmi aynı anda uçağı anormal derecede sola yatırarak pisti karşıladı ve inişi mükemmel bir şekilde tamamladı. Tekerlekler yere değdiği anda sesli uyarı sisteminden gelen ‘‘retard, retard, (gazı kes)’’ sesini duyunca derin bir oh çektiğimi çok iyi hatırlıyorum. Pilotu bu kadar riske sokan bir iniş daha önce hiç görmemiştim. Durumun pek farkında olmayan yolcuların uçak anormal bir şekilde bir o tarafa bir bu tarafa yattıkça duruma anlam veremeyip endişelenmeleri çok doğal. Kaptan Dorji terminal binasına doğru taksi yaparken yinede şanslı olduğumuzu eğer kuzeyden yan rüzgâr alsaydık inişin daha zor olacağını belirtince halimize şükrettim.”

İSTANBUL’daki HAVALİMANI TERÖRÜ İÇİN TAZİYELERİNİ SUNAN GÜMRÜK MEMURU:

Pasaport kontrolündeki görevli memure pasaportumu eline alınca durakladı, ben ‘eyvah sorun mu!’ demeye kalmadan hiç beklemediğim bir hareketle iki elini alın hizasında birleştirerek öne eğildi ve anlaşılır bir İngilizceyle Türkiye’deki terör olayından dolayı çok üzgün olduğunu dile getirdi. Hangi ülkeye giderseniz gidin gümrük personelleri ya çok ciddidir ya da asık suratlı, buz gibi bir sesle neden geldiğinizi nerede kalacağınızı filan sorarlar. Ezber bozan bu karşılama biçimi Butan Ülkesi’nin genel yapısıyla ilgili bir ipucuydu aslında, bunu sonra anlayacaktık.

Hayatımızın en kolay gümrük geçişini tamamlayıp dışarıya çıktığımızda üzerinde geleneksel Budist giysisi ‘gho’ olan yerel rehberimiz ve şoförümüz karşıladı bizi. İngilizceleri gayet düzgündü, anlaşmakta zorlanmadık.

PARO VADİSİ:

Kalacağımız otel ülkenin uluslararası tek havalimanının bulunduğu Paro kentindeydi. Paro Vadisi, ülkenin havalimanı yapmaya müsait olan tek bölgesi, onun da ne kadar müsait olduğunu yukarıda anlattım, biz de imkânsızın adı onlarda müsait olmuş; böyle bir durum. Başkent Thimphu buraya bir saat mesafede olduğu için Türkiye’deyken nerede kalacağımız tereddüdüne düşmüştük. Geziyi organize eden tur firması Paro’yu önermişti, tereddütlü kabul etmiştik. Aklımda hep, ‘başkent varken neden kırsalda?’ sorusu dönüp durmuştu fakat itiraz edebileceğim belirgin bir savım da yoktu.

Kalacağımız yer, havalimanına dört kilometre mesafede pirinç tarlaları içinde tipik Butan mimarili ‘lodge’ türü küçük bir butik oteldi. Paro, kocaman bir vadiye yayılmış pirinç ve elma bahçeleri arasında dağınık bir şehir olduğu için gözünüzde alışıldık şehir resmi uyanmasın. Merkez de büyükçe bir çarşısı olan ve o çarşıdan kilometrelerce uzağa dağılmış evlerin oluşturduğu bir vadiden bahsediyorum. ‘Keşke başkentte konaklasaydık’ diye diye gittik otelimize. Tabii sonra yanıldığımızı anlayacaktık o başka…

Otelimiz ‘The Village Lodge’ 9 odalı, yerel mimarili, 3 katlı bir yapıydı. Bizi, görev gereği olmadığı çok belli, dostça davranan, çekik gözleriyle kocaman, kocaman gülen iki bayan personel karşıladı. İkinci kattaki odalarımız da yerel mimarinin hakkını veren ferah mekânlardı. Bildik büyük otellerin resmiyetinden uzak, sıcak, samimi, yerel, ev tadında bir konaklama tesisi olan bu yeri beğenmiştik… Hâlâ aklımızın bir köşesinde başkent Thimphu’da mı kalsaydık acaba, burası fazla kırsal düşünceleri dönüp durmuyor değil yani, belirtmemek olmaz. Bir yandan biraz ileriden akıp giden bir ırmak, etraftaki yemyeşil pirinç tarlaları, vadiyi çevrelemiş yüksek dağlar velhasıl muhteşem bir doğa… Nerden baksan çelişki içindeyiz…

BAŞKENT THİMPHU:

Neyse uzun sürmedi bari… Öğleden sonra rehberimiz ve özel aracımızla Thimphu’ya doğru yola çıktık. Başkenti görmeden kıyas yapamayacağız çünkü. Dağlık ülke olduğu için yollar kıvrımlı, manzara güzel, asfalt düzgün, 1 saatte varılıyor başkente. Thimphu, 90 bin nüfuslu küçük bir şehir. Hakkını yemeyelim, evlerin mimarileri muhteşem. Bütün yapılar birbirine benziyor belki fakat dış cephelerde kullanılan işlemeler ile cumbalar şehre olabildiğince bir otantiklik, şahane bir özgünlük katıyor. Küçük bir şehir dedik Thimphu için, nitekim bir saatte belli başlı iki ana caddesini dolaşınca görülecek yerleri de bitmiş oldu. Yukarıdaki tepelerin birisinde büyük bir Buda Heykeli dikkat çekiyordu ama nedense Paro’ya bir an önce dönmek istedik. Meğer sessizce ele geçirmiş Paro bizi, doğasıyla büyülemiş ve bir anda hasretimiz oluvermiş…

BÜYÜLEYİCİ BİR DOĞA VE GÜZEL İNSANLAR:

Döndükten sonra rehberimizin bütün ısrarlarını reddederek otelimizden üç kilometre ilerideki Paro çarşısına yürüyerek gittik. Yol, Paro Nehrinin yanından gidiyor, sus sesi bir harika, bu arada hava o kadar güzel ki ne sıcak ne serin, etraftaki dağların tepelerine bulut inmiş, yolda karşılaştığımız Butanlılar gülerek selam veriyor, bazılarıyla sohbet ediyoruz, küçük çocuklarla resim çektiriyoruz, hayvanlar insanlardan kaçmıyor, onları seviyoruz… ‘Ne kadar çabuk geldik merkeze, burada zamanda mı hızlı geçiyor ne?’ sorularıyla çarşıya daldık. Tipik Butan ürünleri bulabileceğimiz epey büyük bir çarşı burası. Gez gez bitmiyor. Yöresel ürünlerden alıyoruz bolca, bizim paramızla çok ucuz. Yerel lokantalar, pastaneler de var ama yemeği otelde yiyeceğiz onun için göz atmakla yetiniyoruz. Kırsalda şehir tadı bırakan bir çarşı maceramız oluyor ki, tam oluyor, Paro’da konaklamanın ne kadar isabetli olduğunu anlamış bulunuyoruz böylece. Elimiz kolumuz dolu olduğundan taksiye binerek dönüyoruz otele.

İNEK KANI AKITTIĞINIZ İÇİN DEPREM OLDU DİYEN RAHİPLER:

Yemeği otelde yiyeceğiz dedim ya, ‘o ne yemekti öyle,’ diye devam edeyim… Otelin zemin katı otantik bir restoran olarak tasarlanmış. Baştan verilen sebze çorbasının ardından küçük kaplarda beş altı çeşit yemek geldi. İstediğinden seçip alıyorsun. Sadece birisi et yemeğiydi ki, benim gibi et yemeyenler için Butan gerçek bir vejetaryen cenneti. Patatesten, mantardan, fasulyeden ve diğer sebzelerden muhteşem yemekler, mezeler, çorbalar yapmışlar.

Diğer Budistler gibi Bhutanlılar da çok et tüketen bir halk değil. Budist rehberimizin anlattığına göre et tüketmek yasak değil ama tavsiye de edilmiyor. Budizm’in temel kurallarından birisi doğaya ve çevreye saygı olduğu için hayvanlarda bundan nasibini almış. Zaten Paro’da kaldığımızı müddetçe etrafta mutlu mesut dolaşan köpek ve inek çokluğuna hayret etmedik değil. Rehberimiz anlattı, yabancıların ülkeye gelmeye başlamasıyla et tüketimi ister istemez artmış. Geçen yıl Nepal’de büyük bir deprem ve buna bağlı ciddi yıkımlar olmuş. Butanlı rahipler bunun nedeninin inek kanı akıtılmaya başlamasına bağlamışlar. Artık gelen konuklara mümkün olduğu kadar az et yemeği vermeye çalışıyorlarmış.

HİMALAYA ETEKLERİNDE BİR KAYALIĞA GÖMÜLMÜŞ ‘TİGER NEST’ MANASTIRI:

Paro’daki ikinci günümüzde sabah erkenden yola koyuluyoruz, otomobille yarım saatlik bir yolculuğun ardından 3100 metredeki Tiger Nest Manastırı’na yürüyeceğiz.(Yerel dilde Taktsang Manastırı) Paro 2000 rakımda bunu hatırlatayım. Üç saat sürüyormuş tırmanmak. Murat tedbirli, geçen yıl Peru seyahatimizde satın aldığı koka şekerlerinden atmış meğer bavuluna. Koka malum, enerji veren bir İnka bitkisi. And Dağlarında dolaşırken çok işimize yaramış, yorulmak nedir bilmemiştik. Otomobilin vardığı son nokta epey kalabalık… Küçük bir de çarşı var burada. Paro Çarşısı’nı ucuz bulmuştuk ama burası aynı ürünlerin ucuzdan da ucuza satıldığı bir yer. Aklınızda bulunsun.

Etraf panayır yeri gibi, farklı ülkelerden bir sürü Budist, manastırı görmek için yukarıya tırmanmak için gelmiş sabahın erken saatinde. Yaşlılar için atlar hazırlanmış, gençler yürüyecek belli, ayrıca bizim gibi orta yaş gençleri için de yürüyüş değnekleri satılıyor. Birer değnek alıp koyuluyoruz yola… Çinliler var, Hintliler, Wietnam, Tayland… Bazılarıyla yolumuz kesişiyor geliyor sohbet ederek yürüyoruz. Bizden başka Avrupalı yok, hele hele iki Müslüman’ın manastıra gidiyor olması acayip ilgilerini çekiyor. Güle-eğelene, tanışa-konuşa manastıra ulaşıyoruz. Başlangıçta gözümüzü korkutan bu yolculuk, değişik milletten insanlarla, muhteşem manzaralarla, Himalaya ormanlarına özgü farklı ağaç dokusuyle bir keyif ve zevk yolculuğuna dönüşüveriyor kısa sürede. Arada mola yerleri ve çeşmeler de var, hatta bir noktaya kafeterya bile yapılmış. Yol boyu, yükseklerdeki bir kayalığın içine yerleşmiş (konum itibariyle bizim Sümela Manastırı’na çok benziyor) manastır ara ara görüş açısına giriyor ki, oraya ulaşmaya çalışanlara güzel bir davet, teşvik, çağrı ne derseniz artık, sunup duruyor.  Olur da bir gün yolunuz Butan’a düşerse Tiger Nest Manastırı’na gitmeyi sakın boş vermeyin, bu deneyimi gerçekleştirin, hatta sırf bu deneyim için bile gidin Butan’a.

Manastırda rahipler ve öğrenciler var, ziyaretçilerle beraber epey kalabalık… Ayakkabılarımızı çıkartıyorlar. Her tarafta tütsüler yakılıyor, hoş bir koku ruhumuza dek işliyor. Manastır içinde farklı işlevleri olan bir sürü bölüm görmek mümkün, biz ayinlerden birisine katılmayı tercih ediyoruz. Önde kutsal kitap okuyan üç rahibin mırıltıları eşliğinde, arkalarındaki yüksekçe bir yerde oturan güler yüzlü Lama’nın sırayla kutsadığı insanların arasına karışıyoruz. Lama, başımıza elini koyuyor, bir başka rahibin ibrikten döktüğü güzel kokulu bir sıvıyı yüzümüze sürüyoruz. Onlara göre bu manastıra gelen ve ayine katılan herkes cennete gidermiş, biz de biletimizi cebimize koyduk.

DZONG TAPINAĞI:

Otele döndüğümüzde öğleden sonraydı. Rehberimiz Paro şehir merkezinde her daim dikkatimizi çeken görkemli yapılardan Dzong Tapınağı’na gitmemizi teklif etti ama çok yorgunduk ve Murat’la kaçar kilo vermiş olabileceğimizin hayallerine dalmıştık, teklifi es geçtik. Birkaç saatlik dinlenmenin ardından Paro River boyunca yürüyüşe çıktık yeniden.

Rehberimizin anlattığına göre Dzong Tapınağı, dini bir tesis olmaktan öte, pek çok yerel ritüele ev sahipliği yapan hareketli canlı ve kalabalık bir etnik merkezmiş. Ulaşımı çok kolay, havalimanı ile çarşı arasındaki yüksekçe bir yamaçta ve yürüyüş mesafesinde. Biz atladık, gidecekseniz siz atlamayın derim…

KISACA BUTAN:

Sonuç itibariyle Butan, Mutlu Ejderhalar Ülkesi anlamındaki yerel adını sonuna kadar hak eden bir ülke olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Ben hayatımda bu kadar güler yüzlü, bu kadar dost insanları dünyanın başka hiçbir ülkesinde görmedim. Hatta Murat, bunların dağ başında gezen köpekleri bile hırlamıyor dedi durdu.

Butan krallıkla yönetilen yedi yüz bin nüfuslu küçük bir ülke. Genç ve yakışıklı krallarıyla güzel kraliçelerinin resimlerini havalimanından başlayarak her yerde görmek mümkün…  Halk kralı çok seviyor, kraldan söz açılınca gözlerinin içinin güldüğüne defalarca şahit olduk. Butan dağlık bir ülke olduğundan kullanılabilir tarım arazisi bahsettiğim Paro Vadisi gibi birkaç vadiyle sınırlı. Kral bu arazileri tarım yapmaları için halkına dağıtmış. Zaten bu yüzden dağınık yerleşim birimleri ortaya çıkmış. Bu yüzden halk yoksul sayılmaz, çok güzel evlerde oturuyorlar ve gördüğüm kadarıyla hepsi yeni arabalara sahip.

Çin, Bhutan’dan toprak talebinde bulunuyormuş… Gülmemek elde değil, koca Çin, bit kadar Bhutan… Neyse ki Bhutan’ı Hindistan koruyormuş, daha doğrusu Bhutan güvenliğini Hindistan’a emanet etmiş. Oysa halkı Hindu değil tam tersi Çinlilere daha yakın. Dünyada gariplik ararsan her yerde, yadırgamamak lazım.

Dikkatimizi çeken, yol boyu sıralanmış uyarı levhaları oldu. Örneğin birisinde, ‘Cennet gitmek için acele etmeyin, orası dolu’ diyordu. Ne hoş değil mi?

Ülke insanının yapısını daha iyi anlamanız için son bir vurucu örnek verip ilk seyahat planınıza Butan’ı da alın diyerek konuyu bitireceğim. Efendim, rehberimiz ve şoförümüz bizi o kadar çok gezdirdiler, öyle çok ilgilendiler ki, memnun olduğumuz gibi şaşırdık da, hatta zaman zaman ceplerinden küçük paralar bile harcadıkları oldu. Örneğin su almak istedik bozuk paramız yoktu çıkarıp verdiler… Bir ara rehberimize para teklif etmeyi denedik, ne yanıt verdi biliyor musunuz? ‘Biz görevimizi yapıyoruz, siz misafirsiniz, ne parası!

 

Bir Yanıt to “MUTLU EJDERHALAR ÜLKESİ: BUTAN”

  1. […] Uluslararası havalimanı lüks değil, hatta eski… Sıcak ve samimi bulduğumu söyleyebilirim. Vize 25 dolar karşılığı girişte alınıyor. Görevliler güler yüzlü ve yardımsever. Başka ülkelerde olduğu gibi ‘neden geldin’, ‘kaç gün kalacaksın’, ‘otel rezervasyonlarını göreyim’  türünden sorular yok. Ülkelerine geldiğiniz için minnet duyar gibiler, abartmıyorum hakikaten öyle. Nepal’den sonraki durağımız Butan Ülkesi’nde de aynı sevecen muameleyle karşılaştık.  Link burada: https://mehmetmollaosmanoglu.com/2016/09/07/mutlu-ejderhalar-ulkesi-butan/ […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: