Zigguratlar

Ziggurat, M.ö 4000 yıllarından itibaren  Sümer – Babil Uygarlıkları döneminde  yaygın olarak  inşa edilmiş tapınaklara verilen addır. Ancak her ne kadar Sümer tapınağı olarak adlandırılsa da tıpkı piramitler gibi zigguratlar da büyük bir gizem barındırır içlerinde.

Yedi katlı kesik piramit tarzında kireç taşından imal edilmişlerdir. En azından orijinali böyledir, yoksa Sümer-Akad-Babil Uygarlıklarında yediden daha az katlı, farklı formda değişik zigguratlar da yapılmıştır.

Bizim ele alacağımız orijinal Ziggurat tufandan önce Tanrılar tarafından yaptırılmış, ezoterik ve astronomik işlevleri olan gerçek zigguratlardır. Elbette sözkonusu tapınaklarla ilgili kesin bilimsel veriler yok elde. Bununla beraber Sümer-Asur dönemlerine ait kalıntılardan ve tabletlerden bilgi almak mümkün… Böyle bir tapınağın ölçüleri ise aşağıdaki şemada gösterilmiştir.

Zigguratın her katı, tekâmülün yedi seviyesiyle açıklanır.

En yüksek olan birinci kattır (33 m.), İçinde bulunduğumuz evrenin başlangıç (big-bang) seviyesiyle eşleşir.

İkinci kat, başlangıcın ardından madde ve enerjinin açığa çıktığı-tezahür ettiği aşamadır.

Üçüncü kat, birinci yoğunluk derecesi canlılarının yani bitkilerin,

Dördüncü kat, ikinci yoğunluk derecesi canlıları olan hayvanların,

Beşinci kat ise üçüncü yoğunluk derecesi canlıları olan insan, balina ve yunusların tezahürlerini temsil eder.

Altıncı kat, üçüncü yoğunluk derecesi canlılarından olan insanoğlunun algılayamadığı üst tekâmüllerle ilgilidir.

Yedinci katta ise ‘Tanrı Tapınağı’ vardır, dolayısıyla ‘Tanrı Katı” olarak açıklamak mümkün.

Evreninin yedi katı, ya da kâinatın yedi günde yaratıldığı gibi öğretiler bir şekilde zigguratın yedi katıyla bağlantılı gibi duruyor.

Şimdi sözkonusu tapınakları daha iyi anlayabilmek için M. Mollaosmanoğlu’nun ‘Kaderler Tableti’ ve ‘Ata Mezarlığı’ adlı romanlardan bölümler aktaralım.

KADERLER TABLETİ adlı romandan alıntı:

Şimdi emindi; ayrıcalığı zannettiği bilinçaltı yolculuklarının kapısı olan Zigguratlar da zamanın hafızalardan sildiği habis tapınaklardı. Şeytan orada biçimlendirmişti emellerini, orada isyan etmişti doğaya ve doğala. Ve hâkim kıldığı zalim krallar da tanrılarına orada kurban etmişti gencecik kızları ve delikanlıları. Yedi kat yukarıya yürüyerek çıkan bedenler, baş ve gövde olarak ikiye ayrılmış vaziyette rampalardan atılmıştı mundar leşler gibi aşağıya. Bereketli bir pınar kabilinden fışkıran kanların erki, âlemler arasında yollar açmıştı kötüye, kötülüğe. Vahşetin ve dehşetin biçimlendirdiği her bir Ziggurat taşı kan ile sırlanmıştı zaman içinde, şer sinmişti her bir zerreye.

ATA MEZARLIĞI adlı romandan Ziggurat içine yolculuk:

……….

İki ay sonra, proje tamamlanmıştı. Zigguratın yedi katını gösteren yedi adet paftayı kalın karton üzerine yapıştırarak, güç elde edilmiş nadide bir parçaya gösterilen özenle odasının duvarına astığında, gururla karışık bir coşkunun etkisi altında içi içine sığmıyordu. Bir elini yumruk yapıp öbür avucuna vurarak, “Bunu bir tek ben yapabilirdim,” diye bağırdı. Akşamdı ve ofis boştu. önündeki koltuklardan birisine oturdu ve ayaklarını sehpaya uzattı. Günlerce süren zihinsel yorgunluğun armağanı olan eserler tam karşısında, geçmişe uzanan bir zaman tünelinin yapı taşları gibi gizemli ve muhteşem duruyorlardı.

İlk pafta birinci katın plânıydı. Otuz üç metre yükseklikteki bu kat, evrenin yaradılışıyla eşleştiril­diğinde zigguratın en görkemli katıydı.

Gözlerini kapattı.

Karanlığın içinde, birinci katın plânı halen capcanlıydı. Bilinci devreye girince, iskeletin etle kaplanıp vücuda dönüştüğü gibi, plân önce üç boyut, ardından hologram haline geldi. 90 x 90 metre ebadındaki bu katta, ilk dikkat çeken unsur, kare ebadındaki tabanda birbirini doksan derece kesen iki adet tüneldi. Artı işareti oluşturan tünellerin kolları arasında dört adet de oda vardı. Tünellerle, her bir köşeye denk gelen odaların arasındaki kalın taş duvarlar sistemin ana taşıyıcısı vazifesini görüyordu. Hologramdaki çok boyutlu görüntünün içine süzülüp ilk tünelden içeri girdi.

Görmek fikir verir, hissetmek ise öğretir,” diyen bir sesle karşılandı.

İçerisi karanlığa yakın loştu ve sesin sahibi siluet şeklinde görünüyordu, ama ses tanıdıktı. Enki’ydi…

“Nasıl hissedeceğim?”

“Bunu kafana tak,” diyerek bir başlık uzattı.

Emirlere uyan Engin başlığı kafasına geçirdiğinde, Enki, yüzükparmağıyla başparmağını şaklatarak, başlama işaretini verdi.

“Çok soğuk oldu içerisi, dayanamayacağım,” diye söylendi Engin.

“Dayanacaksın evlât, yoksa bu büyük ana şahit insan soyundan tek varlık olma özelliğini kazanamazsın.”

“Donmazsam tâbii…”

“Daha dur… -375’e kadar soğuyacak.”

Dudakları titreyerek “Ve ben bu sıcaklıkta canlı kalacağım öyle mi?” diye sordu.

“Başlığı neden verdim sanıyorsun, dayanma sınırının ötesindeki soğuğu depolayacak ve sen sınırda yaşayacaksın.”

“Neden böyle?” diye sorarken titremesi daha artmıştı.

Enki,  “Göreceklerin buna değecek evlât, inan bana,” dedikten sonra, “sıcaklık istediğimiz dereceye geldi,” diye başını salladı.

“Donmak üzere olduğumu biliyorum sadece.”

Ama Enki onu yanıtlamak yerine, parmağını dudaklarına götürerek susmasını işaret etti. İçeriye hâkim loşluğu hareketlendiren bir kıpırdanma hissedildi aynı esnada. Önce, sanki bir fırtına koptu ve uğultusu kulaklarını çınlattı. Ardından oluşan sükûnette, çakmaya başlayan minik şimşeklerin ışık halelerine dönüşüp süratle tünelin içini doldurmaya başladığını gördü. Çok kısa bir süre sonra, sarı taş duvarlar sonsuz sayıdaki ışık halelerinin aydınlığında altın mücevherler gibi parlıyordu.

“Gel,” dedi Enki, ve beraberce tünelin ortalarına doğru yürümeye başladılar. “Üşüyor musun hâlâ?” diye sordu.

“Gördüklerimin etkisi üşüme duygusundan baskındı.”

“Sormuyorsun bu kadar ışık nereden geldi diye?”

“Fırtına bildiğim fırtına değildi, şu etraftaki ışık da bilmediğim bir frekanstan…”

“İçerinin sıcaklığını -275’e düşürdük, çünkü bu ısıda atomlar enerjilerini en aza indirdiği için, madde ışık gibi davranmaya başlar ve klâsik fizik kuralları devredışı kalır.”

Mutlak sıfır olan -273 derecenin altında bunun olacağını biliyorum zaten,” diye atıldı Engin.

Kaşlarını kaldırıp baktı Enki.

Peki mutlak sıfırın altında ışığın bir yerden bir başka yere taşınabileceğini de biliyor musun?”

“Hayır,” derken az önceki coşkusu kırılmıştı.

“Işık ışınlarını evrenin derinliklerinden alıp buraya aktarabilmemiz için, ilk ve nihaî noktanın mutlak sıfırın altında olması gerekiyor. İşte bu yüzden nihaî nokta olan ziggu­rat­ta­ki bu tünel şu anda evrenin idrak edemeyeceğin bir noktasından aktarılan ışık ışınlarıyla doluyor.”

Bu esnada tünelin ortasına kadar yürüyerek, diğer tünelle kesişme alanına girdiklerinde, enerji aktarım ünitesine geldiklerini söyledi Enki. İki tünelin kesişme yüzeyleri, kesme taş olmasına rağmen, bir eleğinki kadar seyrek ve ince görünüyordu. İçeride oluşan ışık haleleri minik pencerelerden öbür tarafa süzülürken, az önce ortaya çıkarken oluşan görüntünün geriye sarımı gibiydi. Bir yandan küçük şimşekler küçük haleler oluşturuyor, öbür yandan, ışık haleleri diğer tünele süzülürken anîden yok oluveriyordu.

“Artık başlığa ihtiyacın yok, çıkarabilirsin,” dedi Enki.

“Ama hâlâ soğuk…”

“Öbür taraf, vücudunun alışık olduğu sıcaklıkta,” dedikten sonra, duvara doğru yürüdüler ve dar bir geçitten diğer tünele geçtiler. Burada, ışık kendi etrafında titreşerek dönüyor, sonra katı maddenin buharla ve suyla karışmış tozu haline gelerek yere düşüyordu.

“Al sana elementler,” dedi Enki.

“Artık bu bölüm benim için yeni değil,” diyen Engin heyecansızdı. Geçmişinde deneyimlediği yedi yaşam prensibinin ilk aşaması olan maddenin oluşum aşamasını biliyordu.

“Yeni şeyler istiyorsun demek evlât,” diyen Enki ağır hareketlerle başını salladı.

“İdrak sınırımı zorlayacak şeyler hem de.”

“Bu plânı çizen gibi mi?”

“Evet,” diye yanıtladı heyecanlı bir ses tonuyla.

“Burası yedi aşamalı idrakinin ilki olan zemin kat, zigguratta bodrum kat olmadığını biliyor olmalısın!”

“Olmalı!”

“Neden bu kanıdasın?”

“Mutlak sıfırdaki tünele ışık nereden aktarıldı?”

“Bence haddini aşma evlât.”

“Bu plânın üç boyutlu kopyasını çizmekle zaten haddimi aşmadım mı? Köşelerdeki odalar bodrum kata açılan geçitler olmasın?”

Kısa bir sessizliğin ardından, Enki çenesini tutarak genç adamın gözlerinin içine baktı.

“Biliyorsun bu odalara fizikî geçiş yok. Ancak, ilk tünelde başlıksız duracağın beş saniye, bodrum katların fuayesi olan bu odalara geçmeni sağlar, tamam mı?”

“Çünkü, ilk tünelin içindeki sıcaklık olan mutlak sıfırda madde ışık gibi davranmaya başlıyordu değil mi?”

“Evet.”

Sustu Engin. Bir gerçeği daha idrak etmiş olmanın keyfini kendi kendine yaşamayı yeğlemişti. Eğilip yerden bir avuç “ilk madde” alıp etrafa serpti.

“Bodrum katı arzu ediyor musun hâlâ?”

“İmkânsızın üzerine gidilmez,” diye başını salladı Engin. Mevcut fiziksel bedeniyle mutlak sıfıra erişemeyeceğini biliyordu.

“O zaman buranın tadını çıkar haydi,” diye iki parmağını şaklattı bir kez daha Enki.

Avuçladığı katı, buhar, sıvı karışımını havaya serpmeye devam ederken çocukça bir neşeye bıraktı kendini, o esnada tünelin tavanından gelen yoğun element yağışı da devam ediyordu…

“Bunlarla yeni bir evren yaratabilirsin,” diyen Enki’nin sesiyle ‘eğlence’sini bıraktı.

“Haddimi aşmaya niyetim yok,” diye başını salladı gülerek.

“Yaramaz çocuklar gibisin, her tarafın toz-toprak-çamur içinde kaldı,” diye bu neşeli ânı devam ettirdi Enki.

“Kaç insana nasip olur bu?”

Enki, “Hiç… Ayrıcalığını unutma,” dedikten sonra, “haydi şimdi üst kata çıkalım, orada temizlenirsin, başlığı unutma, lâzım olacak,” diyerek tünelin ucuna doğru yürüdü.

Açık havaya çıktıklarında, otuz üç metre yukarıdaki ikinci kata uzanan dev merdivenin tam arkasında, ana yapıya dayandığı köşedeydiler. Merdivenin ilk basamağına ulaşmak için taş kaplı zeminde otuz-kırk adım yürüdükten sonra, ilk basamağın önünde durdular. Yaklaşık altı metre genişlikteki, yatay taban tuğlasının üst üste konulmasıyla yapılmış bu merdiven, muhteşem bir kulenin altında son buluyor, oradan ikinci katın terasına ulaşılıyordu… Bunlar önceden deneyimlediği yedi yaşam prensibinden bildiği tanıdığı detaylardı. Bilinci hologramdan çıkınca gözlerini açtı.

Duvara sıraladığı plânlara bakmaya devam etti. İkinci katın terasını iyi biliyordu. Sekiz yıl önceki, bilinçaltı yolculuğunun ilk deneyiminde, “ateş üstünde yürüme” eylemini yapmak üzere bu terasa geldiğinde, dünyasal anlamda beş duyu organına ilâveten, evrensel altıncı duyunun da ilâve edilmesiyle yaşanmış an be an kareleri hâlâ beynini en özel bölgesinde saklamaktaydı. Yaşamın ikinci aşaması olan ışık ve ateşin ortaya çıkma anının simgelendiği kattı burası. Bakışlarını üst katların plânlarına doğru kaydırdı. Bitkilerin yeşermeye başladığı yaşamın üçüncü evresini simgeleyen üçüncü kat ile hayvanların yaşamda yerini almaya başladığı dördüncü katın plânlarını hızlı geçti. Mimarî anlamda kolay çözümleri olan, kafa karıştırmayan, dört köşe odaların kalın taşıyıcı taş duvarlarla birbirinden ayrıldığı teferruatsız katlardı bunlar… İnsanı temsil eden beşinci katı da atlayarak, dikkatini altıncı kata verdi. Melekler Katı’na… Anlaşılması zor, karışık, hatta tehlikelerle dolu bir boyutun, insan algısı dışında tezahür eden evrensel faaliyetlerini barındıran katıydı burası.

33×33 metre ebadında, 1089 metrekarelik bu kat, dört köşede, dört adet L şeklindeki odadan oluşuyor, ortadaki kumanda merkezine bir lâbirentten geçilerek ulaşılıyordu. Gözlerini tekrar kapattı…

“Gel,” dedi Enki, Melekler Katı’nın terasında bir hologramın içindeydi. Son derece büyük kemerli geçidin altından içeriye girdiler. “Dört köşedeki bu dört odanın her birisinin bu kapı gibi birer teras bağlantısı var,” diye devam etti Enki. “Ayrıca, her odanın da birbirine geçiş sağlayan birer kapısı…”

“Dört melek odası olması çok anlamlı geldi bana,” dedi Engin.

“Yaşamda var olan her ifade bir gerçeğe dayanır.”

“Hangisinden başlayacağız?”

“Dördüncü melek odasından… Çünkü buradan ortadaki kumanda odasına geçiş var…”

“Bunun nedeni dördüncü meleğin, diğerlerinden ayrıcalığı mı?”

“Evet, Tanrı katına ulaşılan en kolay yol dördüncü meleğin açtığı kapıdan geçer. Diğerlerinden de geçiş vardır ama, zor ve zahmetlidir…”

“Ayrıcalığın nedeni?”

“O aynı zamanda ölüm meleğidir.”

Enki’nin ifade ediş şekli ürpermesine neden oldu. Ama ilgisi doruktaydı, bu yüzden etrafına odaklandı.

“Boş burası, sadece taş duvarlar görünüyor,”

“Algı sınırlarının dışındaki faaliyetleri görmen imkânsız da ondan,” diye güldü Enki. “Merkeze doğru yürüyelim,” deyip odanın içinden bir kapı açarak sarı taş duvardan dar bir koridora girdi. En fazla bir metre genişliğindeki bu koridordan ileriye doğru bakılınca bir dolambaç olduğu belliydi. Birbirini kesen koridorlar boyu yürüdüler. Üç ayrı yöne giden bir köşe başına geldiklerinde “Başlığı tak,” diye emir verdi Enki.

“Neden?” diye sorarken, karşılaşacağı şeye kendini hazırlama amacındaydı Engin.

“Algı sınırları dışına çıkacağız. Bunun için başlık gerekiyor.”

“Dördüncü meleğin odasında neden bunu taktırmadın?”

“Haddimizi aşmamak için, her şeyi görmen ve yaşaman gerekmiyor, değil mi evlât?”

“Ölüm meleği ile karşılaşmak istemezdim zaten.”

“Başlığı tak!” diye daha sertçe emir verdi bu defa Enki.

Sesini çıkarmayıp başlığı geçirdi. Sağ, sol ve karşıya devam eden üç koridordan, karşıdakine yürüdüler…

“Diğerleri?” diye sordu Engin.

“Birisi ortadaki kumanda odasına gider, diğerleri ise dolaylı yoldan şimdi gideceğimiz yere çıkar.”

“Hedefimizin kumanda odası olduğunu zannediyordum.”

“Sabredersen her şeyden bir parça göreceksin,” diyen Enki, “hazırlıklı ol, karanlık bir tünele gireceğiz,” dedi.

Karşı koridora adım atmasıyla, bir anda kendini karanlık bir ku­yu içinde yuvarlanırken buldu ama Enki’nin elini tutmasıyla to­parlandı. Boşlukta sabit olarak kaldıklarında, tam karşılarında­ki beyaz ışık tünelini gördü. Zıt yöndeki mavi ışığı gösterdi En­ki.

“İki evrensel boyut arasındaki kör noktadayız,” dedi.

“Neden buradayız?”

“Aşağılardan evreni yaratarak geldik, nereye gideceğini görmek istersin diye düşündüm.”

“Beyaz ışığa?”

“Evet, mavi geldiğin yer, beyaz ise kör noktayı atlatabilirsen ulaşacağın yer.”

“Beyaz tünele ulaşmak için bir engel yok gibi görünüyor…”

“Bekle ve izle…” dedi Enki. Ardından karanlığın içinden salınarak gelen mavi-beyaz renkli bir tüy önlerinde durdu.

Gerçeğin tüyü, dedi Enki.

“Bu ne demek?”

Gerçek tüy kadar hafiftir…

Tüyün arkasından minik bir terazi göründü karanlığın içinde.

“Bak şimdi,” diyen Enki genç adamın göğüs hizasına tuttuğu elini beş parmağını aralayarak açtı ve birkaç saniye bekledi. Göğsünden Enki’nin eline akan ışık huzmesini gören Engin şaşırdı ama sesini çıkarmadı. Tıpkı çubuğuna pamuk şeker dolayan şekerci gibi, ışığı eline dolayarak terazinin bir kefesine bıraktı. Öbür kefeye tüyü koydu. Terazi dengedeydi…

“Kalbin tüyden ağır olsaydı, beyaz ışığın tüneline gidemezdin.”

“Ne olurdu?”

“Bunu görmemelisin. Çünkü tüy kadar hafif kalbin bunu görmeyi hak etmiyor.”

“Kötü şeyler?”

“İdrakinin ötesinde hem de… Evrenin kötülüğü de, iyiliği de sınırsızdır, unutma. Şimdi geri dönüyoruz.”

Kendini tekrar lâbirentin koridorunda bulan Engin, “Kumanda odasına mı gidiyoruz?” diye sordu.

“Hayır evlat, bu kadarına izin yok. İnan kör noktada gördüklerin bile ömre bedel şeyler…” dedikten sonra, geldikleri koridordan geri dönerek yürümeye başladılar…

3 Yanıt to “Zigguratlar”

  1. Merhaba,
    Ata mezarlığı kitabınızı büyük bir zevkle okudum.Sürükleyici bir romandı,aynı düşünceleri paylaştığımızı düşündüğüm size,basarılarınızın devamını diliyorum ayrıca kitabı bizlerle paylaştığınız için size tesekkur ediyorum.
    Hoscakalın

  2. […] Zigguratlar November 2010 4 […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: