Ari Irkı / Sami Irkı…

Çark adlı romandan alıntılar:

“1945 yılında Almanya’nın kesin mağlûbiyetiyle biten savaş, aynı zamanda Arî ırkından gelen Aryanların, dünyanın sosyal ve siyasî hâkimiyetini yeniden sağlamak üzereyken bunu ertelemelerine neden oldu. Çünkü sırları tıpkı geçmişte olduğu üzere yine birilerinin eline geçecekken kendini imha eden bir bilgisayar programı gibi plân imha edildi.”

“Sırlar mı?” diye araya girdi.

………….

“Ama sonra denge bozuldu. Anladın mı? Bozdular bütün ahengi. Binlerce yıldır tekâmülün inisiyatifi Aryanlarda iken kalleşçe yıktılar gelenekleri. Babil’in içine sızdılar önce, tüm sırlarımızı öğrendiler ve bizden öğrendiklerini bize karşı kullandılar. Kültürümüzü, sosyal düzenimizi ve kanunlarımızı yerle bir ettiler. Utanmadan birde sahiplendiler, sebep oldukları enkazı kendi uydurdukları inanç sistemleriyle yeniden ayağa kaldırdılar. Düşünebiliyor musun; tahrip etikleri bize ait her şeyle dünyayı ele geçirdiler. Ve bizim enkazımız onların gücü haline geldi. Tek Yaradanımızı başka türlü anlattılar insanlara. Eline sopa verdiler, intikamcı yaptılar, egosunu tatmin eden bir Tiran haline getirdiler. Rabbim affet sen onları…” Vahşî bir panter gibiydi artık Sofia. Burnundan soluyor, gözlerinden şimşekler çıkıyordu. “Bunla bitmedi, arkasından dünyayı karanlığa teslim ettiler. İnsanları sindirdiler, korku tohumu ektiler her yere. Korku, hükümdar olmalarını kolaylaştırdı. Dilediklerini yaptılar, istedikleri toprakları işgal ettiler, sevmedikleri toplumların başına her türlü belâyı açtılar. Zalimce hem de, duyuyor musun? Kalleşçe… Tam iki bin beş yüz yıl sürdü bu kepazelik…” Sustu, ancak derin nefes alış verişi ve ellerinin istemsiz hareketi daha anlatacakları olduğunu belli ediyordu. Biraz sakinleşmiş göründü.

“Yarım asır önce bir fırsat geçti mağdurların eline. Bir mucizeydi bu, hatta bir hazine… Atacama’nın derinlerine saklanmış bir çark buldular. Bu çark onları Babil’den öte, tufandan daha öncesine, atalarının genetik olarak saflığının bozulmadığı o çok eski yıllara götürebilecekti. Bu uzayın sonsuzluğunda kaybolmuşken, dünya benzeri bir başka gezegene rastlamak gibi bir şeydi.  Muhteşem bir güce sahip olmuşlardı, anlıyor musun? Çark o zaman, buradaki boş araziye kumanda diyordu. Çarkın kilitleri açıldı ve bu araziye göstermelik bir yem fabrikası kurularak kontrol sağlandı. Artık yem fabrikası üç ayrı ülkede ki üç mekânın kesiştiği bir kavşak olmuştu. İşte Aryan hareketi yeniden böyle başladı geçtiğimiz yüzyılın başlarında.  Yalnız bir sorun ortaya çıktı, nihaî sonuca gidebilmek için çarkın kumanda ettiği bir dördüncü nokta daha vardı, ancak onun kilidi açılmıyordu. Yine de üç noktayla çok büyük işler başarıldı. Geçmişte yok olan bir medeniyetin bütün sırları ve gizemleri öğrenildi, dünyanın en az yüz yıl ilerisinde olan farklı bir teknolojinin plânlarına ulaşıldı ve yoğun bir çalışma dönemine girildi. Yeniden ‘en büyük’ olma zamanı gelmişti. Ama biraz önce anlattığım gibi Babil’den sonra ikinci kez devreye girdiler ve bir kez daha sırları çaldılar. Hitler işte o zaman yenildi. Hitlerin yenilmesiyle Aryan Çağı başlamadan bitmiş oldu. Lânet olsun o sinsilere… Anladın mı? Babil bir kez daha yıkıldı, bir kez daha kahroldu. Atalarının kemikleri sızladı bir kez daha. Ancak geçmişten ders alınmış, daha akıllanmışlardı; bir önlem vardı: Kilitleri kapatıp, anahtarı saklamak… Nitekim öyle yapıldı ve belirsiz bir süre için faaliyet askıya alındı ve unutturuldu. Ve tatlım… Şimdi bir kere daha zamanı geldi; tam zamanı…  Az önce sorduğun sorunun yanıtı için kulağını iyice aç;” dedikten sonra gözlerini kıstı ve fısıltıyla konuştu, “Atalarımızdan aldığımız güçle üçgeni yeniden sağladık, kaybolan dördüncü mekânı tesis etmek istiyoruz, kutsal görev bu işte… BABİL YENİDEN KURULACAK!. Bu defa başaracağız, dinler çağının sonu geldi!

****           ****            ****

“İşte, sonu gelmiş bir düzenin yerine yepyeni bir siyasî güç, yeni ekonomik kararlar ve yepyeni bir sosyal yapılanma için hareket gerekiyordu,” diye devam etti Sofia. “Tıpkı geçmişteki gibi; Babil’in yıkılmasıyla bir dönemin bitip, dinler çağının başlaması ve dünyanın sosyal düzeninin yeniden kurulması gibi… İşte 2500 yıllık bu dönemin sonundayız.” Yüzüne gururla karışık garip bir gülümseme yerleşti, “Aryan Çağı başlıyor…”

Dinler ÇağıAryan Çağı… Kafası karıştı.

“Farkındayım,” diye başını sallayan öğretmeni İbrahim’e baktı.

O anda aklına gelen şeyi tuhaf buldu.

Babil’in yıkılmasının ardında yeni bir düzenin temelini atacak olan ‘İbrahim’ vardı. Şimdi de mevcut düzenin yıkılmasından bahsediliyordu ve yine bir İbrahim vardı!

Vaat edilmiş topraklar deniyordu o zaman…

Şimdi de ele geçirilmesi gereken topraklardan bahsediliyordu. Dört farklı yerde…

Tıpkı o zaman olduğu gibi şimdi de bir tanrı işaret etmişti o toprakları… Ra-Mu!

O eski tarihte ise, Yahve ya da diğer adıyla Yehova.

Ata Mezarlığı adlı romandan alıntı:

Dünya tarihinin en derin sırlarını taşıyan altı bin yıllık geçmiş, bugünkü Irak toprakları olan Mezopotamya’da başladı. MÖ 4000’lerde ortaya çıkan Sümer Uygarlığı, Hindistan’dan Mısır’a kadar olan geniş bir coğrafyayı etkisi altına aldı, bugünkü sosyal düzeni sarsabilecek bu dönemin sırları, bilinçli olarak gözden ve akıllardan uzak tutuldu…

Süzgeçten geçirilmiş tarihin, Mezopotamya’da ortaya çıkmış pek çok medeniyete temel teşkil eden bu uygarlığın ilk yazıyı bulduğunu ve astronomi alanında büyük ilerlemeler kaydettiğini yazdığını hatırlatmakta fayda var. Bununla beraber, Sümerlerin matematik ve geometrinin temellerini attıklarını, çarpma bölme işlemleriyle beraber dört işlemi kullandıklarını, pek çok geometrik şeklin alanlarını hesaplamayı başardıklarını anlatan bilgi notlarının resmi kayıtlarca aktarılmasında bir sakınca görülmedi. Bugün hâlâ kullanılan on iki burcu bulan da Sümerlerdi. Bir ayı otuz, yılı ise üç yüz altmış gün olarak hesaplamayı da bilmişlerdi… Dinlerine gelince; Gök Tanrısı Anu, Hava Tanrısı Enlil, Bilgelik Tanrısı Enki, Bereket Tanrısı İnanna gibi pek çok tanrıdan meydana gelen bir panteona tapıyorlardı. Tanrılarıyla iletişim kurabileceklerini düşündükleri yüksek yapılar inşa etmişler ve bunlara ziggurat adını vermişlerdi. Bunlar özet olarak resmi tarihin yazdıkları,” diye noktalamışlardı.

Ya yazılmayanlar? Ya da yazılmak istenmeyenler, hatta saklananlar?

Astronomiden matematiğe uzanan antik bilgilere sahip olan bu halk, gerçekten bugün “put” diye adlandırılan birtakım mitolojik varlıkların heykellerine tapıyor olabilir miydi? Yoksa bu “put”lar, toplumlarda kalıcı yer edinecek dinleri haklı göstermek uğruna gizlenmiş birtakım gerçeklerin su yüzüne çıkmasını engellemek için sığınılmış birer semboller mi idiler!

Şimdi yaşanmakta olan “Büyük Kaos”a uzanan altı bin yıllık sırlarla ilgili bir hikâye anlatalım, gerçeği siz bulun!

İnsanoğlunun, insan olma ayrıcalığının henüz farkında olmadığı çok eski tarihler… Ocakların yanmadığı, aşın pişirilmediği, âletlerin kullanılmadığı yeryüzü zamanı! Mezopotamya ilkelleri ve diğerleri, daha medeniyetle tanışmamışlar ama gökyüzünden ateş saçan arabaların gelip gidişini korkarak ve saklanarak izlemekteler… Onlara göre bu doğaüstü hareketin tek anlamı var; bilinmeyene duyulan korku ile hayranlık arasındaki tedirginlik duygusu.

Bir gün bu ilkeller, kollarından tutulup teker teker ateş arabalarına alınmaya başlanır. Korku dolu gözleri, gördüklerini idrak edecek düzeyde olmayan beyinlerine sadece endişe dalgaları gönderebilmektedir. Yoksa bilinçleri bir laboratuarda gen takviyesi yapıldığını anlayabilecek seviyede değildir.

Neler olmaktadır?

Güneş Sistemi içerisindeki bir başka gezegende yaşayan daha üstün bir ırk, gezegenlerindeki yaşam faaliyetleri için ihtiyaç duydukları maden çeşitlerinin Dünya’da bol miktarda olduğunu fark etmişlerdir. Burada faaliyette bulunmanın bir tehlikesi de görünmemektedir, zira en gelişmiş canlı türü olan ilkel insanın zekâ seviyesi bir şempanzeden biraz daha fazladır.

Zaman içinde, gelişen ve büyüyen maden ocaklarında daha fazla işgücüne ihtiyaç olduğu fark edilir. İnisiyatif kullanamayan ilkel insan organize edilememekte ve işgücü anlamında verim alınamamaktadır. Bir çözüm var gibidir… Laboratuvarlarda gen takviyesi ile onları inisiyatif kullanabilen ve organize olabilen daha zeki varlıklar haline getirecek teknolojiye sahiptirler.

Her şey çok kolay olur. İlkeller artık insan olmuştur. Önce “ayıp” kavramını idrak edip örtünmeye başlamışlar, ardından barınacakları evleri yapmışlardır. Yemeklerini pişirerek yemeyi, hayvan besleyip onların gücünden ve besinlerinden faydalanmayı öğrenmişlerdir… Her şeyden öte, önce birey, sonra aile olmanın bilincine ulaştıklarında, artık kimliklerini de bilmektedirler; göklerden gelenlerin işçileri… Onlar sonradan Dünyaya hakim olacak SAMİ ırkıydı

Tüm bunlar olurken, gökten gelenlerin önderliğinde dünya dışı bir ırkın bireyleri olan sarışın insanlar, Altay Dağları civarına yerleştirilir. Bilincimizin basitçe algılayabileceği bir ifadeyle “hemşericilik” torpilidir bu. Çünkü, Boğa Takımyıldızı’nda bulunan Aldebaran adlı yıldız, genişleyip kızıl dev haline gelince, etrafındaki hayat olan gezegenleri yutarak yok etmiştir. Felâket öncesinde, bu gezegenlerde yaşayan en gelişmiş ırklardan birisinin halkı olan, az önce bahsettiğimiz “Gökten Gelenler”, gezegenimsi gemileri ile daha önceden Güneş Sistemi’ne sığınmayı başarmışlar ve Dünya’yı kolonileri haline getirmişlerdir… Ancak, felâketten kurtulamayan daha alt seviye insan gruplarının çoğu yok olup giderken, müdahaleler ile kurtarılan bir kısmı, önce değişik yıldız sistemlerine aktarılmış, son olarak boyutsal uygunluk taşıyan bir bölümü onların aracılığıyla yeryüzüne getirilmiştir.

Onlar Arî halkı olan Aryanlardı. Torpilin nedeni, aynı yıldız sisteminden olmalarından kaynaklanan köksel dayanışmaydı…

Sonuçta kimse kimseye karışmaz ve Kuzey’de Altaylar’da yaşayan misafir halk ile Mezopotamya da ki yerli halk yani Samiler kendi kapasiteleri içinde oluşturdukları dünyalarında onbinlerce yıla yayılan zaman zarfında bir arada yaşarlar. Dünya’yı yerle bir eden bir felâket sonrası, sıfırlanmış bir zamanda gökten gelenler, Mezopotamya’da bir medeniyet kurmaya karar verir. Böylece Sümer ülkesi tarihteki yerini alır. Ancak yerli halk değil, Altaylar’dan gelen Aryanlar ayrıcalıklı sınıf olarak uygarlığın bir parçası olur. Bu esnada dünyalı ırk Samiler madenlerde, tarlada ve inşaatlarda çalışmaya devam eder. Yerli halkın “Tanrı” olarak sınıflandırdıkları uzay gemilerinin komutanlarını korkuyla ve saygıyla izledikleri bu dönemde, Sümer İmparatorluğu’nun seçkinler sınıfını oluşturmuş Altay-Arî ırkı Tanrılar’la sosyal ilişkiye girmişlerdir bile…

Bir gün Samiler içinden birisi, bölgenin gerçek sahibinin kendileri olduğunu anlayıp bunu diğerlerine anlatmayı görev bilir. Çünkü arazilerine girilmiş, talan edilmekte ve üstelik hepsi köle gibi kullanılmaktadır. Ömrünün ilk gençlik yıllarında bu gerçeği kendi halkına anlatarak aydınlatmayı hedefler, bunun için seyyah olup diyar diyar dolaşmaya başlar. Gezdiği her yerde topluluklara öğütler ve bilgiler aktarıp ırk bilinci aşılamaya çalışır. O’nun adı Avram’dır (İbrahim)…

Sonunda Aldebaran kökenli Arî ırkının karşısına, has dünyalılardan (Samilerden) oluşan bir topluluğu örgütlemeyi başarır ama yapılması gereken çok önemli bir iş vardır. Tanrılar’ın torpil geçerek Arilere bahşettiği evrensel yaşam sırlarını ele geçirmek! Ev sahibine verilmesi gerekenin misafire sunulduğu düzene başkaldırmak!

Aynı esnada, ayrıcalıklı Aryanlar, dev zigguratlar dikerek, bu yapılarda astrolojik faaliyetlerde bulunmaya başlar ve bu yapılar aracılığıyla Güneş Sistemi’ndeki “yıldızdaşları” gezegen halkıyla sürekli iletişim sağlarlar. Avram’ın zulüm altındaki halkı ise, sessiz ve derinden olan biteni izlemeye devam eder. Bir gün anlarlar ki, tüm Ari sırları bu zigguratların tepesindeki tanrı tapınaklarında gizli…

Dışarıdan bakan bir gözlemci için o günlerdeki durum özetle şu:

…En üst mevkilere yerleşmiş, birinci sınıf vatandaş payesi almış, tanrılarla içli dışlı ithal sarışın Aryanlar ile ezilip hırpalanan ve zor işlerde çalıştırılan esmer yerli halk Samiler… Sarışın insanların henüz hiçbir şeyin farkında olmadığı kendilerinden emin günlerinde, esmer halkta bir uyanış ve aydınlanma zamanı başlamış, bölge iki kutba ayrılmış ve fırtınadan önceki sessizlik yaşanıyor…


KADERLER TABLETİ (Atakurt)  adlı romandan alıntılar:

“Çok eski vakitlerde, daha Ergenekon yokken, şu gördüğün uğursuz çölün yerinde bereketli pınarların aktığı, sulu meyvelerin yetiştiği mutlu insanların ülkesi Baktriya vardı…” diye yaklaştı yanlarına. Üçgen şapkası ve üzerinden hiç çıkarmadığı bez parçaları dikilmiş beyaz renkli deri gömleğiyle rüzgârda sallanan bir korkuluk gibi görünüyordu. Orta boylu, kırmızı yüzlü yaşlı bir adamdı. Keskin bakan, siyah iri gözleri olmasa etkileyici bir yanını bulmak imkânsız gibiydi. Zaten uzayıp cansızlaşmış beyaz saçları da şakaklarına ve ensesine mısır püskülleri gibi saçılmış, bol giysisinin altında iki değnek gibi zayıf bacaklarıyla üflense düşecekmiş gibi iğreti duruyordu. Bu yüzden üzerinde bulundukları zirvenin esintisine nasıl direnebildiğini merak ettiriyordu. Bununla beraber sürme çekilmiş gözleri, karşısındakini kolayca çaresizliğe sürükleyecek, tedirgin edici bir ifadeye sahipti. Çöle çevirdiği bakışlarını sabit bir noktaya dikerek anlatmaya devam etti.

Baktriyalılar atalarımızdan farklı, sarışın renkli gözlüydüler. Tenleri beyaz, bedenleri narindi. Ari ırkından Aryanlar olduklarını söylerlerdi. Onlar Boğa budunuydu, biz ise Kurt…” Başını anîden çevirip Engin’e baktı. “Anladın mı?” diye sordu gözlerini kısarak… Esinti üzerindeki bol giysisini paraşüt gibi geriye doğru açmıştı ve her an rüzgâra çekiliverip gidecekmiş görünüyordu.

Şaman’ın bu iğreti duruşuna karşı korumacı bir güdüyle tetikte olan Engin başını salladı, galiba tam aradığı iz üzerindeydi. Heyecanlandı ve devamını duymak istediğini belli etti.

Boğa budunu olan Aryanlar yerleşik yaşayıp, mutluluğun ve huzurun dayanışma içerisinde çalışarak elde edileceğine inanırdı. Kurtlar ise tam tersi, göçebeydi, savaşmayı ve dövüşmeyi severdi. Boğaların tanrıları ev yapmayı, tarımı, besiciliği öğretmişti ahalisine, Kurtlarınki ise at üstünde ok atmayı, kılıç sallamayı ve aç-susuz dayanabilmeyi… Velâkin mesele çıkmadı aralarında, Kurtlar birbiriyle savaştı, gürültüsüz yaşayan sakin boğalara pek fazla bulaşmadılar. İkisi de Bir’in Yasası’na inanırdı.”

“Bu bilgiye dün geceden beri vakıfım…” diye araya girdi Engin. Bir’in Yasası, tek bir yaratan olduğu kabulüyle, canlı cansız bütün kâinatın ona itaat etmesi gerektiğini öğreten kadim bir bilgiydi.

“Bir’in yasasına göre insanoğlu da tanrılar da Yüce Yaradan’ın kullarıdır. Sadece tanrılar bir üst tekâmülden olduğu için insanoğluna hükmedebiliyordu. İşte bu ahvalde, tanrılarının yol göstermesiyle Baktriyalılar ülkelerinin tam ortasına dev taş tapınaklar inşa etmeye başladılar. Aslında ne amaçla yapıldığını bile bilmedikleri bu yapılara tanrı dağı anlamında ‘ziqqura’ dediler. Bunlardan bir tanesi öyle büyüktü ki, dört eğik kenarlı tapınağın sivri ucu bulutlara değiyordu. Ne muhteşem yapılardı tasavvur edemezsin…”

****         *****      ****

Karşısındaki insanlar Çinli ve Rus olduklarına göre, yani muhtemelen… Dünya güç dengesinin Alman ekolünü temsil eden Aryan kökenli bir gizli örgütün adamları olabilirlerdi. Aslında Bolivya Hükümeti de Ruslar ve Çinliler gibi Amerikan ekolü temsilcisi olan Samî kökenli güçlerin karşısında yer alıyordu. Ancak Frida, Alman ekolünü temsil eden güçlerin ikiye ayrıldığını ve kendilerinin Hitit-Aryan grubundan olduklarını anlatmış diğer grup olan Aryan-Sümer’in günümüz temsilcileri olan gizli örgütleri tasvip etmediklerini söylemişti. Bu durumda, bu insanların Amerikan ekolü telmihinden olma ihtimallerinin bulunmadığına kanaat getirdi.

“Güç!” dedi kadın, koyu kırmızı rujlu dudaklarını bükerek… “Ben de samimî olmak istiyorum, sizi kazanmak ve güveninizi sağlamaktan onur duyarız. Bu yüzden açık olacağım. Biliyorsunuz, Kaderler Tableti’ne sahip olan dünyayla birlikte uzaya da hâkim olur… Amerika’nın artık koltuktan inmesi gerekiyor Engin Bey. Sizce de Aryan mirasını gasp etme süreleri gereğinden fazla uzamadı mı? Yalnızca doğal hakkımıza yeniden sahip olmak istiyoruz o kadar. Kaldı ki dinler öncesi ve sonrası diye ikiye ayırabileceğimiz dünya tarihini siz hepimizden iyi biliyorsunuz. Dinlerin öncesi Aryan Çağı idi sonra ise Sami ırkından Evangelistlerin…

Engin daldı:

En başından beri Amerikan Ekolü ile Alman Ekolü arasındaki mücadelenin tam ortasına düştüğünü biliyordu. Amerikan Ekolü… Yani Babil’in ardından tanrılar döneminin bitişiyle Ortadoğu’da ki Samî ırkının içinde yükselen semavî dinler ideolojisi. Alman Ekolü… Yani Babil’in bitişiyle beraber gücünü kaybeden Aryan-Boğa neslinin ideolojisi. Yani Baktriyalılar

Ancak üçüncü bir ekolün varlığının farkındaydı şimdi. Kurt nesli, Proto-Türk Ekolü… Kabataslak bir şekilde Aryan ve Türk nesillerinin ortak geçmişinden bahsedilebilir, birbirlerinin kültürlerinden etkilenmiş olabilecekleri savunulabilirdi. Bu durumda bir tarafa Samî nesli, karşısına da Aryan-Türk konabilir miydi bundan emin değildi…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: