Gold City’den Atila Koç’a bir Turşu Hikâyesi

İnsanoğlu neden Dünyanın Yedi Harikası olarak geçmişin en görkemli yapılarını seçer de, günümüzde şehir silueti bozuluyor gibi bir gerekçeyle yüksek yapılara karşı çıkar? Konuyla ilgisiz bir insan için çok fazla kafa yorulması gereken bir konu olmasa da, mimarlar için el kitabı olmuştur bu siluet meselesi.

Sen kalk Keops Piramidi’ni, Babil’in asma bahçeli tapınaklarını dünya harikası seç, bugün yapılacak büyük projelere siluet bozuluyor ya da doğa katlediliyor gibi gerekçelerle karşı çık!

Alanya’da  Gold City’i gezerken takıldım bu konuya. Kerim Aydoğan tarafından inşa edilmiş bu görkemli turistik kompleks, benzersiz bir mücevher gibi mimarlara inat yükselmiş gökyüzünün maviliğine doğru. Gerçek bir ‘mimarbozan’ olmuş. Yozlaşan, basitleşen ve Türk mimarisi denen bir ekolü yok eden estetiksiz, yayılmacı apartmanlara inat da abideleşmiş bulunduğu tepenin üzerinde. Şahsen böyle bir yapıyı görmekten ben ülkem adına gurur duydum. Kerim ve Cengiz Aydoğan kardeşlere gıpta etmemek mümkün değil.

Ben çok az rastladım bir mimarın ‘estetiği olmayan çirkin apartmanlarla doldu kent’ diye yakındığına. Ama yüksek yapılara izin verilmesin dediğini çok duydum. Bu tabii ki bir eğitim sorunu, mimarlık fakültelerine yerleşmiş, kazınmış 19. Yüzyıldan kalma bir sendrom.

Adamlar Dubai’de çölün kenarında dünyanın en görkemli kentini yarattılar. Bunun için denizi de doldurdular, kıyıları da katlettiler (katletmek diyorum, bizimkilere ithaf; yoksa katledilen bir şey yok, sadece doğal güzelliklerle insanın güzellikleri birleştiriliyor). Ancak doğadan aldıklarını estetik ve zevk unsuru binalar yaparak fazlasıyla geri verdiler. Dünyanın her yanından insanlar çekerek, doğanın verdiğinden daha fazlasını sundular insanlara. Madden ve manen…

Unutulmasın ki artık suni güzellikler doğal güzelliklerle yarışıyor. İnsan yapımı eserler dünyanın her tarafında ilgi odağı haine geliyor, turizm sektörünü geliştiriyor.

Bizde kıyı da çok, sahil de, orman da… Binlerce yıl sahilleri doldursan yine doğallığı bozulmamış yerler kalır; o kadar uzun sahillere sahibiz yani. Eski Turizm Bakanı çok uyurdu ama konuştu mu da uykuları kaçırırdı. Yine mimarların uykusunu kaçıracak böyle bir lafına hem hak vermiş, hem de gülmüştüm. “Turşusunu mu kuracaksınız sahillerin?” demişti. Bu kadar doğru ve cuk oturan bir lâfı kırk yıl düşünsem bulamazdım. Değil mi ama, sen kalk kıyı kenar çizgisinin içi diye denize yakın yerlerde yapılaşmayı engelle, denize kilometrelerce mesafelere otel diktir ve ondan sonra para harcayacak turist bekle… Gelir turist gelmesine de, gücü sadece bu kadar ucuza yetebilen gelir. Parası olan ise denizin içinde yükselen tesislerde sınırsız maviliğin tadını çıkarmak için Dubai’ye gider, Miami’ye gider… Biz de turşular para edecek diye bekler dururuz.

Çevreciler kızacak bana biliyorum. Ama unutulmasın, insanoğlunun yaratmadaki ve estetikteki becerisi hiç de doğadan aşağı kalmıyor. Hatta faydası olacaksa, rahatlamak adına, insanoğlunun da doğanın bir parçası olduğunu telkin edip duralım kendimize.

Kimseyi ikna edemeyeceğimi bile bile diyorum ki; turşu kuracağımıza yeni harikalar yaratalım. Dünyanın en güzel ülkesinin en güzel sahillerinin buna gerçekten ihtiyacı var. Ülkemin güzel insanlarının da…

Yoksa, yoksulluk kaderimiz değil…

Bir Yanıt to “Gold City’den Atila Koç’a bir Turşu Hikâyesi”

  1. […] The busiest day of the year was November 9th with 41 views. The most popular post that day was Gold City’den Atila Koç’a bir Turşu Hikâyesi. […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: